Bizimle iletişime geçiniz

BOLD ÖZEL

Bir Özel Harekât polisinin “hendek operasyonları” anıları-2

Cizre, Sur, Lice, Nusaybin ve Derik Operasyonlarına katılan Özel Harekâtçı’nın BOLD’a yaptığı açıklamalar, Türkiye’nin karanlık bir sayfasına içeriden ışık tutuyor.

CEVHERİ GÜVEN / BOLD

Hendek sürecinde; Cizre, Sur, Lice, Nusaybin ve Derik operasyonlarının tamamında sahadaki çatışmalarda görev almış Özel Harekâtçı Ahmet Gün ile hendek operasyonlarında şahit olduğu ağır insan hakkı ihlallerini konuşmaya devam ediyoruz.

(Şu an İsviçre’de bir mülteci kampında ailesiyle beraber yaşıyor oluşu, görev yaptığı şube ve katıldığı operasyonları birlikte düşündüğümde şahsi güvenliğine zarar verebileceğim endişesi ve bunun sorumluluğunu taşıyamayacak olmam sebebiyle ismini değiştirip Ahmet Gün ismini verdiğimi tekrar hatırlatmak istiyorum.)

Cizre bodrumlarında yaşananları konuştuğumuz röportajın ilk bölümünün ardından bugün, hendek operasyonlarının başlangıcına dönerek ilerliyoruz…

“HENDEKLERİN KAZILMASINI SEYRETTİK”

Hendek operasyonları sürecinde, binlerce kum torbasının sokaklara nasıl taşındığı, hendekler kazılırken neden izin verildiği çok tartışıldı. Bu soru devlet yönetimince halen daha cevaplanmış değil. Bu süreci Cizre’de bizzat yaşayan Ahmet Gün, o günleri anlatıyor:

“Google Maps’ten bakın Yüksekova’da Emniyet’le lojmanların arası 200 metredir. Zırhlı araçla lojmanlardan Emniyet’e; Emniyet’ten lojmanlara gittik. Hiçbir operasyon yapmadık o dönemde.

Polisin en basit hizmeti devriyedir. Onu dahi yapmadık. Mümkün değil halkla muhatap olmamız dahi yasaktı.

Hendeklere yol verdiler. Bunu görmek için uzman olmaya gerek yok. Önce yol verildi sonra da tazıya tut denildi. 155’i arayıp ihbar edenler, Emniyet’i arayıp hendek kazıldığını söyleyenler vardı halktan.

Bu ihbarların tek bir tanesini bile değerlendirilmedi Cizre’de. Öylece bekledik. Sokağa çıkma yasağı süreçleri başlayana kadar”

“BİRİLERİ İÇİN O ADAMA VURMAK İBADETTİ”

Ahmet Gün, PKK’nın büyük bir çatışmaya meydan verecek kadar yerleşmesinin beklenmesinden sonra sokağa çıkma yasağının başladığını ve ardından bölgedeki halk dahil herkesin terörist gibi görüldüğünü söylüyor ve halka yapılan işkenceleri anlatıyor:

“Sokağa çıkma yasağında bir sokağa girme emri verildiğinde, hasbelkader bir insan hasta orada kalmış ya da evinden çıkmak istememiş ya da gidememiş ya da evinden bir şey almaya gelmişse; bu insanların alınıp tabiri caizse eşşek sudan gelinceye kadar dövüldüğüne defalarca şahit oldum.

Özellikle Nusaybin’de. Adam yeminle billahla kendini anlatmaya çalışıyor ama o atmosferi anlatmam imkânsız. Hele yakın zamanda bir şehit verilmişse o adama vurmak bir ibadet.

Ben 8,5 yıl görev yaptım Özel Harekât’ta. Gözünden anlarsın suç işleme meyilli olan insanı, hele teröristi. Adamın evi orada, başka gerekçeye ihtiyacı var mı orada olmak için. Ama sırf bunun için en az 20 kere şahit olmuşumdur. İnsan dövercesine değil yani öyle dayak atıldığına şahit oldum.

“SES GELDİ, ATEŞ ETTİM, 2-3 ÇOCUK VARDI”

Bir defa şöyle bir şey oldu. Zırhlı aracın içindeyiz yoğun çatışma yok zaman zaman oluyordu. Arkadaş sıkıştı, belki 10 saattir aracın içindeyiz. Caminin kapısına zırhlı aracı yaklaştırdık.

İndi bir-iki dakika sonra silah sesi geldi. Biz hareketlenmeye kalmadan arkadaş koşup zırhlı araca bindi. Dedi ki ‘2-3 çocuk vardı’. Sokağa çıkma yasağı var, zaman zaman çatışmalara giriyorsunuz.

Arkadaş doğrudan üstlerine ateş ediyor bir gürültü duyunca. ‘Sonradan kaçtıklarını gördüm’ dedi ama akıbetini Allah bilir yani. Arkadaş da Ağrılı Kürt bir arkadaştı doğru söylediğini düşünüyorum ama psikoloji buydu.”

Çatışmalar sonrası Cizre’de hemen tüm sokaklar bu haldeydi.

“ARKADAŞIM VİDEO ÇEKERKEN ATEŞ ETMEYE BAŞLADI”

Bu süreçte yüksek teknoloji ürünü ve joistikle yönetilen silahlara sahip zırhlı araçlar devreye girer. Bu araçların içinde bazen 20 saat kaldıklarını anlatan Ahmet Gün, Özel Harekâtçıların psikolojisinin süre uzadıkça iyice bozulduğunu anlatıyor. Bir aşamadan sonra zarar vermekten zevk alan davranışlar baş gösteriyor:

“Zırhlı araçların içinde joistikle yönetilen silahlar var. Aracın içinde otururken arkadaş video çekmeye başladı. Bana ‘bak bak şimdi’ dedi. Sonra bastı tetiğe bir evin klimasını vurdu.

Beyaz bir duman çıktı klimanın motorundan. Kahkaha atmaya başladı. Ben de bunun neresinin komik olduğunu sordum. ‘Gariban insanlar bir klima 3 bin lira. Ne zevk verdi sana’ diye sordum.

Oraya para vermeseler PKK’ya gideceğini söyledi. Orada çok büyük bir tartışma yaşadım mesela meslektaşımla. Bu küçük bir hadise ama orada cana zarar verilen ciddi hadiseler oldu. Gayri ahlaki şeylere çok şahit oldum. Boşaltılmış evlerin yatak odalarını kurcalamalar, oralarda fotoğraf çektirmeler.

Elimle düzeltebileceğimi elimle, dilimle düzeltebileceğimi dilimle düzeltmeye çalıştım. Bunları da yapamadığım çaresiz yerde kalbimle buğz ettim.

Ama insanların canları dışında mallarına da çok zarar verildi. Mesela su depoları delik deşik edildi. 40 derece sıcağın olduğu memlekette en büyük ihtiyacı halkın. Gereksiz yere havaya uçurulan evler oldu.”

“SELEFİ ZİHNİYET BİRDEN TÜREDİ”

Ahmet Gün, Özel Harekâtçıların psikolojisi üzerinde ısrarla duruyor, ancak onu bile şaşırtan şey, arkadaşlarının içinden çıkan radikal akımlar olmuş. Suriye’deki radikal islamcı gruplara benzer isimlerle oluşan gruplar ve yazdıkları duvar yazılarını da bizzat görmüş:

“Duvarlara ‘Esadullah Timleri’ filan yazanlar birden türedi. Bu Selefi zihniyet birden ortaya çıktı. Allah uğruna Allah yolunda kendi ülkesinin vatandaşına, kendi komşusuna cihad yapan bir nesil bir anda türeyiverdi.

2008’de vazifeye başladım, yemin ediyorum yoktu. Bir anda ortamdan nasıl etkilendiler nasıl gaza geldiler anlamıyorum. Asakir’i Mansure-i Muhammediye koydular adlarını. Duvarlara yazdılar, yatak odalarında kadın iç çamaşırlarıyla fotoğraflar çektirmeler.

Bu nasıl bir savaşsa hangi dinin savaşıysa onu da bilmiyorum ama ne din ne ahlak, ne hukuk kalıbına sığdıramazsınız bu yapılanları.”

Girdiği evin yatak odasında poz veren bir güvenlik görevlisi

“OPERASYON UZASIN DİYE ÇEMBERİN BİR UCU HEP BOŞ BIRAKILIYORDU”

Ahmet Gün ve Özel Harekâtçı arkadaşları operasyonun ilerleyen günlerinde bazı şeylerin ters gittiğini farkederler. “Ben profesyonel bir savaşçıyım, eğitimini aldım” diyen Ahmet Gün, farkettikleri şeyin; operasyonların çatışmanın uzaması şeklinde icra edilmesi olduğunu söylüyor:

“Ben bir polis memuruyum, işin karar alma mekanizmalarında yer almıyordum ama tamamen icra aşamasındaydım, sahadaydım. Doğru hedeflere doğru operasyon yapılmıyordu. Bu tip meskun mahal operasyonları çevreden merkeze yapılır.

Dışta bir halka oluşturulur. Sonra oradan hedef merkeze doğru gidilir. İstisnasız operasyonların tamamında halkanın bir ucu hep açık, boş bırakıldı. Operasyonsa hadi tamam yapalım. Ama bir an önce bitirme odaklı yapılır.

Özellikle bunu net Nusaybin’de gördüm. Kamışlı bölgesinde bir ucu açık bırakıldı. Sürekli örgütün devinimi, lojistik desteği sağlansın diye.”

“KUŞATMANIN UCU HEP AÇIK BIRAKILDI”

Ahmet Gün bunun niye yapıldığını ise şöyle açıklıyor:

“Bir taraftan kendilerinin söylemiyle ‘leş’ olsun, bir taraftan ‘şehit’ olsun. Hep mücadele uzasın diye planlamalar yapılmıştı. Mağduriyetler, kayıplar iş uzadıkça artıyordu, sonra da bu siyasi malzemeye müsait alan oluşturuyorlardı.

Ben profesyonel bir savaşçıyım. Bunun eğitimini aldım. Orada savaş taktikleri uygulanmadı. Orada operasyon nasıl uzatılabilecekse ona matuf işler yapıldı.

Sokağa çıkma yasağı diye olağanüstü bir hak ihlali varsa operasyonun çok hızlı yapılıp bitmesi lazım. Bizim aldığımız eğitim buydu. Ama hep bir ucu açık bırakılıyordu kuşatmanın.

Allah şahit bunu gününde de söylüyordum. Bu şekilde asla şehit vermeden, karşıdan da yine cana ve mala en az zarar verecek şekilde hızlı yapılmalıydı herşey.”

Derik Kaymakamı Muhammet Safitürk makam odasında el yapımı patlayıcıyla şehit olmuştu.

“MUHAMMET SAFİTÜRK’ÜN ÖLÜMÜ ARAŞTIRILMALI”

Ahmet Gün, bu noktada sözü Derik operasyonuna getiriyor ve Kaymakam’ın öldürülüşünü şüpheli bulduğunu söylüyor:

“Hızlı operasyon sadece Derik’te yapıldı. En az can ve mal kaybı hedefli. Derik’teki operasyonda Kaymakam’ın çok büyük ağırlığı vardı. O da rahmetli Muhammet Safitürk. Onun öldürülüşünün de üzerinde çok durulması lazım.

Karanlık bir olay bence. Allah şahit o günlerde şunu dedik. ‘Operasyon dediğin bu kardeşim’ Olayı genişletmeden üstünlüğü elinde tutarak hızla sonuca götürüldü ve hiç şehit verilmedi. Karşı taraftan da az kayıp oldu.”

Silopi’de çatışmalarda çok sayıda hayvan da telef olmuştu.

“EZİDİLER BİZİ MÜLTECİ SANDI”

Ahmet Gün, operasyonları uzatma stratejisinin 7 Haziran seçimleri sonrasındaki siyasi hesaplarla ilgili olabileceğini söylüyor, Gün’e göre güvenlik güçlerinin zaman zaman lojistiksiz bırakılması da çatışmanın uzatılma çabasının bir parçası:

“Belki 7 Haziran sonrasında malzemeler oluşturmak için böyle uzatıldı, beni aşan hadiseler. O dönem Cumhurbaşkanı’nın ‘havyar isterlerse havyar gönderin’ dediği zamanlar, Nusaybin’de biz ekmeğin arasına sadece gofret buluyorduk yemeye. Allah şahit. Enteresan bir açmazın içindeydik. İş anlamsızca uzatılıyor, lojistik destek yok.

Orada Ezidi kampı vardı aramızda sadece tel örgü vardı. Tamamen Özel Harekatçılarız, Arapça bilen arkadaşlardan birine Ezidi demiş ki ‘siz hangi ülkeden geliyorsunuz’.

Bizi mülteci zannetmiş. Üstümüz başımız perişan, saç sakal birbirine girmiş. Operasyonlar hiçbir askeri ne polisi ne hukuk anlamında açıklanabilir ve altyapısı olan operasyonlar değildi. Tamamen siyasi operasyonlardı.”

YARIN:
Çözüm Süreci’nde devlet Kürtleri nasıl fişledi? 

Hendek operasyonlarından sonra Kürt ev sahibiyle neler konuştu? 

Özel Harekâtçılar kendi içlerinde muhasebe yapıyorlar mıydı?

Derik’te mayına bastığı an ve sonrasında neler oldu?

Yaralı halde tutuklanıp cezaevine gönderilişi ve bir mülteci olarak geçmişine bakışı…

YAZI DİZİSİNİN İLK BÖLÜMÜ İÇİN TIKLAYIN

YAZI DİZİSİNİN ÜÇÜNCÜ BÖLÜMÜ İÇİN TIKLAYIN

BOLD ÖZEL

“Yedi aydır çocuklarımıza ne dokunabildik ne öpebildik”

Tutuklu matematik öğretmeni Kevser Sinan, koronavirüs salgını nedeniyle aylardır çocuklarına sarılamamanın acısını yazdı. Anne-babadan sonra dayıları da tutuklanan oğlunun ve kızının yıkıldığını vurguladı.

SEVİNÇ ÖZARSLAN | BOLD ÖZEL

Çocuklarını okula almaya gittiğinde gözaltına alınan Kevser Sinan, 7 aydır oğlunu ve kızının görememenin çaresizliğini erkek kardeşi Ramazan Akaslan’a yazdığı mektupta anlattı. 17 Ekim 2019’da tutuklanıp Ankara Sincan Cezaevine gönderilen Kevser Sinan’ın 15 yaşında lise birinci sınıfa giden Ali İhsan adında bir oğlu ve 10 yaşında Seher adında bir kızı var. Örgüt yöneticisi olduğu iddiasıyla tutuklanan eşi Nuri Sinan da 3 yıldır Sivas Cezaevinde.

“OĞLUM 10 KİLO ZAYIFLAMIŞ”

Türkiye’de Mart 2020’de başlayan koronavirüs salgını nedeniyle tüm cezaevlerinde açık ve kapalı görüşler yasaklandı. Cam arkasından yapılan kapalı görüşler ise hazirandan itibaren ayda bir kez olmak üzere yeniden başlatıldı.

Mektubunda, ailece yaşadıkları zorlukların en çok çocuklarını etkilediğini söyleyen Kevser Sinan “7 aydır çocuklarımıza ne dokunabildik ne sarılıp öpebildik. En çok da canımızı bu durum acıtıyor. 6 ay sonra Ali İhsan geldi görüşe, yavrum 10 kilo zayıflamış, çok üzüldüm.” dedi.

Eşi Nuri Sinan’ın tutuklanmasından sonra çocuklarını çok zor toparladığını belirten Kevser Sinan, kendisi ve abisi Yasin Akaslan tutuklanınca çocuklarının tamamen yıkıldığını vurguladı ve “Abimin alındığı günün ertesinde görüşe gelmişlerdi. Öyle çok ağladılar ki… Dayım bizim her şeyimizdi diye.” ifadelerini kullandı.

“ÇOCUKLAR AĞLADI, BEN TESELLİ ETTİM”

Kevser Sinan şöyle devam etti:

“Burada en çok mutlu eden şey hatırlanmak ve geride kalan çocuklarımızın yüzünün gülmesi. Çocukların en ufak bir sıkıntısı bizi burada alt üst ediyor. Annelik duygusu farklı işte. Dün kapalı görüş vardı mesela. Çocuklar ağladı, ben teselliye çalıştım. Sonra koğuşa dönünde epey zor oldu. Maalesef burada üzüntüyle baş etmek zor. Tansiyon ilacına başladım.”

Kevser Sinan mektubunda kaldığı koğuşa dair de bilgiler verdi. 17 kadının bulunduğu koğuşta 3,5 yaşında bir çocuk bulunduğunu vurguladı.

Hem anneleri hem babaları tutuklu bulunan Ali İhsan ve Seher’in birlikte yaptıkları aile fotoğrafı. Babaları Nuri Sinan 16,5 yıl hapis cezasına çaptırıldı. Anneleri Kevser Sinan’ın bir sonraki mahkemesi 17 Aralık 2020’de görülecek. 

Kevser Sinan çocuklarına duyduğu özlemi 4 sayfalık mektubunun 1. sayfasında anlatıyor.

Üç tutuklu anne üç mahkeme

Cezaevinde bir kanserli daha: Yasin Akaslan 9 aydır hapiste

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

15 Temmuz’un ayırdığı öğretmen çift: Biri mezarda biri gurbette

15 Temmuz’un simge isimlerinden öğretmen Gökhan Açıkkollu’nun eşi ve aynı zamanda öğretmen olan Tülay Açıkkollu, 24 Kasım Öğretmenler Günü’nü eşinden ve işinden ayrı geçirdi. Tülay öğretmen, “Öğretmenler günü büyük bir acı gibi içime oturuyor” diyor.

BOLD ÖZEL – 15 Temmuz yaklaşık 60 bin öğretmeni işinden etti. Onlardan biri de Tülay Açıkkollu’ydu. Ancak Tülay öğretmenin acısı işini kaybetmekten çok daha büyük oldu. Çünkü 23 Temmuz’da gözaltına alınan öğretmen eşi Gökhan Açıkkollu, 13 gün boyunca gördüğü ağır işkenceler sonrası 5 Ağustos’ta hayata veda etti.

“EŞİMİN DOSYASINA BAKAN SAVCI BENİ DE GÖZALTINA ALDIRDI”

Gökhan öğretmene vefatından 1.5 yıl sonra görevine dönme izni çıktı. Bu trajik kararı kamuoyuna açıkladığı için 24 Şubat 2017’de gözaltına alındığını açıklayan Tülay öğretmen “O haberlerden sonra masum birinin kendini devlet tarafından, kendini devlet adamı olarak sayan birileri tarafından öldürülmesi gündeme gelince çok tepki topladı. Sonrasında eşimin dosyasına bakan savcı bu sefer beni gözaltına aldırdı” dedi.

ACISI 24 KASIM’DA KATLANDI

Cezaevine girme ihtimali doğunca, babalarını kaybeden 2 çocuğunu bir de annesiz bırakmak istemeyen Tülay öğretmen yurt dışına çıkma kararı aldı. Şimdilerde gurbetin yanı sıra vefat eden eşini de bırakıp yurt dışına çıkmanın acısını yaşıyor. Ancak 24 Kasım Öğretmenler Günü’nde acısı daha da bir çoğalıyor.

Bold Medya’ya konuşan Tülay öğretmen “Eğer Türkiye’de olsaydım kesinlikle eşimin mezarına giderdim. Sadece 24 Kasım’da değil, herhalde her gün ziyaret ederdim mezarını. Şu an sanki garip kalmış gibi orada. Tanıdık tanımadık insanlar gidiyor ziyaret etmeye ama biz uzakta kaldık. Ancak dualarımızı okuduğumuz Kur’an’ları hediye edebiliyoruz” ifadelerini kullandı.

ÖĞRENCİLERİN CIVILTILARI BENİ ÇOK AĞLATTI

Aradan yıllar geçmesine rağmen mesleğini ve öğrencilerini unutamadığını ağlayarak anlatan Tülay Açıkkollu, “Okulun yanından geçmek istemiyordum ama işlerim için mecburen geçiyordum. Çocuk sesleri cıvıltıları o caddeden geçerken beni çok ağlatmıştır. Okulun önünden geçerken karşılaşıyordum öğrencilerimle. O zil sesi eskiden çok heyecanlandırırken beni, ‘okula gideyim, dersimi anlatayım, çocuklarla birlikte olayım’ heyecanı yaşatırken şimdi büyük bir acı gibi oturuyor insanın içine” dedi.

VATANINA KÜSMEDİ

Tülay öğretmen ülkesinde maruz bırakıldığı muameleye kırgın olduğunu “24 kasımda içimde bir sızı hissediyorum. Mesleğimizden 1 günde ihraç edildik. Yıllarca takdirnameler almış öğretmenler olarak, öğrencileriyle özdeşleşmiş öğretmenler olarak, öğrencileri kendi evladı olarak gören öğretmenler olarak bir gecede darbeci, terörist ilan edildik. Bir gecede mesleğimizden uzaklaştırıldık” ifadeleriyle anlattı. Bu kırgınlığına rağmen öğretmenlik ideallerinden vazgeçmeyen Tülay Açıkkollu, şöyle devam etti:

“Çocuklarımıza daha güzel bir gelecek bırakabilmek için belki, onların da önceliklerini daha iyi belirleyebilmeleri için onlara çok daha iyi anlatabilmemiz lazım bu dönem yaşanmış olanları. Yine vatanımıza toprağımıza küstürmeden vatan millet düşmanı yapmadan bu çerçeveyi onlara güzel çizmek gerekiyor. Bu günün vazifesi bu diye düşünüyorum.”

ÖĞRENCİLERİNİN MEKTUPLARINI HALA SAKLIYOR

Tülay öğretmen her ne kadar üzgün ve kırgın olsa da geçmiş 24 Kasım’ları unutamadığını anlattı. “Öğrencilerin getirdiği bir çiçek kendi yaptıkları bir resim, yazdıkları bir mektup çok mutlu ediyordu bizi. Zaten maddi bir beklentimiz de olamazdı öğrencilerimizden. Ben öğrencilerimin bana yazdığı sevgi dolu mektupları hala saklıyorum” diye konuştu. Tülay Açıkkollu, eşi Gökhan Açıkkollu’ya öğrencilerinin verdiği hediyeleri hala saklamaya çalıştığını belirtti.

Gökhan öğretmenin tercihi ise çiçekti. Tülay öğretmen, eşinin Öğretmenler Günü ve Anneler Gününde kendine çiçek hediye ettiğini söyledi.

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Anne ve babayı cezaevine gönderip üç çocuğu ortada bıraktılar

Özlem ve Mehmet Demirtaş çifti, Edirne’de tutuklanıp ayrı cezaevlerine gönderildi. 9, 5 ve 2 yaşında üç çocukları ise halaya teslim edildi.  

SEVİNÇ ÖZARSLAN | BOLD ÖZEL

15 Temmuz’dan bu yana birçok öğretmen darbe bahanesiyle tutuklanıp hapse gönderildi. Ancak tutuklamaların ardı arkası kesilmiyor.

Mobilya ve dekorasyon işleri öğretmeni Mehmet Demirtaş ve yurt idareciliği yapan eşi Özlem Demirtaş 27 Ekim’de Edirne’de gözaltına alınıp tutuklandı. Burak (9), Elif (5) ve Tarık (2) adında 3 çocukları bulunan Demirtaş çifti ayrı ayrı cezaevlerine gönderildi. Çocuklar ise halalarına teslim edildi.

Bir aydır annesiz-babasız kalan 3 çocuğun perişan olduğunu söyleyen hala, “Tarık geceleri uyanıp anne diye ağlıyor, uyuyamıyor. En son annesiyle 10 dakikalık telefon görüşmesinde 1-2 dakika konuşabildi. Ağlayarak anne gel diye kendini yerlere attı. Özlem Demirtaş’ın tutuksuz yargılanamaz mı? Üç çocuk annesi neden tutuklanıyor” dedi.

“NE YAPACAĞIMIZI ŞAŞIRDIK”

Tarık’ı görüşe götüremediklerini, Elif’in de görevlilerden korktuğu için görüşe gitmek istemediğini söyleyen hala şöyle devam etti: “Elif çok etkilenmiş, polisleri görünce korkuyor, bizi mi alacaklar diyor. Hakim beye durum açıklandı ama hiçbiri kabul edilmedi. Yeter ki bu çocuklar duruma düşmesin diye çok uğraştık. Beş yaşındaki çocuk polisleri görmek istemediğini söylüyor. Annesi babası arayınca ağlıyorlar. Ne yapacağımızı şaşırdık.”

Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklanan Demirtaş çifti, en son Isparta’da kapatılan özel bir yurtta ve dernekte idarecilik yapıyorlardı. Dosyaları hakkında gizlilik kararı bulunan Demirtaş çiftinin neden gözaltına alındığı henüz bilinmiyor. 35 yaşındaki Özlem Demirtaş Edirne Kadın Kapalı Cezaevinde, 37 yaşındaki Mehmet Demirtaş ise Edirne F Tipi Cezaevinde kalıyor.

Burak, Elif ve Tarık anne-babaları tutuklandığında adliye bahçesinde akrabalarıyla böyle kaldı.

Okumaya devam et

Popular