Bizimle iletişime geçiniz

BOLD ÖZEL

Futbol kulüpleri için para var, çiftçi ve esnafa gelince kredi yok

Bankalar Birliği'nin futbol kulüplerinin borçlarını yapılandırmasına ekonomistlerden tepki geldi, "Peki çiftçi ve esnafın borçları ne olacak?

Futbol kulüplerinin borçlarının yapılandırmasını Bankalar Birliği üstlendi ancak ekonomistler ve siyasetçiler duruma tepkili.

Türkiye Süper Liginde yer alan ve borç batağında bulunan 18 kulübün borçlarının yeniden yapılandırılması kararı tartışmalara sebep oldu. Türkiye Bankalar Birliği (TBB) “borç yapılandırma” konusunu üzerine alırken, bazı ekonomistler, “Peki çiftçinin, esnafın ve istihdamın yükünü çeken şirketlerin borçları ne olacak?” diye sordu

KULÜPLERİN BORCU 11 MİLYAR LİRA

Türkiye Bankalar Birliği, (TBB) futbol kulüplerinin borçlarının yapılandırmasına ilişkin açıklamalarda bulundu. Yapılan açıklamada, futbol kulüplerinin borçlarının silinmesi veya piyasa normları dışında fiyatlama yapılmasının söz konusu olmayacağı vurgulandı.

Açıklamada, “Futbol kulüplerimiz ile bankalar arasındaki ilişki, ticari olup, bundan sonra da aynı anlayışla devam edecektir. Bu çerçevede  futbol kulüplerimizin borçlarının bir bankaya devredilmesi söz konusu olmayıp her banka kendi kredi riskini yönetmeyi sürdürecektir.” ifadesi kullanıldı.

Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) ile TBB yaklaşık 10-11 milyar TL civarında borcu bulunan 18 Süper Lig ekibinin borçlarını yapılandırmak üzere ortak bir proje hayata geçirecek.

ŞİRKETLERİN BORÇLARI NE OLACAK?

Borç batağına giren kulüplerin kurtarılmasına sosyal medya hesabından tepki gösteren, eski AKP milletvekili ve eski Borsa İstanbul Başkanı Dr. İbrahim Turhan, kur ve faiz artışları sebebiyle zor duruma düşen şirketler için hükümetin ne düşündüğünü sordu.

Turhan, “Yanlış transferler, hesapsız harcamalar ve israfla milyonlarca dolar zarar eden kulüplerin borçları yeniden yapılandırılıyor ve 10 yıla yayılabiliyorsa, aslında işini doğru bir şekilde idare ederken aşırı ölçüde artan kur ve faiz sebebiyle zora düşen şirketler için ne düşülüyor?” ifadesini kullandı.

Binlerce şirketin kendi kontrolleri dışında zor duruma düştüğüne dikkat çeken Turhan, şöyle devam etti:

“Binlerce kişinin istihdam edildiği, ailelerin geçimini sağlayan, üreten, değer yaratan ama kendi kontrolleri dışında, yanlış ekonomi politikaları ve siyasî etkenlerle yaşanan dışsal şoklar yüzünden yükümlülüklerini karşılayamaz hale düşen şirketlere de böyle imkânlar sunulacak mı?”

KULÜPLER İÇİN BATAK TAHVİL ÇIKARIN!

Ekonomist Doç. Dr. Atilla Çifter sanayicinin kazana düştüğü tespitini yapaarak, “İnsanlar futbolcuların şaşalı hayatları devam etsin diye işini kaybetmeye bile razı. Doğrusu bu futbol şirketlerinin borcu için batak tahvil çıkarmalı ve bu tahvilleri İtalyan ve İspanyollara satmalı.” yorumunu yaptı.

EN BÜYÜK DERDİMİZ BUYDU!

Sözcü gazetesi yazarı Murat Murathanoğlu ise, “Şu ortamda en büyük sorunumuz buydu, neyse ki devlet el koydu.” dedi.

Murathanoğlu tepkisini şöyle dile getirdi:

“Futbol kulüpleri kurtarılıyor! Şu ortamda en büyük sorunumuz buydu. Neyse ki devlet el koydu! Sanayici, tüccar, esnaf iş yerini, vatandaş evini futbol kulübüne çevirse, faturalarını ödemese Bankalar Birliği toplanıp destekleme kararı alır mı?  Ziraat Bankası borcu üstlenir mi?”

KULÜPLER ZATEN VERGİ ÖDEMİYOR

Vergi Uzmanı Ozan Bingöl ise futbol kulüplerinin vergi ödemediğini hatırlattı. Buna göre Ziraat Bankası’na borçlarını yapılandıracak futbol kulüpleri, 7 temel gelir vergisi kaleminden istisna tutuluyor. Bu kalemler şöyle;

  • Yayın gelirleri
  • Saha reklam gelirleri
  • Forma reklam gelirleri
  • Bilet satış gelirleri
  • Kombine gelirleri
  • Loca satış gelirleri
  • Bonservis gelirleri

Ozan Bingöl, “Futbolcusu vergi ödemez, kulübü vergi ödemez ama vergi ödeyenlerin oluşturduğu kamu kaynağına göz dikerler. Yeter artık yettiniz! Çekin elinizi milletin cebinden!” sözleriyle borç yapılandırma girişimine tepkisini dile getirdi.

4 büyük kulübün borcu 10 milyar TL’ye yaklaşınca bankalara “kurtarın” talimatı verildi

BOLD ÖZEL

Yapım Aşamasında Bir Soykırım: Toplu imhanın eli kulağında!

Gazeteci Bülent Keneş, 15 Temmuz sonrası raporlaştırılan adam kaçırma, cinayet, işkence ve nefret söylemlerini bir kitapta topladı. Hizmet Hareketi’ne mensup olduğu ileri sürülen insanların toplu imha ile karşı karşıya olduklarını vurguladı.

BOLD ÖZEL – Gazeteci yazar Bülent Keneş’in yeni kitabı ‘A Genocide in the making?’ (Yapım Aşamasında Bir Soykırım) raflardaki yerini aldı. İngilizce olarak basılan kitapta “Türkiye’de Hizmet Hareketi’ne karşı yapılanlar bir soykırım olarak tanımlanabilir mi” sorusuna cevap arandı. 15 Temmuz sonrası yaşanmış olaylarla durumu anlatıp cevabı okuyuculara bırakan Keneş, AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Hizmet Hareketi’ne mensup olduğu iddia edilen insanlar için her an toplu bir imha sürecine girebileceğini vurguladı.

KİTABIN TEMELİ 15 TEMMUZ SONRASI YAŞANAN İNSAN HİKAYELERİ

Bülent Keneş, Türkiye’den ayrıldıktan sonra İsveç’te Stockholm Center for Freedom (SCF) çatısı altında, Türkiye’de yaşanan olayları ve insan hakkı ihlallerini takibe aldı. Yaşanan adam kaçırma ve öldürme, işkence ile nefret söylemleri gibi olayları SCF ekibiyle birlikte günbegün raporlaştırdı. Kitabın ana gövdesini de o günlerde hazırlanan bu raporlar oluşturdu.

ERDOĞAN GEREKEN MALZEMEDEN DAHA FAZLASINI VERDİ

Bold Medya’nın sorularına cevap veren Keneş, kitabı yazarken malzeme toplama konusunda zorluk yaşamadığını belirtti. “Erdoğan rejimi ihtiyaç olandan çok daha fazlasıyla o süreç içerisinde daha fazlasını, daha fazlasını, her gün daha fazlasını yaparak çoğalttı” ifadesini kullandı.

“BU KİTAP TOPLU İMHA ÖNCESİNDE UYARI METNİDİR”

“Bu kitap esasında, ‘soykırım süreçleri öngörülebilir, öngörülebildiği için de engellenebilir’ ana tezinden dolayı bir uyarı metni olarak kaleme alındı” diyen Keneş, uluslararası kabul görmüş sözleşme metinlerini, soykırım tanımlamalarını ve akademik çalışmaları bir şablon olarak Türkiye’de yaşananlara uyguladığını anlattı.

Keneş’in verdiği bilgiye göre Türkiye, Birleşmiş Milletler’in (BM) 9 Haziran 1948 tarihli Soykırım Suçunu Önleme ve Cezalandırma Sözleşmesi’ni kabul eden ülkeler arasında yer alıyor. Sözleşmede soykırım tanımının yer aldığı 2 madde 5 fırkadan oluşuyor. Buna göre göre ulusal, ırksal veya dinsel bir grubu kısmen veya tamamen ortadan kaldırmak amacıyla işlenen fiillerden herhangi biri soykırım suçunu oluşturuyor. Diğer yandan kitapta Soykırım Gözlem Örgütü (Genocide Watch) Başkanı Gregory Stanton ve Afgan tarihçi M. Hassan Kakar gibi isimlerin akademik literatürde kabul edilen soykırım çalışmaları kitapta esas alındı.

Kakar’ın soykırım suçu tanımlaması dünyaca kabul görüyor. Kakar’a göre soykırımın gerçekleşmesi için bazı ön koşulların olması gerekiyor:

“İnsan hayatına çok büyük bir değer vermeyen bir millî kültür olmalı. Üstün olduğu varsayılan bir ideolojiye sahip totaliter bir toplum olmalı. Baskın olan toplum, potansiyel kurbanlarını daha az insani görmelidir: Paganlar, ilkeller, yontulmamış barbarlar, kafirler, yozlaşmışlar, dinsel sapkınlar, aşağı ırk, sınıf düşmanları, karşı devrimciler ve benzeri. Soykırıma kalkışmak için faillerin güçlü, merkezi bir otoriteye ve bürokratik örgütlenmeye olduğu gibi hastalıklı bireylere ve suçlulara da ihtiyacı vardır. Faillerin kurbanlara yönelik bir karalama ve dehümanizasyon kampanyası yapması gerekir. Bunlar genellikle yeni bir ideolojiye ve toplum modeline güven aşılamaya çalışan yeni devletler ya da yeni rejimlerdir.”

Keneş’e göre Genocide Watch’un sınıflandırma, simgeleme, ayrımcılık, insanlıktan çıkarma, örgütlenme, kutuplaşma, hazırlık, zulüm, imha, inkardan oluşan 10 maddelik soykırım tanımlamasından 8’i tamamen, 2’si de kısmen Hizmet Hareketi’ne karşı hayata geçirildi.

Son kararı okuyucuya bıraktığını belirtti Keneş, “Bu çalışma boyunca ben asla Türkiye’de bir soykırım yaşanıyor demedim. Ama yaşanma sürecinin eşiğinde olduğuna dair okuyucuya bıraktım. Ya da birebir yaşanmakta olduğunu okuyucunun kendi yorumuna analizine bırakmaya çalıştım” ifadesini kullandı.

“ERDOĞAN İÇİN TOPLU İMHA BİR HESAP MESELESİ VE ELİ KULAĞINDA”

Bülent Keneş, insanları toplu imha için Erdoğan’ın psikolojik ve fiziksel alt yapıyı oluşturduğu, karar vermek için de “eli kulağında” olduğu yorumunda bulundu. Keneş “Bir hesap meselesi olarak ben görüyorum. Şu an imhanın kendisinde oluşturacağı bedeli, imhanın kendisine sağlayacağı faydadan fazla olduğunu herhalde düşünüyor. Ama bu hesabı değiştirebilir. Ya da bir gün kalkıp canı sıkılmış olarak, diktatöryal sistemler böyledir, ya bunlar artık yeter ya, bunların artık icabına bakmak lazım diyebilir. Büyük bir tenkil veya imha sürecine maruz bırakılabilir” dedi.

Toplu imha sürecini durdurmak için Türkiye’deki sivil toplum örgütlerini, aydınları ve uluslararası toplumu bilgilendirme amacı taşıdığını belirten Bülent Keneş “Bu kitapta benim amacım, topyekun bir imha aşamasına gelmeden, gerek Türkiye’de ne kadar kaldıysa sivil toplum veya da aydın kesimlerin buna uyanması. Daha ziyade uluslararası toplumun, uluslararası dinamiklerin, yarın öbür gün Bosna’da, Ruanda’da kısmen Darfur’da ‘ya bu kadar olduğunu bilmiyorduk’ deme lükslerini ellerinden almak. İkincisi, uluslararası toplumun elindeki araçların, bu AB, NATO, BM, BM Güvenlik Konseyi, Uluslararası Ceza Mahkemesi, Adalet Divanı olabilir. Bu tür araçlar var. Bunların “koruma sorumluluğu” ilkesi içinde hareketlendirilmesi gerekiyor” tespitinde bulundu.

“TEHLİKE AZALMADI, KUVVETLENDİ”

Diğer yandan Keneş’e göre Erdoğan tek adam rejimini kurdu ancak istediği sistemi tam olarak henüz oturtamadı. Ayrıca her geçen gün halkın desteğinin azalmasının toplu imha ihtimalini kuvvetlendirdiğini ileri süren Keneş “Ben tehlikenin azalmadığını, nispeten bir gevşeme gibi gözükse dahi riskin yükseldiğini, çünkü Erdoğan’ın son kertede kaderinin henüz netleşmediğini düşünüyorum. Yani rejimini yüzde yüz konsolide etmiş bir despottan bahsetmiyoruz” dedi.

Türkiye ve Osmanlı tarihindeki birçok acı hadiseyi hatırlatan Keneş, toplu imhanın bir isyan veya başka komplo görüntüsüyle cezaevindeki insanların öldürülmesi, toplumun içinde önceden belirlenmiş kişilere yönelik saldırılar yapılması, yağma, yaşam alanlarının ellerinden alınması veya tamamen toplum dışına itme şeklinde gerçekleşebileceğini de vurguladı.

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

KHK’lı Ahmet Kaplan’ın cezaevinde ölüme sürükleniş belgeleri

KHK’lı Ahmet Kaplan’ın raporları, ölüm kronolojisini ortaya çıkardı. Yapılmayan tetkikler, yanlış teşhisler, kanserin belirlenişi, buna rağmen tahliye edilmeyişi ve ölüm.

CEVHERİ GÜVEN

BOLD – Cezaevinde hayatını kaybeden kanser hastası KHK’lı trafik polisi Ahmet Kaplan’ın (48) ölüme sürüklenişinin raporları ortaya çıktı. Mayıs 2020’de aşırı kilo vermeye başlayan Kaplan’ın defalarca revire başvurduğu, peş peşe yanlış teşhisler konulduğu ve eksik tetkikler nedeniyle akciğer kanseri teşhisinin ancak ölümünden bir ay önce konulabildiği raporlarda görülüyor. Kaplan, kanser teşhisi konulduktan sonra da tahliye edilmiyor ve kemoterapi verilip cezaevine gönderiliyor. Raporlar Kaplan’ın adım adım ölüme sürüklenişini belgeliyor.

KHK’LI TRAFİK POLİSİ

Trafik polisi Ahmet Kaplan, 30 bini aşkın meslektaşı gibi 15 Temmuz darbe girişiminden sonra mesleğinden ihraç edildi. Kaplan, Gülen Hareketiyle iltisakı bulunduğu gerekçe gösterilerek 13 Ağustos 2016’da tutuklandı. 10 Kasım 2020’de cezaevinde hayatını kaybetti. 4 yılı aşkın süredir cezaevinde bulunan Kaplan’ın tahliyesine dört ay vardı.

Cezaevinde hayatını kaybeden Ahmet Kaplan’ın adım adım ölüme sürüklenişinin raporlarına Turkish Minute’ten Cevheri Güven ulaştı. Raporlarda; Kaplan’a defalarca yanlış teşhis konulduğu, gerekli muayeneler yapılmadığı ve kanser teşhisinin ardından tahliye talebine cevap verilmediği görülüyor. Kemoterapiden sonra tek başına cezaevine gönderilen Kaplan’a ait bazı raporlar e-nabız sisteminde bulunamıyor ancak mevcut raporlar ölümün kronolojisini ortaya çıkartıyor.

E-NABIZ SİSTEMİNDEKİ RAPORLAR

Mayıs 2020’den itibaren aniden kilo vermeye başlayan Kaplan’ın defalarca cezaevi revirine ve fenalaşması nedeniyle hastaneye götürüldüğü, hastalarla ilgili bilgilerin kayıtlı olduğu elektronik veri tabanı e-nabız sisteminde görülebiliyor. Ancak Kaplan’a eksik teşhisler nedeniyle akciğer kanseri tanısı aylar sonra konuluyor. Teşhis konulduktan ölüm gününe kadar geçen süre ise bir aydan daha az. İnsan hakları savunucusu ve HDP milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’na göre Kaplan, cezaevinde sağlık hizmetinden mahrum bırakılarak ölümüne neden olundu.

AHMET KAPLAN’IN GÜN GÜN HASTALIK SÜRECİ

13 Temmuz 2020: Ahmet Kaplan, nefes darlığı, öksürük ve burun akıntısı şikayetiyle cezaevi revir doktoru Sebahattin Ekenel’e başvurdu. Mevsimsel alerji teşhisi konulup koğuşuna gönderildi.

27 Temmuz 2020: Kaplan, aynı şikayetle üç kez daha cezaevi revirine kaldırıldı. Durumu ağırlaşan Kaplan, ardından İskenderun Devlet Hastanesine götürüldü. Doktor Filiz Mısırlıoğlu tarafından muayene edilen Kaplan’a teşhis konulmadı ve ciddi bir rahatsızlığı olmadığı belirtilerek cezaevine geri gönderildi.

30 Temmuz 2020: Fenalaşan Kaplan tekrar cezaevi revirine kaldırıldı.

7 Ağustos 2020: Kaplan, acil başvurusu nedeniyle İskenderun Devlet Hastanesi’ne sevk edildi. 10 gün hastanede tutuldu. Ciğerlerinde su toplanması (plevral efüzyon) teşhisi kondu.

11 Ağustos 2020: Ciğerlerinden sıvı alındı. Ancak tahlil sonucu e-nabız sisteminde yer almıyor.

18 Ağustos 2020: Tekrar cezaevine gönderildi. Ailesine verdiği bilgiye göre, bu tarihten itibaren cezaevinde kendi ihtiyaçlarını gideremez hale geldi. Ailesiyle görüşmeye getirildiğinde tekerlekli sandalyeyle getirildi. Kaplan, ailesine Mayıs ayından itibaren kilo vermeye başladığını belirtti.

21 Ağustos 2020: Tekrar hastaneye götürüldü.

2 Eylül 2020: Tekrar hastaneye sevk edildi. Ancak hastalığına teşhis konulmadı. Ailesi yetersiz ve özensiz tetkikler nedeniyle teşhisin geciktiğini belirtiyorlar.

14 Eylül 2020: Cezaevi revirine götürüldü. Muayenenin ardından kronik bronşit teşhisi konuldu.

4 Ekim 2020: Akut bronşit teşhisiyle İskenderun Devlet Hastanesi’ne sevk edildi. 12 gün hastanede tutuldu. Ciğerlerindeki suyu almak için tüp takıldı.

8 Ekim 2020: Doktor Suat Durkaya’nın akciğer kanseri şüphesi üzerine Onkoloji Doktoru Cemile Karadeniz tarafından muayene edildi ve akciğerinden parça alınıp biyopsiye gönderildi.

15 Ekim 2020: Biyopsi sonucu netleşti ve Ahmet Kaplan’a akciğer kanseri teşhisi konuldu.

26 Ekim 2020: Kanser teşhisine rağmen hastaneden cezaevine gönderildi.

02 Kasım 2020: İskenderun Devlet Hastanesi onkoloji servisine götürüldü. Onkoloji doktoru Cemile Karadeniz tarafından Adana Şehir Hastanesi’ne sevk edildi. Durumunun ağır olması nedeniyle iki gün bekletildikten sonra sevk gerçekleşti.

04 Kasım 2020: Adana Şehir hastanesine götürüldü. Muayenenin ardından aynı gün cezaevine geri gönderildi.

06 Kasım 2020: Sağlık Kurulu raporu için cezaevinden alınarak tekrar İskenderun Devlet Hastanesine getirildi. Durumunun ağır olması nedeniyle öncesinde doktor Cemile Karadeniz tarafından muayene edildi. Aynı gün tekrar cezaevine gönderildi.

09 Kasım 2020: İskenderun Devlet Hastanesine getirildi ve kemoterapiye başlandı. Kaplan, ilk kemoterapi dozunun ardından tekrar cezaevine gönderildi.

10 Kasım 2020: Ahmet Kaplan 20:30’da bulunduğu cezaevi hücresinde fenalaştı, hastaneye gönderildi ancak hayatını kaybetti.

Ailesi bu süre zarfında, Ahmet Kaplan’ın hayati tehlikesinin bulunduğu gerekçesiyle sağlık kurulu raporu çıkartılması için başvurdu ancak başvurulara cevap verilmedi. Aile, üç kez infazın ertelenmesi için başvurdu ancak bu başvurulara da cevap verilmedi.

Kaplan, hastalığı sürecinde, kendi başına yemek yeme ve bireysel temizliğini yapma kabiliyetlerini kaybetti. Ailesinin aktardığına göre Kaplan, kanser hastalığı ve kemoterapi nedeniyle ihtiyacı olan iyi beslenme ve hijyen koşullarından mahrum bırakıldı.

AYLARCA TEŞHİS KONULAMADI

Kaplan’ın ihmalle ölümüne neden olunduğuna ilişkin İnsan Hakları Derneği (İHD) inceleme yapıyor. Otopsi raporunun çıkmasının ardından İHD suç duyurusunda bulunacak. Suç duyurusunun temelini; aylarca ilgisizlik nedeniyle erken teşhisin gecikmesi, tedaviden yararlandırılmama ve kanser teşhisine rağmen tahliye edilmemesi oluşturuyor. Raporlarda, Kaplan’a kanser teşhisi konulduğunda hastalığının son evresine geldiği görülüyor. Teşhisle ölüm arasında bir aydan az süre var.

24 KİŞİ BİRARADA KALDI

Kaplan cezaevinde 18 kişilik koğuşta 24 kişiyle oldukça kalabalık bir ortamda kalıyordu. Ailenin İHD’ye anlattıkları şöyle:

“Son 3-4 aylık süreçte kendi bakımını yapamaz, ailesiyle telefon görüşmesi dahi yapamaz hale gelmişti. Bütün süreç cezaevi çalışanları ve devlet hastanesi doktorlarının gözü önünde gerçekleşti. 3-4 ay içinde 30 kilo kaybetmiş olmasına rağmen yetkililer gerekli reaksiyonu göstermediler, tahliyesi için hakkı olan işlemler yapılmadı. Cezaevi ve hastane görevlilerinin ihmal ve kusurlarının araştırılmasını ve adaletin tesis edilmesini istiyoruz.”

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Cezaevinde bir KHK’lı daha kanser oldu: Hücrede tutuyorlar

Bir KHK’lı memur daha cezaevinde kansere yakalandı. Dört yıldır Kırşehir Cezaevinde olan Ali Osman Ünal’a iki gün önce pankreas kanseri teşhisi konuldu. Ünal, şu anda tek başına karantina hücresinde kalıyor.

SEVİNÇ ÖZARSLAN | BOLD ÖZEL

Kırşehir E Tipi Kapalı Cezaevinde 4 yıl 2 aydır tutuklu bulunan matematik öğretmeni Ali Osman Ünal’a (49) pankreas kanseri teşhisi konuldu. Tedavi için Kayseri Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’ne günü birlik getirilip götürülen Ünal’ın şu anda cezaevinde karantina koğuşunda kaldığı öğrenildi.

 

Sadece yoğurt yiyebilen Ünal kanserli bir hasta olarak cezaevinde tek başına tutuluyor. Pataloji Raporu’na göre 4 Kasım’da teşhis için hastaneye götürülen Ali Osman Ünal’a 17 Kasım 2020’de teşhis konulduğu görülüyor.

Aslında matematik öğretmeni olan Ali Osman Ünal, 2010’dan itibaren Aile ve Sosyal Bakanlığında memur olarak çalışmaya başladı. İhraç edildikten sonra Cemaat soruşturmaları kapsamında iki ayrı davada yargılanan Ünal’a toplam 11,5 yıl ceza verildi.

Eski AYM üyesi Erdal Tercan, cezaevinde Kovid-19’a yakalandı

Okumaya devam et

Popular