Bizimle iletişime geçiniz

Kültür

En iyi mücadele filmleri: Rutin hayat aniden rayından çıktığında…

Hayat aniden rayından çıkabilir ve sıradan insanlar büyük mücadelelerin içine düşebilirler. Beyaz perde, mahkemede, hapishanede, hayatta mücadele verenlerin destanlarıyla dolu.

Hayatının belli bir düzen içinde gitmesi, her şeyin alıştığı şekilde devam etmesi arzusu insanın fıtratında var. Kimse durduk yere mücadeleye atılmaz. Mücadele; tehlikeyi, dışlanmayı, sıkıntıyı, yokluğu hatta ölümü göze almak demektir. Bazen değişen yaşam koşulları bazen travmatik bir deneyim kimi insanları bu yola iter. Sinemadan etkileyici mücadele öykülerini sizin için derledik.


IN THE NAME OF FATHER(BABAM İÇİN)

Basit kaygıları olan saf İrlandalı genç Gerry Conlon, 70’li yıllarda Londra’ya gelir. Kendini hayatın akışına kaptıran delikanlı burada serbest bir hayat yaşayan gençlerle birlikte zaman geçirmeye başlar. Bir polis baskınında hiç ilgisi olmadığı 1974 Gyildford bombalamasından sorumlu tutularak tutuklanır. O dönemin İngiltere’sinde, terörle mücadele adına insan haklarının hiçe sayıldığı uygulamalar olmaktadır. Yoğun fiziksel ve manevi işkencelerin baskısı altındaki Gerry’nin ömrünün sonbaharındaki masum babası da suç ortağı olarak hapse atılır. Kadın bir avukatın yıllar süren çabalarının da yardımıyla Gerry maruz kaldığı adaletsizliğe direnmeye başlar. Jim Sheridan’ın 7 Oscarlı filminde başrolleri Daniel Day-Lewis ve Emma Thompson gibi iki güçlü oyuncu paylaşıyor.


WOMAN IN GOLD(ALTINLI KADIN)

Dünya Savaşı sırasında Naziler’in ailesinden çaldığını iddia ettiği çok değerli Gustav Klimt tablolarının haklarını yeniden ele geçirebilmek için Avusturya hükumetine karşı mücadele eden Yahudi Maria Altmann (Helen Mirren) ve avukatı Randol Schoenberg’in (Ryan Reynolds) gerçek bir öyküden uyarlanan hikayesi.

Büyük bir hukuk firmasında henüz işe başlarken bir de yeni bebeği olan Randy, geleceği belli olmayan böyle bir davayı kendisine yük olarak görür. Ancak tabloların maddi değerini öğrenmesinin ardından soyunun mirasına sahip çıkma güdüsü de ağır basmaya başlayınca konuyu derinlemesine araştırmaya karar veren Randy, hükumetin bu eserleri Avusturya’da tutmak için sistematik bir örtbas operasyonu içine girdiğini fark eder. Maria ve Randy birlikte uzun bir hukuk sürecinin içine girer ve Avusturya’daki bakanlıklarda yapılan müzakerelerden Birleşik Devletler Yüksek Mahkemesi’ne uzanan bir savaşta yer almaya başlar. Bu süreç Maria’yı ailesiyle Viyana’da mutlu bir hayat sürerken yurtlarından defedilmek zorunda kaldığı o zor günlerde edindiği hatıraları tekrar hatırlamaya iter.


ERIN BROCKOWICH (TATLI BELA)

Gerçek bir yaşam öyküsünden uyarlanan bir hukuk mücadelesi filmi. Parası, işi ve geleceğe dair hiçbir umudu olmayan Erin Brockovich(Julia Roberts) çok zor bir durumdadır. Tam daha da kötüsü olmaz derken bir araba kazasına karışır. Yaralanmıştır ve üstelik mahkemede bir şey elde edememiştir. Hiçbir seçeneği kalmayan Erin, avukat Ed Masry’nin ( Albert Finney) hukuk bürosunda çalışmak için onu ikna eder. Burada çalışırken gayrimenkul dosyalarındaki bazı tıbbi kayıtlara rastlar. Kafası karışan Erin, aradaki bağlantıyı sorgulamaya başlar. Bu konuyu araştırmak için Ed’i ikna eden Erin, yöre halkının kullandığı suyun kirli olduğunu, bu gerçeğin onlardan saklandığını ve bu sebeple orada yaşayan insanların birtakım ciddi hastalıklara yakalandıklarını öğrenir. Pasifik gaz ve elektirik şirketinin bir fabrikasının yakınında oturan insanlarda kanser vakalarının sıklığı ve bu şirketin kanser olan insanların bazılarının tedavi masraflarını karşılaması oldukça şüphe uyandırıcıdır. Dosyaları araştırmaya devam eden Erin, bu fabrikanın motorlarını soğutmak için kullandıkları suda Krom 6 maddesine rastlar. KROM 6, canlılar için çok zararlı bir maddedir ve fabrikanın havuzlarından akan su, şebeke suyuna karışarak o bölge halkını yıllarca zehirlemiştir.


TO KILL A MOCKINBIRD(BÜLBÜLÜ ÖLDÜRMEK)

Bülbülü Öldürmek, ekonomik buhranın hüküm sürdüğü 1930’lar Amerika’sında, Alabama eyaletinde yaşanan gerçek bir olaydan konusunu almaktadır. Film, ırkçılığın şiddetinin son noktaya ulaştığı bu dönemi gerçekçi bir üslupla işliyor. Beyaz bir kadına tecavüz suçuyla tutuklanan siyah bir gencin avukatlığını üstlenen başarılı bir avukat, çevresinden davadan geri çekilmesi yönünde büyük baskı görür. Ancak idealist avukat yolundan dönmeyecektir. Modern Amerikan edebiyatının klasik yapıtlarından biri olan Bülbülü Öldürmek, Harper Lee’nin gerçek yaşamda şahit olduğu olaylarda kurgulanmış Pulitzer ödüllü bir roman. Ünlü yönetmen Robert Mulligan tarafından beyaz perdeye uyarlandığında edebiyat alanındaki başarısını üç dalda Oscar kazanarak sinemada da göstermiştir.


AND JUSTICE FOR ALL(HERKES İÇİN ADALET)

Suçluların serbest kaldığı, yargıç ve avukatların anlaşmalar yaptığı ve masumların korumasız bırakıldığı bir adalet sisteminde, genç avukat Arthur Kirkland adaletin nereye gittiğini sorgulamaya başlar. Dürüst ve idealist bir avukat olan Arthur (Al Pacino) bir gün genç bir kıza tecavüzden suçlanan ünlü bir yargıcı (John Forsythe) savunmaya zorlanır ve genç avukat için hukuka ve gerçeğe bağlılık ile kariyer endişesi ve çevre baskısıyla yüzleşmek zorunda kalacağı zor bir çatışma süreci başlar.


PHILADELPHIA

Eşcinsel olan yetenekli avukat Andrew Beckett(Tom Hanks) çalıştığı hukuk bürosunda AIDS olduğu fark edilince işten çıkarılır. Oysa çok kısa bir süre önce ortaklık teklifi almıştır. Kendisine nedeninin AIDS olduğunu açıklamamalarına rağmen Beckett, nedenin bu olduğundan emindir ve bu hukuk bürosuna dava açmaya karar verir. Başvurduğu avukatlarca bir süre reddedildikten sonra, en sonunda Joe Miller’ı (Denzel Washington) tutmayı başarır. Miller ilk başta bu davayla ilgilenmekte isteksizdir; çünkü o bir homofobiktir ve Beckett’a karşı da önyargılıdır. Fakat Beckett sayesinde zamanla önyargılarını aşmaya ve korkularını yenmeye başlar. Beckett ise hayatı, gururu ve hakları için kıyasıya bir mücadeleye girmiştir ve adalet için savaşır.
Film, müzikleriyle Oscar’ı hak etmiş, Tom Hanks’e de En İyi Erkek Oyuncu dalında Oscar kazandırmış etkileyici bir drama.


MURDER IN THE FIRST(İLK CANİLİK)

5 dolar çaldığı için en azılı mahkûmların kapatıldığı meşhur Alcatraz hapishanesine gönderilen Henry Young (Kevin Bacon), buradan kaçmaya çalışırken yakalanır ve hücreye kapatılır. Bu karanlık ve soğuk hücrede, üç yıl boyunca acımasız gardiyan Milton Glenn’in (Gary Oldman) işkencesine maruz kaldıktan sonra çıktığında bir caniye dönüşen Henry, şimdi ise bir mahkûmu öldürmek suçundan birinci derece cinayetle yargılanmaktadır. Kazanma şansı görünmeyen bu davaya atanan yeni mezun avukat James Stamphill (Christian Slater) ise davayı bambaşka bir yönüyle ele alarak asıl suçlunun Alcatraz’daki sistem olduğunu savunacaktır.


RUNAWAY JURY(JÜRİ)

Avukat Wendal Rohr (D.Hoffman), kocasının ölümünden çok-uluslu bir silah şirketini sorumlu tutan genç bir kadının davasını üstlenir. İlk bakışta kolay bir dava olarak görünen durum, silah lobisinin, kazanmak için her şeyi mübah sayan tutumu, sınırsız mâli gücü ve ‘işini bilen’ avukatlarının belirmesiyle farklı bir hâl alır. Davalı şirketin elindeki en önemli koz ise, jüri seçmelerinde bulanacak olan acar Jüri danışmanı Rankin Fitch’dir (G.Hackman). Fitch, davanın sonucuna karar verecek jürinin seçimi ve jüri üyelerinin yönlendirilmesi konusunda uzmandır. Olası jüri üyelerinin özel hayatlarını, zaaflarını, umutlarını araştırıp, onları köşeye sıkıştırmaktan hiç çekinmez. Jüri odasının dışında bunlar olurken, jüri üyelerinin arasında da tuhaflıklar yaşanmaktadır. Jüri üyelerinden genç bir adam, Nicholas Easter (J.Cusack), gizemli bir kadın aracılığyla, iki tarafın da avukatlarıyla temasa geçer. Nicholas, karşılığını ödemeye hazır olan taraf lehine karar vermeye hazırdır.


NORTH COUNTRY(TEK BAŞINA)

Josey Aimes’in (Charlize Theron) tek isteği, masasına yemek koyabilmesini ve çocuklarına iyi bakabilmesini sağlayacak iyi bir iştir. Bu yüzden bir madende çalışmaya başlar. Ama bu erkek egemen sektörde karşılaştığı şey tehdit, aşağılama, taciz, küçümseme ve saldırı olur. Son derece duygusuz olan patronu tüm bu yaşadıklarını bir erkek gibi karşılamasını beklemektedir. Ancak bunun yerine Josey yaşadıklarını bir insan gibi karşılar ve karşı savaş açar… Josey’in birçok kişiyi etkileyecek sarsıcı cinsel taciz davası da başlamış olur.


A TIME TO KILL(ÖLDÜRME ZAMANI)

Fabrika işçisi olan Carl Lee Hailey, 10 yaşındaki kızının iki beyaz adam tarafından tecavüze uğradığını öğrenir. Tecavüzcülerin “konfederasyon bayraklı” bir arabanın içinde bulunmaları da Kuzey-Güney çatışmasına bir gönderme olup kölelik konusunda hangi tarafta olduklarını filmin en başında gösterir. Gözü dönen Carl Lee, bu iki adamı öldürür. Avukat olarak Jake Brigance‘i. Jake, genç, hırslı ve kız çocuk babası olan bir avukattır. Davayı aldıktan sonra hem görüşleri hem de hayatı değişecektir. Jake ve ona yardım eden hukuk öğrencisi Kelly yoğun çevre baskısıyla ve tehlikeli Klu Klux Klan’la uğraşmak zorundadır. Öldürme Zamanı’nın başrollerinde Sandra Bullock, Samuel L. Jackson, Matthew McConaughey, Kevin Spacey, Donald Sutherland, Kiefer Sutherland ve Ashley Judd gibi yetenekli oyuncular var.


HUNGER(AÇLIK)

Battaniye protestosu’ ile tarihe geçen ve hapishanede açlık grevindeyken milletvekili seçilen Bobby Sands’ın hikâyesini anlatan filmde başrolü Michael Fassbender üstleniyor. 9 Mart 1954, İrlanda doğumlu Bobby Sands, İrlanda Cumhuriyet Ordusu’na katılır. 1972 yılında, evini ‘cephane’ olarak kullandığı için (evinde 4 silah bulunur) 4 yıl hapse mahkûm edilir. Hapisten çıkan Sands, ‘normal’ bir hayat sürdürmeye başlar. Bir patlama esnasında üç arkadaşıyla birlikte sadece orada olduğu için suçlu bulunan Sands’ın, arama sonucunda aracından çıkan bir silah, mahkûmiyet delili olarak gösterilir ve 14 yıl hapis cezasına çarptırılır. Sands’ın tarihe “battaniye protestosu” olarak geçen ‘tek tip üniforma giymeyi reddetmesi’ (tek tip üniformanın amacı, mahkûmları kendilerine ‘kişiliksiz’ olarak gösterip, buna inanmalarını sağlamak ve onlara psikolojik baskı yapmaktır) ve siyasi suçlu olması, günlerce işkence görmesine sebep olur. Üniforma giymeyi reddeden mahkûmlar, İngiltere’nin direncini kıramamıştı. Üşümemeleri için battaniye verilen ‘mahkûmların soğuktan donmalarını engelleme’ bahanesiyle havalandırma da yasaklanınca, ülkenin ‘suçlu’ görünmemek için mahkûmları öldürmemesi gerektiği iyice açığa çıkar. Dayanılmaz işkencelere maruz kalan mahkûmlar, isteklerini yerine getirmeyen görevlilere ve İngiltere’ye karşı direnişe devam ederek ‘yıkanmama protestosu’nu başlatırlar. İrlanda Cumhuriyet Ordusu’ndan, İngiltere Parlamentosu’na ‘milletvekili’ seçilen Sands, açlık grevinin 66. günündedir. Adına eylemler düzenlenen Sands, milletvekili seçildikten 3 hafta sonra hayatını kaybeder.


AMISTAD

Film, 1839 yazında Küba Sahillerinden hareket eden ve içerisinde tutuklu Afrikalı köleleri taşıyan La Amistad gemisinin yolculuğuna başlamasıyla açılır. Cinque isimli bir adamın gemiden söktüğü bir çiviyle prangalarını açar ve birçok arkadaşını aynı şekilde özgür bırakır. Böylece gemide esaslı bir isyan başlamış olur. Akabinde gemi mürettebatı ve köleler arasında başlayan savaş mürettebattaki birçok kişinin ölümüyle sonuçlanır. Sağ kalan iki kişi ise köleleri istedikleri yere götürmek zorundadır. Ancak yolculuk esnasında karşılaşacakları bir Amerikan savaş gemisi tarafından yakalanacak, ardından da bu suçlar sebebiyle yargılanmaya başlayacaklardır.
Gerçek bir hayat hikâyesinden uyarlanan ve dört dalda Oscar’a aday gösterilen filmin yönetmen koltuğunda usta yönetmen Steven Spielberg bulunuyor.


MALCOLM X

Babası Ku Klux Klan tarafından öldürülen Malcolm, çağdaşı bir çok zenci gibi umutsuz ve zor bir çocukluk geçirir. Neticesinde hayatı günlük yaşayan hedonist bir hırsıza dönüşür. Sonunda hapise girdiğinde İslam öğretisi kendisini yeniden tanımlamasına yardımcı olur. Burada dahil olduğu toplulukta kendini bulur ve yükselmeye başlar. Hapisten çıkınca Malcolm, adeta bir mesih işlevi yüklenir ve kendilerini birer suçlu yapan toplumsal adaletsizliğe başkaldırır. Bu yolda yerleşik beyaz egemen düzenle olduğu kadar hatta daha fazla bir zamanlar birlikte yürüdüğü yol arkadaşlarıyla da mücadele etmek zorunda kalacaktır.

SAHTEKAR

Devletin gücünü elinde bulunduranların savcılık, polis ve medya ile tek başına bir kadını kuşatmasının öyküsü. Kayıp oğlunu bulmak için verdiği mücadelede, deli raporuyla akıl hastanesine bile kapatılır. Ancak verdiği mücadeleyle rejimin akıl hastanesine kapattığı kadınları da pekçok kayıp çocuğu da bulur. Ancak bu mücadele yolu yanlız bir kadın için oldukça acı ve şiddetlidir. Film, Los Angeles’ta 1928 yılında geçiyor. Bir cumartesi sabahı her zamanki gibi işine gitmeye hazırlanan Christine oğluna “hoşçakal” dedikten sonra evden çıkar. Akşam işten eve döndüğünde oğlu evde değildir. Çocuğu arama çalışmaları bir türlü sonuç vermez. Aylar sonra Christine’nin dokuz yaşındaki oğlu olduğunu iddia eden bir çocuk çıkagelir. Polislerle gazetecilerin telaşlı koşuşturmacası arasında duygu karmaşası ile başka bir çocuğu almak zorunda kalır.  Mücadelesi o an başlar ve bütün devleti karşısında bulur. Yanında sadece bir insan hakları aktivisti vardır.

GANDHI
Bağımsız Hindistan’ın kurucusu ilham veren lider Mahatma Gandhi’nin efsanevi pasig direnişin öyküsünü anlatan etkileyici bir biyorafi… İngiliz yönetimine karşı “Pasif Direniş”i örgütleyen Mahatma Gandhi’nin hayatından bir kesit anlatan film, en iyi biyografik çalışmalardan biri olarak kabul ediliyor. 11 dalda aday olduğu Oscar ödüllerinden “en iyi film” ve “en iyi yönetmen” dahil tam 8 ödülle döndü. Gandhi rolünde sinema tarihinin en iyi performanslarından birine imza atan usta oyuncu Ben Kingsley’nin ise “en iyi erkek oyuncu” dalında heykelciğe uzanmasıysa pek zor olmadı. Cenaze sahnesinde yaklaşık 300.000 kişinin yer almasıyla da bir film sahnesinde yer alan en kalabalık insan sayısı rekorunu da elinde bulunduran film, çarpıcı sahneleriyle hafızalardan silinmeyecek bir yapıt.

Kültür

The Irishman’in yapım sürecini anlatan belgesel Netflix’te yayında

Netflix, The Criterion Collection tarafından hazırlanan ve filmin kamera arkası görüntülerine yer veren 40 dakikalık “The Irishman” (İrlandalı) belgeselini yayımladı.

BOLD– Sinema tarihinin önemli yapımlarını restore ederek izleyiciye sunan The Criterion Collection‘ın kasım ayı seçkisinde Martin Scorsese’nin yönettiği “The Irishman/İrlandalı” filmine yer vereceği daha önce duyurulmuştu. Netflix bir sürpriz yaparak söz konusu yapımı platformda yayınladı.

SCORSESE VE YILDIZLAR KARMASI

Geçtiğimiz yılın en çok ses getiren filmi olan “İrlandalı” The Criterion Collection’daki versiyonunda, Martin Scorsese, Robert De Niro, Al Pacino ve Joe Pesci’nin 2019’da kaydedilmiş konuşması ve filmin yapım aşamasıyla ilgili bir belgesel de yer alıyor.

The Irishman’e ilişkin ilginç detaylar barındıran kamera arkası belgeselini aşağıdan izleyebilirsiniz.

Okumaya devam et

Eskimez Yazılar

Hilmi Yavuz: Hüznün bize yakıştığını söyleyemiyorum artık

Şair ve yazar Hilmi Yavuz kişisel Facebook sayfasında yayınladığı yazısında sokağa dökülen nefret dilinden ve sıradanlığın yayılmasından üzüntüsünü dile getirdi.

BOLD– Hilmi Yavuz “Yaşlı biriyim ben…” diyerek başladığı yazısında bir yandan “Türkiye’de giderek çoğalan acılarla yaşamak”tan söz ederken bir yandan da ülkede yaratılmak istenen bölünmüşlüğün “tutmayacağına” olan inancını dile getiriyor.

“Hüzün ki en çok yakışandır bize” dizesinin şairi Hilmi Yavuz’un kişisel Facebook sayfasında yayınladığı o yazı…

TAZARRUNAME’MDİR

“Yaşlı biriyim ben. Çok güzel günler gördüm ülkemde, yapraklar ağaçlarda yeşile durmuşken de, sararıp düştükleri günlerde de… Acılı günler de yaşadım karlar yolları örtmüşken de, güneşin Dünya’yla kuytularda bile buluştuğu günlerde de…

Yaşlı biriyim ben. Giderek çoğalan acılarla yaşadığım bu ülkede, hüznün bize yakıştığını söyleyemiyorum artık. Kavganın nefret zırhıyla kuşanmışları dilde ve söylemde sokağa dökülmüşken, zihinleri sıradanlığın demirden miğferiyle örtülmüşler köşe başlarını tutmuşken?

Yaşlı biriyim ben. Bunca yıl yaşadım ve hiç böylesini görmedim. Gülümseyen insanların saydam, iyimser yüzleriyle var oldukları bu ülkede güvenle, hazla yaşadım. İnsanların, hiç tanışmamış olsalar da gülümsedikleri günlerden, hiç tanışmamış insanların birbirlerine nefretle baktıkları günlere gelinmişken…Necatigil’in deyişiyle, ‘Bu dünyada insanca yaşamak da yoksa, ne kalıyor geriye yüzyıllardan?’

Bakınız, önce Türk insanı sağcı ve solcu diye birbirine düşürüldü, tutmadı. Alevilerle Sünniler birbirine düşürüldü. tutmadı. Türklerle Kürtler birbirine düşürülmek istendi, tutmadı. Gezi Parkı’nda Laiklerle Muhafazakarlar birbirine düşürülmek istendi, Allah’a binlerce şükürler olsun, o da tutmadı! Şimdi Sünnilerle Sünnileri birbirine düşürdüler;- o da tutmayacaktır!

Tutmayacaktır, tutmamalıdır. Ülkesini esenlik içinde görmekten bahtiyarlık duyan ben ve benim gibiler, olup bitenlere itidalle [itidâl-i dem’le], serin kanlılıkla ve sağduyuyla bakmak gerektiğinin farkındalar. Sadece kavganın dışındakiler değil, kavganın içinde olanlar da farkındalar elbet…

Yaşlı biriyim ben. Yaşayacağım günlerin, yaşadıklarımdan daha kötü olmasından kaygı duymayacak bir yaşta değilim. İlk gençliğimizde ‘Elbet ilerdedir yaşanacak günlerin en güzelleri..’ derken , ‘ilerde, ama ne zaman?’ diye tasalanmazdık;- geç de olsa ne gam! Yaşayacağımızı biliyorduk o günleri!

Rilke gibi söyleyeyim: ‘Allah bilir, niçin böyle olmadı?’ Eski günlerimiz, tıpkı Rilke’nin eski mobilyaları gibi, ‘ koymamıza müsaade ettikleri bir samanlıkta çürüyor’ mu? Sadece eski günlerimiz mi, yoksa gelecek günlerimiz de, Rilke’nin eski mobilyalarının akıbetine mi uğrayacak? Ve hâlâ o şarkıdaki gibi, ‘güzel günlere var iştibâhım!’ diyerek daha da kötümserleşmeye devam mı edeceğiz?

Yaşlı biriyim ben. Kavgasız, gürültüsüz, toma’sız, biber gazsız, kinsiz ve garazsız, gencecik fidanların parklarda kurumadığı, slogansız, Sait Faik’in o güzelim ‘Ayışığı’ hikayesinde söylediği gibi: ‘haksızlıkların olmadığı bir dünya’da, ve Türkiye’de yaşamak!

Çok şey mi istiyorum? Öyle, çok şey istiyorsun, diyorsanız, bağışlayın beni. Yaşlı biriyim ben…

NOT: Bu yazı Hilmi Yavuz’un kişisel Facebook sayfasında 25 Kasım 2020 tarihinde yayımlanmıştır.

Okumaya devam et

Kültür

10. Uluslararası Suç ve Ceza Film Festivali ödülleri açıklandı

Bu yıl koronavirüs pandemik salgını sebebiyle çevrimiçi gerçekleştirilen 10. Uluslararası Suç ve Ceza Film Festivali’nde ödül alan isimler belli oldu.

BOLD– 2020 teması “Ben Masumum” olan festivalin 10. kez düzenlenen Uluslararası Altın Terazi Uzun Metraj Film Yarışması’nda En İyi Film Ödülü’ne, Nader Saeivar‘ın yönettiği “Yabancı” filmi layık görüldü. Festivalde açıklanan diğer ödüller ise şöyle:

ÖDÜLLER

Uluslararası Altın Terazi Uzun Metraj Film Yarışması En İyi Film Ödülü – “Yabancı”, Nader Saeivar

Altın Terazi Kısa Metraj Film Yarışması En İyi Film Ödülü – “Yara”, Onur Güler

Altın Terazi Kısa Metraj Film Yarışması Jüri Özel Ödülü – “İnsiyak”, Mustafa Kemal Altıner

Öğrenci Jürisi Ödülü – “Dünyanın Damarları”, Byambasuren Davaa

Kazananlar dahil tüm filmlerin gösterimi 28 Kasım 2020 saat 23.59 ‘a kadar online.icapff.com adresinden devam edecek. Ödül töreni yayınına buradan ulaşılabilir.

Yabancı

BEN MASUMUM PROGRAMI

Festivalin “Ben Masumum” başlıklı akademik programında 5 gün boyunca 14 oturum düzenlendi. Dünyadan ve Türkiye’den önemli akademisyenler katıldığı festivalde ayrıca Massoud Bakshi, Srdan Golubovic, Talip Karamollaoğlu, Ansgar Frerich, Henry Blake, Leonardo Antonio, Nader Saivar ve kısa film yönetmenleri ile çevrimiçi sohbetler yapıldı.

Söz konusu sohbetleri ve festivalin açılış ve ödül törenlerini Uluslararası Suç ve Ceza Film Festivali Youtube platformundan izleyebilirsiniz.

Okumaya devam et

Popular