Bizimle iletişime geçiniz

Gündem

Türkiye’de kurdun dişine kan ilk defa değmedi

ANALİZ- Türkiye Cumhuriyeti tarihi farklı toplumsal kesimlere ağır yıkımlar yaşatıldığı bir tarih aynı zamanda. Bu olayları kısaca hatırlamak bugünü anlamak için de önemli.

Yozlaşan iktidar erki ne zaman kontrolünü kaybedecek olsa şiddete başvurur. Toplumda nefret uyandırmasını sağlayabilecek grupları ya da kendisine alternatif olabilecek oluşumları öncelikle hedefine alır. Gücünü sağlamlaştırmak için kan dökmekten çekinmez.

Bu fotoğraf çok konuşuldu. Bir özel harekât polisi kim bilir kaç gündür kapalı olan bir dükkanın kepengine “Kurdun dişine kan değdi, korkun!” yazıyor. 7 Haziran 2015 Milletvekilliği Seçimi’nin akabinde hendek operasyonları sırasında çekildi.

Irkçı ve aşırı milliyetçi hesaplarca sosyal medyada çokça paylaşıldı. Oysa yakın tarihe şöyle böyle aşina olanlar bile kurdun dişine kan değeli çok olduğunu bilirler. İşte kurdun ve dişindeki kanın tarihi…

1915 ERMENİ TEHCİRİ

1915 yılı nisan ayında Van’ın Ermeni ahalisi ayaklanınca, 24 Nisan’da İstanbul’da Ermeni aydınları tutuklandı ve Ankara’ya doğru yola çıkarıldı. Sayıları 700 dolayındaki sürgünden bir daha haber alınamadı. İttihat Terakki’nin Türkiye’nin başına bir asırdır bela olan utanç planı yürürlüğe girmişti. Yürütücüsü Dahiliye Nazırı Talat Paşa’ydı.

Tehcir (sürgün) için resmi karar 27 Mayıs 1915’te alındı. Hükümet korumakla yükümlü olduğu, yasadışı hiçbir eyleme bulaşmamış tebasının bir bölümünü, sivil halkı, çoluk çocuk, malsız mülksüz, yüzlerce kilometre öteye Irak çöllerine Deyr-üz Zor’a sürme kararı almıştı.

Tehcir’den bir süre önce ise hiçbir karara bağlı olmaksızın “Turan” söylemleriyle Teşkilat-ı Mahsusa kurulmuştu. Kontgerillanın atası olan Teşkilat-ı Mahsusa için hapishanelerden serbest bırakılan hükümlülerden oluşturulan birlikler, tehcir konvoylarına saldırtıldı.

Öldürme ve yağmalama olayları çöle kadar sürdü. Çöllere varabilenleri ise açlık, susuzluk ve hastalık sonucu ölüm bekliyordu.

Tehcir sonucu kaç kişinin öldüğü hâlâ öğrenilemedi. Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi tarihçileri 300 bin sayısını verirken, bu sayıyı 1 milyona kadar çıkaran yabancı kaynaklar vardır. Ermeni Meselesi halen uluslararası arenada Türkiye’nin en önemli handikabıdır.

DERSİM KATLİAMI

Türkiye Cumhuriyeti devletinin 4 Mayıs 1937 yılında Bakanlar Kurulu kararıyla başlattığı Dersim Tertelesi’nde on binlerce insan öldürüldü, on binlercesi yurtlarından, tarihinden, kültüründen, inancından koparılarak Türk ve Müslüman toplumun içinde “zorunlu iskan”a tabi tutuldu.

Kızılbaş/Alevi, Kürt, Kırmanç/Zaza, Ermeni kız çocukları ise Türk, Müslüman, sünni yapılmak üzere köklerinden koparılarak kimsesizliğe mahkum edildi.

Seyyit Rıza ve arkadaşları 15 Kasım 1937 günü Elazığ Buğday Meydanı’nda idam edildiler.
Dersim Katliamı’nı anlamak için Cumhuriyet Devleti’nin kuruluş felsefesi olan ırka dayalı ulus devlet anlayışının “siyaset belgesi” niteliğindeki “Şark Islahat Planı”na (1925) bakmak gerek.

Planın özü ve özetini dönemin Başbakanı İsmet İnönü şöyle anlatmıştır: “Vazifemiz, Türk vatanı içinde bulunanları mutlaka Türk yapmaktır. Türklüğe ve Türkçülüğe muhalefet edecek unsurları kesip atacağız. Vatana hizmet edeceklerde arayacağımız nitelikler her şeyden evvel o adamın Türk ve Türkçü olmasıdır.

33 KURŞUN OLAYI

Muğlalı Olayı diğer adıyla 33 Kurşun Katliamı, 1943 yılının 28 Temmuz’unda Van’ın Özalp ilçesinde, 33 kişinin hayvan kaçakçılığı iddiasıyla 3. Ordu Komutanı Orgeneral Mustafa Muğlalı’nın emriyle yargısız olarak kurşuna dizilmesi ve 32 kişinin öldürülmesi, birinin kaçmasıyla sonuçlanan olaydır. 33 kurşun sıkılmış 32 can yitip gitmiştir.

Hayvan kaçakçılığı iddiasıyla evlerinden bir gece yarısı toplatılıp karakola götürülmüş ve sonrasında ise Seyfo Deresi diye adlandırılan İran sınırda yargısız, sualsiz kurşuna dizilmişlerdir. II. Dünya Savaşı sırasında özellikle İran sınırında kaçakçılık artmıştı. Bölgedeki aşiretlerle güvenlik kuvvetleri arasındaki çatışmalara yol açan olaylardan biri de Van’ın Özalp ilçesinde yaşanmıştır.

Bir bölümü İran topraklarında yaşayan Milan aşiretinin 1943’ün temmuz ayında büyük bir hayvan sürüsünün kaçırdığı yolundaki ihbarlar üzerine gönderilen jandarma birlikleri kaçakçıları İran’a kaçtıkları için yakalayamadılar. Bunun sonrasında Özalp’ta yaşayan 40 akraba gözaltına alındı.

Mahkemenin 5 kişiyi tutuklayarak geri kalanları serbest bırakmasına karşın, Özalp’a gelen Mustafa Muğlalı’nın emriyle 33 kişiyi sorgulanmak üzere iki asteğmenin komutasındaki bir askeri birliğe teslim edildi.

“Kaçakçı” diyerek adlandırılan 33 kişi Muğlalı’nın emriyle İran sınırında bulunan Sefo Deresi kırsalına götürülerek kurşuna dizidir. Olayın yaşandığı yerdeki kışlaya ilerleyen yıllarda Muğlalı’nın ismi verildi.

SİVAS KAMPI

27 Mayıs 1960 Darbesi’nde başbakan ve üç bakan idam edildi. Yassıada’da büyük dramlar yaşandı. Darbenin çok az bilinen bir başka acılı hikâyesi daha var. 27 Mayıs askeri darbesinden dört gün sonra Doğu ve Güneydoğu Anadolu’dan toplanan 485 kişi Sivas Kabakyazı’da 5’inci Er Eğitim Tugayı’nda askeri garnizon içindeki kampta dokuz ay boyunca rehin tutuldu.

“Rehin” diyoruz çünkü orada tutulmalarını geçerli kılacak hiçbir mahkeme kararı yoktu. Dokuz ay süren bu esirlik sırasında Sivas’a getirilenlerin yaşları 14 ile 70 arasında değişiyordu.

485 kişinin gözaltına alındığı operasyon muhtemel bir Kürt muhalefetini baştan sindirmeyi amaçlıyordu. MBK, Irak ve İran’da yükselen Kürt Ulusal Hareketi’nin Türkiye’deki etkilerini kırmak istiyordu.

Çünkü aynı dönemde özellikle Irak’ta Molla Mustafa Barzani önderliğinde yürütülen ulusal mücadele Türkiye’yi de etkilemekte, sınır bölgelerinde Hakkâri, Van, Siirt, Mardin, Diyarbakır gibi yerlerde Barzani’ye fiili destek verilmekteydi. MBK’nın bir yetkilisi o dönem yaptığı açıklamada “Türkiye’nin bütünüyle yalnız Türklerin vatanı olduğu, başka gayeler taşıyan birkaç kişiye benimsetilecektir.” diyordu.

Sivas Kampı’nın zorunlu misafirleri arasında Kürtler kadar Nurcular da yerini aldı. Said Nursi’nin erkenden vefat etmemesi halinde onun da Sivas’ta zorunlu misafirliğe zorlanacağını belirtiliyordu.

Sivas Kampı’na gönderilen Nur cemaati gönüllüleri arasında Diyarbakır’dan Mehmet Kayalar, Erzurum’dan Mehmet Kırkıncı, Mehmet Serçil, Kamil Sirkeci, Yavuz Telli, Hilmi Ardos, Kahramanmaraş’tan Mustafa Ramazanoğlu, Malatya’dan Tarık Aktekin, gibi birçok insan vardı.

Sivas Kampı’nda ömür boyu taşıyacağı fiziksel ve ruhsal problemlere yakalananlar, ölenler oldu. Kampta esir tutulan Kürt aşiret önderlerinden birçoğu birkaç yıl boyunca Ege illerinde zorunlu ikamete tabi tutuldu.

DİYARBAKIR CEZAEVİ’NDE İŞKENCEDEN 34 KİŞİ ÖLDÜ

Dünyanın en korkunç yerlerinden biri olarak kabul edilen yeryüzü cehennemi. 1981-1989 yılları arasındaki işkencelerde çoğu Kürt 34 kişi öldü, yüzlerce kişi sakat kaldı. Bu kişilerden 25’i aldığı ağır darbeler sonucu, 5’i açlık direnişi sonucu yaşamını yitirdi. Tutuklulardan 5’inin kendini asarak, 4’ünün kendini yakarak intihar ettiği cezaevindeki işkenceci görevlilerden hiçbiri ceza almadı.

Diyarbakır Cezaevi işkenceleri ile özdeşleşen Yüzbaşı Esat Oktay Yıldıran halen faşist çevrelerce kahraman kabul ediliyor.

Cezaevindeki vahşet Kürt meselesinde travmatik bir savrulmaya neden oldu. Diyarbakır Cezaevi’ndeki insanlar uğradıkları işkenceler sonucu militan haline getirildiler. Bunların yüzde 80’den fazlası dağa çıktı.

İnsanın oradaki vahşeti gördükten sonra normal yaşama dönmesi çok zordu. PKK’nın patlama yaptığı tarih olarak dile getirilen 1984, Diyarbakır Cezaevi’nden ana tahliyelerin olduğu tarihtir.

DERİN ARAŞTIRMA LABORATUARI (DAL)

12 Eyül’den sonra Ankara Emniyet Müdürlüğü bünyesinde kuruldu. Kuruluşunda ve personelinin eğitilmesinde Ankara’da bulunan ABD’lilerin etkili olduğu söyleniyor.

Bilhassa DEV-GENÇ davasından tutuklanan isimler için Diyarbakır Cezaevi’ni aratmayan bir işkence merkezi oldu. İşkence sonucu hayatını kaybeden tutuklular oldu. DAL hiçbir zaman tam olarak soruşturulmadı.

DAL personeli bazı polisler ilerleyen yıllarda valilik, emniyet müdürlüğü gibi görevlere getirildiler.

1993 LİCE

Diyarbakır’ın Lice ilçesinde 22 Ekim 1993’te yaşanan olaylarda 16 kişi öldürüldü. 400 ev ile 242 dükkân yakıldı; yıkım ve tahribat nedeniyle 13 bin olan Lice nüfusu 2 bin 500’lere kadar düştü.

Operasyona (!) gerekçe olarak Tuğgeneral Bahtiyar Aydın’ın Lice merkezinde PKK saldırısıyla öldürülmesi gösterdi. Ancak, PKK’nın o gün Lice’ye saldırdığı hiçbir zaman tam olarak kanıtlanamadı.

21 yıl sonra zamanaşımının bitmesine kısa bir süre kala sorumluluğu olduğu iddia olunan yetkililere dava açıldıysa da bütün sanıklar beraat ettirildi.

ROBOSKİ KATLİAMI

28 Aralık 2011 günü saat 21:39 ila 22:24 arasında Türkiye ordusu Irak sınırında kaçakçılık yapan bir grubun üzerine dört adet bomba bıraktı. Gruptaki 38 erkek ve çocuk 50 katırla halkın tabiriyle kaçağa çıkmıştı. Katırlar petrol ve sigara taşıyordu. Sadece dört kişi hayatta kalabildi.

Ölenlerden 19’u henüz reşit bile değildi. Bütün soruşturmalar kapatıldı. Önce sivil mahkeme katliamı araştıracaktı ama sonra dava askeri mahkemeye transfer edildi. Ölenlerin yakınları bu duruma itiraz etti ve doğru düzgün bir soruşturma talebiyle imza kampanyası başlattılar.

Zira askeri mahkemenin, askeri adımları özenli ve dürüst bir biçimde araştıracağına güvenmiyorlardı. Protestolar işe yaramadı. Ocak 2014’te, askeri savcı ordunun suçu olmadığına ve yargılanmayacağına hükmetti.

HENDEK OPERASYONLARI

7 Haziran seçimlerinin sonuçlarından menün olmayan Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) milliyetçi rüzgârlar estirerek başlattığı operasyonlarda sivil mahallerde tank gibi ağır silahlar kullanıldı.

Açılmasına bile bile göz yumulan hendekler bahane edilerek yapılan operasyonlarda 800’e yakın güvenlik görevlisi yaşamını yitirdi. Ağır insan hakları ihlallerinin yaşandığı saldırılarda ölen sivillerin sayısının 2 bini bulduğu ifade ediliyor.

Sivillere ait cesetler günlerce sokakta kaldı, çocuk naaşları dondurucularda saklandı. Uzun sokağa çıkma yasakları günlük hayatı yaşanamaz hale getirildi.

15 Temmuz 2016 sonrası gözaltına alınan öğretmen Gökhan Açıkkolu İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nde işkence sonucu hayatını kaybetmişti.

15 TEMMUZ 2016 BAHANESİ İLE İŞKENCE VE KÖTÜ MUAMELE YAYGINLAŞTIRILDI 

15 Temmuz 2016 darbe girişimi bahane edilerek yüzbinlerce insanın yaşamında geri dönülemez yaralar açıldı. 150 bine yakın kamu çalışanı; sendika üyesi olmak, bankaya para yatırmak, Digitürk üyeliğini iptal etmek, çocuğunu Hizmet Hareketi ile ilişkili okullara gitmek gibi gerekçelerle soruşturma olmaksızın KHK ile görevden uzaklaştırıldı.

400 bin kişi hakkında soruşturma yürütüldü. 200 bine yakın insan tutuklandı. 700’ü aşkın bebek anneleriyle birlikte cezaevine girdi, polisler doğumhane kapılarında gözaltı yaptı. Cezaevleri işkence evlerine döndü.

Yaklaşık 50 kişi cezaevlerinde şaibeli bir şekilde hayatını kaybetti, intihar edenler oldu. Siyah Transporter’larla kaçırılan insanlar Milli İstihbarat Teşkilatı’nın (MİT) aylar süren işkenceli sorgularına maruz kaldı.

Bunlardan bazıları ortadan kayboldu.

Bir Özel Harekât polisinin “hendek operasyonları” anıları-2

Gündem

“20’li yaşlar challenge” uyarısı: Genetik verileriniz tehlikede!

“20’li yaşlar challenge” akımıyla sosyal medyada herkes arşivindeki fotoğrafları paylaşırken Ulaştırma Bakan Yardımcısı Sayan’dan ‘genetik veri’ uyarısı geldi. Sayan, “Bu gibi hassas verilerin hangi sunucularda nasıl tutulduğu, yeterli güvenliğe sahip olup olmadığı tam bir kara kutu” dedi.

BOLD – Ulaştırma ve Altyapı Bakan Yardımcısı Ömer Fatih Sayan sosyal medya hesabından son günlerde popüler olan “20’li yaşlar challenge” akımıyla kişisel veriler ve yüz ifadelerinin kopyalandığını öne sürdü. Twitter hesabından paylaşımda bulunan Sayan, “Son günlerde popüler olan “20’li yaşlar challenge” ve benzeri akımlara karşı vatandaşlarımıza birkaç uyarıda bulunmak istiyorum” dedi ve şunları kaydetti:

  • Kişisel verileri ve yüz ifadelerini kopyalan bu gibi akımlar, görsel veri işleme alanına zemin hazırlıyor.
  • Mümkün olduğunca dikkatli olmalıyız.
  • Yapay zeka teknolojilerinin çözmeye çalıştığı sorunlardan biri de yaşlanmanın oluşturduğu yüzdeki değişikliklere karşı algoritmalara direnç kazandırmak.
  • Kişinin şimdiki haliyle eski halinin değişiminden, yapay zeka algoritmalarını besleyecek istatistiki veriler oluşturuluyor.
  • Aynı zamanda farklı uygulamalar ve cihazlardan paylaştığımız parmak izi ve yüz taraması gibi verilerimiz, genetik verilerimizi barındırıyor.
  • Bu gibi hassas verilerin hangi sunucularda nasıl tutulduğu, yeterli güvenliğe sahip olup olmadığı tam bir kara kutu.
  • Kişisel verilerimiz; bizi belirli veya belirlenebilir hale getiren, bizi tanımlayan ve bize ait olan bilgilerimiz.
  • Bu sebeple kişisel verilerimizi korurken, özellikle de sosyal medyada paylaşırken daha hassas davranmalıyız.

Okumaya devam et

Gündem

Cezaevinde korona isyanı: Siz yaşatmak nedir bilmez misiniz?

Tutsak Emniyet Müdürü Ali Fuat Yılmazer’in kızı Fatma Saadet Yılmazer’in tutuklu olduğu Bakırköy Kadın Cezaevindeki koğuşunun tamamının koronavirüse yakalandığı belirtildi. Koğuştakilerin yüksek ateşle hasta olmasına rağmen revire dahi çıkarılmadığını söyleyen Avukat Sümeyra Bulduk, “İnsanlar canlarıyla uğraşıyorlar. Siz korumak yaşatmak nedir bilmez misiniz” diye sordu.

BOLD – Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevinde B4 koğuşunun tamamının koronavirüse yakalanmasına rağmen yüksek ateşle yatan tutuklu ve hükümlülere Kovid 19 testi yapılmadığı, revire dahi çıkarılmadığı kaydedildi.

Avukat Sümeyra Bulduk, müvekkili Fatma Saadet Yılmazer’in de tutuklu bulunduğu B4 koğuşunun tamamının koronavirüse yakalandığını ancak koğuştakilere Kovid 19 testi yapılmadığını, revire dahi çıkarılmadıklarını kaydetti. Adalet Bakanlığına tepki gösteren Bulduk, sosyal medya hesabından şunları yazdı: “Bakırköy Cezaevinde müvekkilim Fatma Saadet Yılmazer’in de tutuklu bulunduğu B4 koğuşunun tamamının korona olduğu, yataktan dahi kalkamadıkları, yüksek ateşleri olmasına rağmen test yapılmadığı ve revire dahi çıkarılmadığı söyleniyor. Siz korumak, yaşatmak nedir bilmez misiniz? Suçsuz yere özgürlüğünden mahrum ettiğiniz her insanın sağlığını korumakla yükümlüsünüz. İnsanlar canlarıyla uğraşıyorlar, aileleri ise perişan! Reviriniz ve revir doktorlarınız süs diye durmuyor orada!”

Diyanet lüks tekneden halka sabır ve şükür mesajı yolluyor

Okumaya devam et

Gündem

Lebalep kongreler Türkiye mutasyonunu tetikler mi?

Yeni tip Kovid-19 mutasyonları gündemdeki yerini koruyor. Son olarak ortaya çıkan ve Türkiye’de de görülen Hindistan mutasyonuna aşıların yeterli gelip gelmeyeceği tartışılırken uzmanlardan önümüzdeki dönemde Türkiye mutasyonun da görülmesinin olası olduğu iddiası geldi. Bu iddia akıllara AKP’nin yaptığı lebalep kongreleri akıllara getirdi.

BOLD – Kovid-19’un Hindistan mutasyonunun Türkiye’de de görülmesinin ardından, mutasyonların etkisi ve aşıların yeterli olup olmayacağı tartışmaları gündemdeki yerini koruyor. Önümüzdeki günlerde Türkiye mutasyonunun da görülebileceğini söyleyen Prof. Dr. Arzu Sayıner, “Salgına karşı mücadelede en önemli silahımız aşı” dedi. Saygıner, vakaların yüzde 10’unun varyant türünün saptanamadığına dikkat çekti:

HER ÇOĞALAN VİRÜS YENİ MUTASYON DEMEK

BirGün’den Berkay Sağol’a konuşan Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi, Tıbbi Mikrobiyoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Arzu Sayıner, yeni mutasyonların da ortaya çıkabileceğini, salgına karşı mücadelede en önemli silahın aşı olduğunu vurguluyor. Önümüzdeki dönemde Kovid-19’un Türkiye mutasyonunun da görülebileceğini belirten Sayıner, “Her ülkenin kendi dinamikleri farklı. Ülkelerin uyguladığı aşılara, tedavi yöntemlerine ve kullandığı ilaçlara bağlı olarak yeni varyantlar ortaya çıkabilir. O yüzden önümüzdeki dönemde Türkiye mutasyonu görülmesi olası. Virüs çoğaldıkça farklı şekilde mutasyona uğruyor. Her çoğalan virüs yeni mutasyonlar demektir ve yeni sonuçlar ortaya çıkabilir. Virüsün çoğalması engellenirse mutasyonlar durdurulur” dedi.

SAPTANAMAYAN VARYANT VAR

Türkiye’de görülen vakaların yaklaşık yüzde 90 oranında İngiltere varyantı olduğuna dikkat çeken Sayıner, vakaların yüzde 10’unda ise varyantın türünü saptayamadıklarını belirtti. Saygıner, “Türkiye’de yapılan testlerin çoğunluğu virüs var mı yok mu onu saptıyor, bir de İngiltere varyantı mı değil mi onu açıklıyor. Testi pozitif çıkan kişilerin İngiltere varyantı olduğunu saptayamazsak ne olduğunu bilmiyoruz. Bu varyantların anlaşılması için buna ileri düzeyde test yapılması gerekiyor. Hangi oranda başka varyantların olduğunu Sağlık Bakanlığı biliyor. Türkiye’de İngiltere, Brezilya, Güney Afrika bir de Hindistan varyantı var. Dünya genelinde ise şu anda bildirilen yaklaşık 20 civarı varyant var” dedi.

MUTASYONLARIN ETKİLERİ ENDİŞELENDİRİYOR

Varyantlarla ilgili çeşitli endişelerin olduğunu vurgulayan Sayıner, “Varyantlarla ilgili asıl sorduğumuz sorular şunlar: Yayılım hızını nasıl etkileyecek? Daha ağır hasta yapacak mı? Aşıdan kaçacak mı? Bunlar aslında korkularımız. İngiltere varyantı en hızlı yayılan. Türkiye’ye girdi ve 2 ay içinde yüzde 90’lara kadar çıktı. Brezilya ve Güney Afrika varyantlarının ise antikorlardan etkilenme oranı daha az” dedi. Aşı olan kişilerin ağır geçirmese bile tekrar bu varyantlara yakalanabileceğini söyleyen Sayıner, “Hindistan varyantını ise şu anda tam olarak bilmiyoruz; ancak onun da aşıdan kaçtığına dair gözlemlerimiz var. Daha büyük sorun yaratma eğilimi olan varyantlar İngiltere kadar hızlı yayılmıyor” diye konuştu.

DİĞER AŞILAR ÇİN AŞISINDAN DAHA ETKİLİ

Virüse karşı mücadelede en önemli silahın aşı olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Sayıner, şunları kaydetti: “Oluşturduğu antikor miktarı nedeniyle mRNA aşıları olan Biontech ve Moderna aşıları güçlü. Sinovac’a göre daha fazla antikor üretiyor ve koruyor. Sputnik V ise daha farklı bir aşı, onunla ilgili açıklanan veri çok az. mRNA aşılarında virüsün çok küçük bir parçası var. Eğer virüsün o parçanın dışında kalan bir mutantı gelirse bu aşılar etkisiz kalabilir. mRNA aşılarının böyle bir riski var; ama bu aşılar şu anda varyantlara karşı koruyor. Sinovac aşısının da koruyuculuğu gayet iyi. Bütün aşılar çok kıymetli. İyiler arasında daha iyi aşılar var.”

4 aylık enflasyon TÜİK’in açıkladığı gibi 5,45 değil yüzde 16.2

Okumaya devam et

Popular

0Shares
0