Bizimle iletişime geçiniz

BOLD ÖZEL

28 Şubat’tan 15 Temmuz’a başörtülü bir hemşirenin hikâyesi…

28 Şubat’ta ikna odaları dahil her türlü baskıya maruz kalmış başörtülü bir hemşirenin gözünden 15 Temmuz kıyaslaması: “28 Şubat’ta baskı vardı, 15 Temmuz’da olan soykırım.”

CEVHERİ GÜVEN / BOLD

28 Şubat’ın sembolü haline gelen iki başörtülü figürü kamuoyu geçen hafta iki farklı olayla hatırladı.

İlk isim 28 Şubat’ta Meclis’e başörtüsüyle girdiği için krize sebep olan ve Meclis’ten protestolar eşliğinde çıkartılan Merve Kavakçı’ydı. Kızı Mariam daha 20’li yaşlarının başında “Cumhurbaşkanı danışmanı” sıfatıyla Saray’a atandı. Kavakçı’nın diğer kızı Gülham Abushanab da Erdoğan’ın danışmanı olarak Saray’da. Merve Kavakçı ise Türkiye Cumhuriyeti’nin Kualalumpur Büyükelçisi.

İkincisi ise Leyla Şahin Usta’ydı. Usta, “Türkiye’de insan hakları ihlali olduğunu dile getirme abesle iştigal. İnsan hakları ihlali deyince akla somut söylenebilecek bir-iki tane olay bile gündeme getiremiyorlar.” sözleriyle gündem oldu.

Leyla Şahin, 28 Şubat’ta Tıp Fakültesi’nde öğrenciydi ve derse başörtüsüyle alınmadığı için uygulamayı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) kadar götürüp sembolleşmiş bir isimdi. Şimdi Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) Genel Başkan Yardımcısı ve Konya Milletvekili. Meclis İnsan Hakları Komisyonu’nda ise AKP adına üye.

28 Şubat’ta ayrımcılığa tabi tutulduğu için AİHM’e giden Leyla Şahin’e göre günümüz Türkiyesi’nde insan hakları ihlaleline 2 somut örnek dahi yok.

28 ŞUBAT’I MUMLA ARAYAN BAŞÖRTÜLÜLER

28 Şubat’ın bu iki figürü aileleriyle birlikte iyi konularda ve “Türkiye’de insan hakları ihlali olmadığını” savunurken; kendileri gibi 28 Şubat mağduru olan başka başörtülüler ise 28 Şubat’ı mumla arıyor.

Zeynep Sezer, bu başörtülülerden biri (Türkiye’de yaşadığı için ismi güvenlik gerekçesiyle değiştirilmiştir). 28 Şubat’ın en güçlü biçimde kendisini hissettirdiği 1998 yılında üniversiteyi kazanmış ve hemşirelik okumaya başlamış.

Yaklaşık bir ay özgürce başörtüsüyle derslere girdikten sonra Yüksek Öğretim Kurulu’nun (YÖK) başörtüsü yasağı gelmiş. Direniş, başörtüsü eylemleri, azarlanma ile dolu üniversite yıllarının ardından okulu dereceyle bitirmiş. Geriye dönüp 28 Şubat’a bakıp 15 Temmuz’dan sonra yaşadıklarıyla karşılaştırınca “28 Şubat’ta baskıya maruz kaldım, 15 Temmuz’dan sonra yaşadığım soykırım.” diyor.

“İKNA ODALARINI GÖRDÜM”

Zeynep hemşirenin 28 Şubat’tan 15 Temmuz’a “gün yüzü görmedim” dediği hikâyesi şu an yargı kıskacındaki on binlerce başörtülünün hikâyesi aslında:

“İkna odaları denilen odaya bizzat girdim, yaşadım onu. Derslere başımızı açarak girmek zorunda kalıyorduk. Aile olarak MHP kökenli bir aileyim. Üniversitede ilk iki sene Ülkü Ocakları’na takılıyordum. Hizmet’le tanışmam sonradan oldu.” diye başlıyor söze.

Merve Kavakçı’nın Meclis’e başörtüsüyle girdiği o güne dönüyor:  “O güne kadar sadece derslerde başımızı açıyorduk. Üniversitenin geri kalanında başımızı kapatmamız serbestti. Merve Kavakçı’nın Meclis’e başörtüsüyle girdiğinin ertesi günü bizi başörtüsüyle yemekhaneye bile almamaya başladılar. O güne kadar hiçolmazsa yemekhane, sosyal etkinliklere başörtüsüyle girebiliyorduk. Bu hak da Merve Kavakçı’nın o hareketiyle elimizden alındı.”

Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı danışmanı olarak atadığı Mariam Kavakçı.

“MERVE KAVAKÇI’NIN KIZI SARAYDA, BİZ İHRAÇ”

Merve Kavakçı’nın Meclis’e yaptığı bu çıkarmadan kendisi ve diğer başörtülüler için çok zor günler başladığını anlatan Zeynep Hemşire, Kavakçı’nın 28 Şubat’ta attığı bu adımın kendi hayatındaki yansımasını somut bir örnekle anlatıyor:

“Ben başarılı bir öğrenciydim. Stajlarda başımızı açıyorduk ama her halimizden başımızı açtığımız belli oluyordu. Bir gün stajda öğle arası oldu, kantine inerken başımı bağladım ama üzerimde okul forması var. Yanıma biri gelip ismimi sordu, üzerimde hırka olduğu için yaka kartı altında kalmıştı. Yakamı açmaya çalışınca ben de elini ittim. Meğerse Tıp Fükültesi’nin dekanıymış. Kim olduğunu bilmiyordum. O söylemeyince ismini ben de söylemedim. Sonra kantine indim, peşimden gelip herkesin içinde bana bağırıp çağırdı. Bu olaydan sonra ben çok kötü oldum psikolojik olarak, Kredi Yurtlarda kalıyordum. 30 saate yakın uyuyamadım beni acile kaldırdılar.”

Kavakçı’nın şimdi Devletteki üst düzey görevini, kızlarının Saray’da olmasını ve kendi durumunu ironik biçimde yorumlayan Zeynep Hemşire’ye göre bazıları için ikinci sınıf olmak hiç değişmiyor:

“Ben o zaman da ikinci sınıftım şimdi de öyle. Hiç bir zaman gün yüzü görmedim. Üçüncü olarak bitirdim bölümümü ama mezuniyete katılamadım. Mezuniyet yıllığına verdiğim fotoğrafta başörtüsünün üstüne kep taktım diye ondan da soruşturma geçirdim. Bütün üniversite hayatımda başörtüsü yüzünden baskı gördüm. Sonra çalışma hayatımda da aynı oldu perukla çalışmak zorunda kaldım ta başörtüsü sorunu çözülene kadar.”

Zaman Gazetesi’ne el konulmasını protesto eden başörtülü kadınlara polis Toma’larla saldırmış ve pek çok kadın yaralanmıştı.

BİR BAŞÖRTÜSÜ MAĞDURUNUN GÖZÜNDEN 15 TEMMUZ

Zeynep hemşirenin 28 Şubat’ta yaşadıkları 15 Temmuz’da yaşadıklarının yanında oldukça hafif kalacaktır:

“2016 yılının temmuz ayında mesaideyken ilçe sağlık müdürlüğünden aradılar. İvedilikle, bu kelimeyi hiçbir zaman unutmuyorum, ‘ivedilikle Müdürlüğe gelmemi’ istediler. Tabii ne olacağı belli. Elim-ayağım titredi, çok kötü oldum. Aşı yapmakta olduğumu söyledim, ‘hayır yapma hemen gel’ dediler. Bırakıp çıktım, yolda kaza yapmadığıma şükrediyorum. Beni açığa aldılar. Sonra gelip çalıştığım yerde doktorlara filan sormuşlar. İçlerindeki troll bir doktor vardı o bile ‘iyi’ demiş. Mesaime çok dikkat eden biriydim. Doğum yaptığımda rapor dahi kullanmamıştım. Sonra bir ara üye olup ayrıldığım sendika nedeniyle ihraç edildim. Eşim de Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihraç edildi. O sendika üyesi olduğu için ihraç edildi.”

MERVE KAVAKÇI’NIN ÇOCUKLARI VE ZEYNEP ÖĞRETMENİN ÇOCUKLARI

Karı-koca işsiz kalınca önce arabalarını satarlar. Ardından Zeynep hemşire, sigortasız olarak zaman zaman özel hastanelere nöbete gitmeye başlar. 28 Şubat’ta Merve Kavakçı’nın çocuklarının okulda yaşadığı baskıya dikkati çekerken, kendi çocuklarının iki yılı aşkın süredir yaşadıklarını anlatıyor:

“Biz başta ihraç olduğumuzu kimseye söyleyemedik. Tecrit vardı. Mahalledeki komşular çocuğumu sıkıştırmışlar, ‘annen baban niye artık işe gitmiyor, hep evde mi kalıyorlar?’ diye. O zaman 8 yaşındaydı. Gelip bana ‘anne yalan söylemek zorunda kaldım, işe gidiyorlar dedim’ diye konuştu. Çocuğuma psikolojik baskı yaptılar. Bir gün kapının önünde komşularım konuşuyordu. Bizi de biliyorlar. Komşumun biri dedi ki; ‘bunların çocuklarını da okullara almayacaksın’. Benim duyacağım şekilde söyledi. Bu sözü hiç unutmayacağım. Bizi topyekün yok etme fikrinde adam. İki ay sonra çocuğu hastalandı, gece benim kapıma geldi. Ama benim çocuklarıma yaşama hakkı tanımıyor.

Bu süreçten kızım çok etkilendi. Rehber öğretmeni aradı, ailede bir sorun olup olmadığını sordu. Gittim. Çocuğun çok içe kapandığını, kimseyle konuşmadığını, kimseyle arkadaşlık yapmadığını söyledi. Ben de anlattım. İhraç olduğumuzu, çevremizde sürekli hapse giren insanlar olduğunu, bunları ister istemez çocuğun yanında konuştuğumuzu ve psikolojisinin bozulduğunu söyledim. Ama bunları AKP’li öğretmenler olabilir diye başkasına anlatmamasını tembihledim. Kızım ikilemde kalıyor, diğer çocuklarla arkadaşlık yaparsa yalan söylemek zorunda kalacak, bu konulara sözün gelme ihtimali var. Konuşulmasın diye kimseyle arkadaşlık yapmıyor.

Bazen o kadar çaresiz kalıyorum ki. Çok zor durumda insanlar var. Çocuklar perişan. Aileleri tarafından yalnız bırakılan insanlar var. Benim ailem bana sahip çıkmasa, biz ikimiz de hapse girsek, eşimin ailesi çocuklarımı yetiştirme yurduna verirler, sahip çıkmazlar. Sormadılar bir kere bize ‘aç mısınız, susuz musunuz?’ diye. Bir kere aramadılar bizi.”

Mevlana’nın elinden düşürmediği kitabı sürgünde Türkçeye çevirdi

“28 ŞUBAT’TA BASKI VARDI, ŞİMDİ SOYKIRIM”

İkna odalarından, başörtüsü eylemlerine kadar 28 Şubat’ı bütün boyutlarıyla yaşamış Zeynep hemşire, 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünün ardından da mağdurlarından biri olarak iki süreci tüm bu yaşadıklarının eşliğinde değerlendiriyor:
“28 Şubat ve 15 Temmuz karşılaştırılamaz bile. 28 Şubat’ta baskıya maruz kaldım. Bana dediler ki, ‘başını aç gel oku’. Farklı görüşteki hocalar da haksızlık yaptı bize. Ama ben yine okulu dereceyle bitirdim. Kimse o hakkımı elimden almadı. Ama bu dönemde bize yaşam hakkı tanımıyorlar. Soykırım bu. Ellerinden gelse Nazi Almanyası’nda Yahudilere yaptıklarını bize yaparlar. Yapacak insanlar biliyorum. Benim öz dayım benim ne zaman hapse gireceğimi bekliyormuş. Başıma bu gelenlerden neden mutlu oluyor bilmiyorum?

28 Şubat’ta gözaltına alma endişesi, hapis endişesi bir kere taşımadım. Başörtüsü eylemlerine katıldığım halde. Ama şimdi bir trafik çevirmesinde GBT’ye girdiğim zaman ‘alacaklar’ korkusuyla yaşıyorum. Yazın otobüsle çocuklarla köye gidiyorduk. Yolda çevirme olursa, kimlik kontrolünde beni alırlarsa çocuklar otobüste yanlız kalır, onlara ne olur diye 12 saat bu korkuyla yol gittim.

SIRAYLA ALIYORLAR

Niye alacaklar? Bilmiyorum. Aramam var mı, yok mu? Onu da bilmiyorum, ama sırayla alıyorlar bizi. İhraç KHK’lıyız ya. Pazartesi bir de cuma sabahları çok operasyon oluyordu. Eşimle helalleşip yatıyorduk o günler. Akşamları evi topluyordum. Polisler gelirse dağınık olmasın diye, çocuklu ev. Hatta bazen yerleri siliyordum. Geleceklerinden eminim, sırayla alıyorlar.
Her asansör sesine irkiliyorsun, her kapı sesine irkiliyorsun. Ben bu süreci en hafif yaşayanlardan biriyim. Okuduğunuz mağduriyetlerin hepsi gerçek. Bir çoğu duyulmuyor bile.”

BAŞÖRTÜLÜ BACIM DİYEN YOK

28 Şubat’ın başörtülülerine toplumun farklı kesimleri yanında tüm cemaat ve dini oluşumlar da güçlü biçimde sahip çıkmıştı. Zeynep hemşire, şu an binlerce başörtülü kadının hapishanelerde, çocuklarından ayrı, işsiz olduğunubelirterek  sözü İslami kesime getiriyor:

“Hiçbir dindar kesimden destek görmedik. Ben inancımdan dolayı başörtülüyüm, ama birçok başörtülüden tiksiniyorum. Çarşaflıları sakallıları görmek istiyorum. Bu duruma geldim. Ben bundan sonra asla bir sağ partiye destek vermem. İnancım sağlam olmasa çok farklı yerlere kayabilirdim. Bırakın cemaatlerin bize destek çıkmasını kendi akrabalarımız bize destek çıkmadı. Benim abim ihraç olduğumuzda bana şu lafı söyledi: ‘Siz IŞİD’çılardan PKK’dan daha tehlikelisiniz’. Şu an özür diliyor, ama o geçti. Unutulur mu?”

“ALEVİ ARKADAŞIM ARADI AYNI MESCİTTE NAMAZ KILDIĞIM ARKADAŞIM ARAMADI”

Zeynep hemşire, İslamcıların duyarsızlığını KHK ile ihraç edildikten sonra yaşadıklarıyla daha somutlaştırıyor:

“28 Şubat’ta sınıf arkadaşlarım ilk ateşli dönemde bir tepki vardı. Dersler aksıyordu. Sınıfa ilk başta başörtülü giriyorduk. Bir arkadaş vardı biraz provokatör gibiydi. Zaten şimdi yandaş. Sonra tabi bunlar aşıldı. En yakın arkadaşım askılı giyen bir kızdı. Sokaklarda yan yana yürüyorduk. Şu süreçte ihraç olduktan sonra, beraber çalıştığım Alevi arkadaşım beni aradı ama aynı mescitte birlikte namaz kıldığım arkadaşım aramadı, sormadı.”

“BİZ DÜŞÜNCE BİR DE BEN VURAYIM DEDİLER”

“2016 yılı için tatil paketi almıştık önceden. Açığa alınınca şehir dışına çıkmak yasak olduğu için arayıp tatilimizi bir dahaki seneye ertelettik. Tatilimizi Bank Asya’nın kredi kartından ödemiştik. Parasını ödediğimiz otel, ödemeyi Bank Asya kredi kartından yaptık diye, ‘bunlara devlet vurmuş bir de ben vurayım’ diye ertesi sene (2017) bize tatil yaptırtmadı. Parasını ödediğimiz tatili yaptırtmadılar. Bütün belgeleri elimde şu an hakkımı arayamam, ama onun da zamanı gelecek.”

28 ŞUBAT’TAN BUGÜNE HAK ARAYIŞI ARASINDAKİ KORKU FARKI

Zeynep hemşire 28 Şubat’ta geçirdiği soruşturma, derslere alınmayışı, bazı hocalardan gördüğü ayrımcılığa rağmen korku hissetmemiş. Şimdi ise hak araması sırasında yaşadığı korkuyu anlatıyor:

“İhraç olunca idari mahkemeye başvurdum. Anayasa Mahkemesi’ne kadar gittim. Sonra OHAL Komisyonu çıktı, şu an orada. İnceleme devam ediyor. OHAL Komisyonu’na giderken bir taraftan da korkuyorum. Orada kimlikleri verip GBT oluyor. İstanbul Cağaloğlu’ndan yokuş çıktık çok susadım. Eşime diyorum ki girmeden içeri bari su al. Bizi tutuklarlarsa ‘bunlara su bile yok’ demişlerdi ya su vermezler diye düşündüm. Kimlikleri verdikten sonra içeride uzun kaldım. Eşim tutukladılar beni zannetmiş. Sürekli bu psikolojidesin. Suç ne? O da yok.”

ASGARİ GEÇİNMEYİ ÖĞRENDİK

Zeynep hemşire şimdi özel bir hastanede düşük maaşla iş bulmuş. Eşi ise el emeği şeyler yapıyor. Kendilerini “bu süreçte durumu iyi olanlardan biri” diye niteleyen Zeynep hemşire, psikolojik durumu sebebiyle kanser tahlillerinin yüksek çıktığını ancak arkadaşlarının yaşadıklarının yanında bunların önemsiz olduğunu söylüyor:

“Asgariyle yaşamayı öğrendik, ama çok kötü durumda olanlar var. Kirasını ödeyemeyenler var. Hapse düşenler, çocuğundan ayrı düşenler, yuvası dağılanlar var. Sosyal medyada duyduklarınız, okuduklarınızın hepsi gerçek. Hatta bir çoğu duyulmuyor bile.”

Hukuksuzca gasp edilen şirketlerin değeri 56,5 milyar lira

BOLD ÖZEL

Tutuklu gazeteci Harun Çümen: “Koğuşta 25 fare öldürdük çıldırmak üzereyiz”

Mart 2018’den bu yana Balıkesir Kepsut L Tipi Cezaevinde tutuklu olan Harun Çümen yaşadıkları koğuşta farelerin cirit attığını, kendilerine adeta zulmedildiğini ve çıldırma noktasına geldiklerini söyledi.

SEVİNÇ ÖZARSLAN | BOLD ÖZEL

33 aydır Balıkesir Kepsut L Tipi Kapalı Cezaevinde bulunan gazeteci Harun Çümen, cezaevinin insanlık dışı şartlarını ve maruz kaldıkları uygulamaları tahliye olan bir arkadaşının aracılığıyla HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu’na iletti.

Mektubunu Gergerlioğlu’na nasıl ulaştırdığını ‘özel bir notla’ açıklayan Harun Çümen’in anlattıkları çok korkunç. Tıkanan lağım boruları, koğuşlarda cirit atan, yastıkların içine giren fareler, fareleri görüp dalga geçen gardiyanlar, 45 kişilik koğuşta kış soğuğunda yerde yatan insanlar, salgın olduğu halde sağlanmayan hijyen şartları… Cezaevindeki hak ihlallerini bütün çıplaklığıyla gözler önüne seren Harun Çümen’in mektubunun tamamını yayınlıyoruz.

“Sayın Ömer Faruk Gergerlioğlu

Size Kepsut ilçesindeki Balıkesir L Tipi Kapalı Cezaevi’nden yazıyorum. İsmim Harun Reşit Çümen. 33 aydır tutukluyum, hükümözlüyüm. FETÖ davasından 7 yıl 6 ay ceza aldım, dosyam Yargıtay’da bekliyor. Gazeteciyim, Zaman Gazetesi’nde editörlük, sorumlu yazı işleri müdürlüğü yaptım.

“45 KİŞİYİZ, NEFES ALAMIYORUZ”

Cezaevinde bizlere adeta zulmediyor. 206 metrekarelik bir alanda 45 kişiyiz. 12 metrekarelik, evlerdeki çocuk odasından bile küçük odalarda 7 kişi kalıyoruz. 3 kişi yerde yatıyor. Gece yatak koyduğumuzda adım atacak yer yok! WC için kalktığımızda yatakların üzerine basmadan geçemiyoruz. Nefes alamıyoruz, havasızlıktan ölmemek için kışın bu soğuk günlerde bile pencereleri hiç kapatmıyoruz. Bugünlerde gece hava sıcaklığı sıfıra doğru indi, 2 derece oluyor. Kışın eksi sıcaklıklarda bile pencere açık uyumak zorunda kalıyoruz!

“WC’LER TIKANIYOR”

Tıka basa dolu koğuşlarda insanlık dışı muameleye maruz bırakıldık. 2 WC var, günün her saatinde tuvalet sırası bekliyoruz. Oysa şu an 1-2 kişinin yaşadığı evlerde 2-3 WC bulunabiliyor. Sadece 2 banyomuz var duş için. Sıcak su verilmiyor, çok yetersiz. 2-3 gün sadece 3’er saat sıcak su veriliyor. 45 kişi nasıl duş alsın? 1 kişi 7-8 dakika içinde duş almak zorunda kalıyor. Kanalizasyon sistemi, lağım boruları sürekli tıkanıyor. WC’ler tıkanıyor, çok affedersiniz ortalığı bok götürüyor adeta.

“REZALETİ KAMUOYU BİR GÖRSE!”

Neredeyse 2-3 haftada bir bu manzara yaşanıyor. Ahh! Keşke bir görseniz! Rezaleti bir görebilse kamuoyu, yetkililer! İnanamazsınız! Sürekli su kesintileri yaşanıyor. Hijyen problemi had safhada! Yöneticiler, memurlar o kadar ilgisiz ki! Hiç umursamıyorlar. Çünkü yaşananlardan kimsenin haberi yok! O rahatlıkla sorunlar artık rutin haline gelmiş, hiç çözüm yok ve gittikçe artıyor sorunlar. Denetim de sıfır, hiç yok.

“CEZAEVİ YÖNETİMİNİN ZULMÜ ALTINDAYIZ”

4+1 veya dubleks bir ev büyüklüğündeki bir alanda kucak kucağa, sıkış tıkış yaşamaya mahkûm bırakılırken yan koğuşumuz C-6 bomboş. Pencerelerden görüyoruz, odada 1-2 kişi kalıyorlar, ranzalar boş. O koğuştakiler hırsızlık, yaralama, uyuşturucu gibi adi suçlar dediğimiz tutuklu ve hükümlüler. Cezaevi yönetiminin büyük zulmü altındayız. Bir tarafta koğuş boş, ranzalar boş; diğer tarafta bizim C-7 koğuşu ve diğer 10’dan fazla FETÖ koğuşu ağzına kadar dolu, 40 kişinin altında mevcut yok, 15-20 kişi yerde yatıyor.

Ölüme terk edilmiş vaziyetteyiz. Son derece haksızlık, eşitsizlik, insanlık dışı muameleye, zulme uğruyoruz. Ahh! Keşke bir görseniz… O kadar çok isterdim ki! Şok olursunuz, donakalırsınız. N’olursunuz? Allah rızası için çığlığımızı duyun, sesimize kulak verin! Çıldırmak üzereyiz… Lanet olsun, bize bunu yaşatanlara!..

“BİR FAREYİ YAKALAYAMIYORSUNUZ DİYE DALGA GEÇİYORLAR”

İki buçuk aydır koğuşta fareler cirit atıyor, tam 25 fare öldürdük kendi imkânlarımızla! Yerde yatan insanların yataklarına, yastıklarına giriyor; kafa, yüz, kollarının üzerinde geziniyorlar. Dolapların içinden adeta fare fışkırıyor, yiyeceklere saldırıyorlar. Defalarca yetkililere, memurlara, başgardiyanlara söyledik, müdürlüğe dilekçeler yazdık. Hiçbir netice yok, umurlarında değil! Çözüm bir yana, dalga geçip, “Bu kadar insansınız, bir fareyi yakalayamıyor musunuz?”, “Besleyin, niye öldürüyorsunuz ki, acımıyor musunuz?”, “25 fare az, sizden daha fazla yakalayıp öldüren koğuşlar var.” şeklinde cevaplar veriyorlar.

Adalet Bakanlığı’na, tüm yetkililere sesleniyorum; gelin görün halimizi! Fareleri, tıkanan WC’leri, lağımları… Koğuşlara ATM cihazı konulacakmış, görüntülü telefon görüşmesi yaptırılacakmış, sayım parmak iziyle alınacakmış vs. vs. haberleri yaptırıldı basına. Önce çektiğimiz şu rezalete bir çözüm bulsunlar! Daha başka o kadar çok sorun var ki!.. Hepsini yazsam sayfalar yetmez! Vallahi de, billahi de! 50 tane, 100 tane sorun sıralanır.

“TAM BİR İŞKENCE!”

Pandemi/koronavirüs süreci en çok bizi, tutuklu ve hükümlüleri, cezaevindekileri vurdu. Hapis içinde hapis yaşıyoruz. 8 aydır çocuklarımızı, eşlerimizi, ana-babamızı göremiyor, dokunamıyor, öpemiyoruz. 8 aydır açık görüş yok! Haziran ve temmuzda sadece birer kez kapalı görüş oldu, sadece 1 kişi gelebildi. 4 aydır da ayda 2’şer kapalı görüşü sadece 2 kişiyle yapabiliyoruz. Eşim, 4 çocuğum, anne ve babam var, 7 kişiler. Çoğu insanın ortalama bu kadar yakını var, kardeşleri, kayınvalide-kayınpederleri olanlar var. Uzak şehirlerden geliyor ailelerimiz, 2 kişi görüşebiliyor, kalan çocuklar veya eşler dışarda bekliyor. Tam bir işkence, zulüm! Çocuklar, eşler, analar-babalar ağlıyor!

Görüşler virüs öncesi 45 dakikaydı, virüs süresinde de aynı. Sayın Adalet Bakanı, “Hak kaybı olmayacak, yapılamayan görüşler telafi edilecek.” dedi. 8 aydır onlarca görüş iptal oldu, yaptırılan az sayıdaki görüş de yine 45 dakika! Ne zaman telafi edilecek, 1 saat-1,5 saat görüş niye yaptırılmıyor?

“İNSANLAR HASTA, İLAÇ KULLANIYORLAR”

Koğuşumuzda 2 arkadaşın eşleri de burada cezaevinde! Kadınlar koğuşu var bir tane, 30’dan fazla kadın kalıyor. Çoğunun eşleri de burada. Pandemi öncesi iç görüş vardı; görüş yapabiliyorlardı. 8 aydır yaptırılamıyor! Bilal Çoban ve Mustafa Zeybek, eşleri Mukaddes Çoban ve Dicle Zeybek’i 8 aydır göremiyor, seslerini bile duyamıyorlar! Tam bir dram, büyük trajedi! Telefonla dahi görüştürmüyorlar! Büyük bir zulüm! Arşı titretecek boyutlara ulaştı artık! İnsanlar hasta oldu, psikolojileri bozuldu, ilaç kullanıyorlar! Lütfen! Allah rızası için bu çığlığa bir ses verin, n’olur!!!

“BAŞINIZIN ÇARESİNE BAKIN DİYORLAR”

Sağlık büyük problem burada! Doktora, revire çıkmak zaten problemliydi, haftalarca çıkamadığımız oldu, hastalıktan kırıldık. Şimdi sağlık hizmeti alabilmek imkânsız hale geldi! Açık açık söylüyorlar; “Ölüm riski dışında” her şikâyet geri çevriliyor. Kronik şeker, tansiyon, kalp rahatsızlığı olanlar bile 8 aydır doktor-hastane yüzü görmüyor. “Başınızın çaresine bakın” diyorlar. Birçok hastalığı inleye inleye atlatıyor insanlar. İnsanlık dışı görüntüler, ahh bir görseniz! Son derece korkunç, çok vahim durumlar yaşanıyor, sesimizi duyan yok! Çözümsüzlük sıradanlaşmış vaziyette… Umursayan yok…

“YEMEKLERİ YİYEMEDEN DÖKÜYORUZ”

Yemekler çok kötü. Çoğunu hiç yemeden çöpe döküyoruz. Örneğin bugün (15 Kasım Pazar) hem öğlen hem akşam yemeğinin neredeyse tamamı çöpe gitti. Mantı ve tarhana çorbası geldi öğleyin, son derece kötü! Keşke bir görseniz! Masterchef jürisi görse, vallahi de billahi de sopayla döver yapanları! Her hafta, 2-3 günde bir hep aynı yemekler! Ispanak, türlü, erişte, makarna gibi yiyecekler hiç yenmiyor. Kuru fasulye, nohut, pilav yemekten artık bıktık! Genelde kantinden aldıklarımızla besleniyoruz. Yoksa aç kalırız!

Kahvaltılık ise tam bir skandal! Tek çeşit geliyor. Sadece zeytin ya da peynir (o da bir-iki haftada bir), çoğu zaman mini paketlerde reçel, fındık kreması türü şeyler veriliyor. Onlarla da karın doyurmak imkânsız. En çok parayı kahvaltı malzemesine harcıyoruz, tabii maddi durumu iyi olmayanlar da var, çok yazık oluyor!.. Yardımcı olmaya çalışsak da bir hafta, bir ay olabiliyor. 3-4 yıldır burada olanlar çoğunlukta.

“MASKE, ELDİVEN VERİLMİYOR”

Büyük bir hijyen, sosyal mesafe, izolasyon sorunumuz var. Grip-nezle anında yayılıyor, bulaşıyor. Bir kişi hasta olunca koğuşun yarısı 20-25 kişi hastalanıyor. Allah korusun, virüs bulaştığında hiç kurtuluşumuz yok! Maske-eldiven verilmiyor, kan temizleyici veriliyor 8 aydır, o da aylık veriliyor, bir haftada bitiyor. Yine kendimiz kantinden parayla alıyoruz. Kolonya, dezenfektan kantinde satılsa alacağız, onu bile getirmiyorlar. Daha birçok, son derece basit ihtiyacımızdan mahrumuz. Örneğin, plastik sehpa verilmiyor aylardır. Koğuşun yarısı açıköğretimde okuyor, ders çalışıyor. Ama sehpa verilmiyor. Çok acil, elzem ihtiyaç giderilmiyor. Odalardaki TV’lerimizi bile koyacak sehpa yok, sandalye üzerine koyuyoruz. 45 kişinin çamaşırlarını asacak çamaşır ipi bile verilmiyor biliyor musunuz? Çok ilkel şekilde kurutuyoruz çamaşırları, yatakların üzerinde, ranza demirinde vs…

Daha o kadar çok sıkıntımız var ki; şimdilik bu kadarla yetinelim. Başta 45 kişilik kalabalık koğuş ve fare sorunumuz olmak üzere dertlerimize ilgi gösterebileceğinizi umuyor, şimdiden teşekkürlerimizi iletiyoruz. Çığlığımızı duyurursanız çok sevinir, duacınız oluruz.

Bu vesileyle çalışmalarınızda başarılar diler, hürmetlerimizi sunarız. Selam ve sevgiyle…”

4 Mart 2018’de İstanbul’da gözaltına alınan ve daha sonra Balıkesir Kepsut L Tipi Cezaevine gönderilen Harun Çümen, Zaman gazetesinde çalıştığı ve Bank Asya hesabı bulunduğu için 7 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı. Çümen’i gözaltına alan polisler “21 sene Zaman’da çalışmışsın işin zor”. demişti.

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

“Yedi aydır çocuklarımıza ne dokunabildik ne öpebildik”

Tutuklu matematik öğretmeni Kevser Sinan, koronavirüs salgını nedeniyle aylardır çocuklarına sarılamamanın acısını yazdı. Anne-babadan sonra dayıları da tutuklanan oğlunun ve kızının yıkıldığını vurguladı.

SEVİNÇ ÖZARSLAN | BOLD ÖZEL

Çocuklarını okula almaya gittiğinde gözaltına alınan Kevser Sinan, 7 aydır oğlunu ve kızının görememenin çaresizliğini erkek kardeşi Ramazan Akaslan’a yazdığı mektupta anlattı. 17 Ekim 2019’da tutuklanıp Ankara Sincan Cezaevine gönderilen Kevser Sinan’ın 15 yaşında lise birinci sınıfa giden Ali İhsan adında bir oğlu ve 10 yaşında Seher adında bir kızı var. Örgüt yöneticisi olduğu iddiasıyla tutuklanan eşi Nuri Sinan da 3 yıldır Sivas Cezaevinde.

“OĞLUM 10 KİLO ZAYIFLAMIŞ”

Türkiye’de Mart 2020’de başlayan koronavirüs salgını nedeniyle tüm cezaevlerinde açık ve kapalı görüşler yasaklandı. Cam arkasından yapılan kapalı görüşler ise hazirandan itibaren ayda bir kez olmak üzere yeniden başlatıldı.

Mektubunda, ailece yaşadıkları zorlukların en çok çocuklarını etkilediğini söyleyen Kevser Sinan “7 aydır çocuklarımıza ne dokunabildik ne sarılıp öpebildik. En çok da canımızı bu durum acıtıyor. 6 ay sonra Ali İhsan geldi görüşe, yavrum 10 kilo zayıflamış, çok üzüldüm.” dedi.

Eşi Nuri Sinan’ın tutuklanmasından sonra çocuklarını çok zor toparladığını belirten Kevser Sinan, kendisi ve abisi Yasin Akaslan tutuklanınca çocuklarının tamamen yıkıldığını vurguladı ve “Abimin alındığı günün ertesinde görüşe gelmişlerdi. Öyle çok ağladılar ki… Dayım bizim her şeyimizdi diye.” ifadelerini kullandı.

“ÇOCUKLAR AĞLADI, BEN TESELLİ ETTİM”

Kevser Sinan şöyle devam etti:

“Burada en çok mutlu eden şey hatırlanmak ve geride kalan çocuklarımızın yüzünün gülmesi. Çocukların en ufak bir sıkıntısı bizi burada alt üst ediyor. Annelik duygusu farklı işte. Dün kapalı görüş vardı mesela. Çocuklar ağladı, ben teselliye çalıştım. Sonra koğuşa dönünde epey zor oldu. Maalesef burada üzüntüyle baş etmek zor. Tansiyon ilacına başladım.”

Kevser Sinan mektubunda kaldığı koğuşa dair de bilgiler verdi. 17 kadının bulunduğu koğuşta 3,5 yaşında bir çocuk bulunduğunu vurguladı.

Hem anneleri hem babaları tutuklu bulunan Ali İhsan ve Seher’in birlikte yaptıkları aile fotoğrafı. Babaları Nuri Sinan 16,5 yıl hapis cezasına çaptırıldı. Anneleri Kevser Sinan’ın bir sonraki mahkemesi 17 Aralık 2020’de görülecek. 

Kevser Sinan çocuklarına duyduğu özlemi 4 sayfalık mektubunun 1. sayfasında anlatıyor.

Üç tutuklu anne üç mahkeme

Cezaevinde bir kanserli daha: Yasin Akaslan 9 aydır hapiste

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

15 Temmuz’un ayırdığı öğretmen çift: Biri mezarda biri gurbette

15 Temmuz’un simge isimlerinden öğretmen Gökhan Açıkkollu’nun eşi ve aynı zamanda öğretmen olan Tülay Açıkkollu, 24 Kasım Öğretmenler Günü’nü eşinden ve işinden ayrı geçirdi. Tülay öğretmen, “Öğretmenler günü büyük bir acı gibi içime oturuyor” diyor.

BOLD ÖZEL – 15 Temmuz yaklaşık 60 bin öğretmeni işinden etti. Onlardan biri de Tülay Açıkkollu’ydu. Ancak Tülay öğretmenin acısı işini kaybetmekten çok daha büyük oldu. Çünkü 23 Temmuz’da gözaltına alınan öğretmen eşi Gökhan Açıkkollu, 13 gün boyunca gördüğü ağır işkenceler sonrası 5 Ağustos’ta hayata veda etti.

“EŞİMİN DOSYASINA BAKAN SAVCI BENİ DE GÖZALTINA ALDIRDI”

Gökhan öğretmene vefatından 1.5 yıl sonra görevine dönme izni çıktı. Bu trajik kararı kamuoyuna açıkladığı için 24 Şubat 2017’de gözaltına alındığını açıklayan Tülay öğretmen “O haberlerden sonra masum birinin kendini devlet tarafından, kendini devlet adamı olarak sayan birileri tarafından öldürülmesi gündeme gelince çok tepki topladı. Sonrasında eşimin dosyasına bakan savcı bu sefer beni gözaltına aldırdı” dedi.

ACISI 24 KASIM’DA KATLANDI

Cezaevine girme ihtimali doğunca, babalarını kaybeden 2 çocuğunu bir de annesiz bırakmak istemeyen Tülay öğretmen yurt dışına çıkma kararı aldı. Şimdilerde gurbetin yanı sıra vefat eden eşini de bırakıp yurt dışına çıkmanın acısını yaşıyor. Ancak 24 Kasım Öğretmenler Günü’nde acısı daha da bir çoğalıyor.

Bold Medya’ya konuşan Tülay öğretmen “Eğer Türkiye’de olsaydım kesinlikle eşimin mezarına giderdim. Sadece 24 Kasım’da değil, herhalde her gün ziyaret ederdim mezarını. Şu an sanki garip kalmış gibi orada. Tanıdık tanımadık insanlar gidiyor ziyaret etmeye ama biz uzakta kaldık. Ancak dualarımızı okuduğumuz Kur’an’ları hediye edebiliyoruz” ifadelerini kullandı.

ÖĞRENCİLERİN CIVILTILARI BENİ ÇOK AĞLATTI

Aradan yıllar geçmesine rağmen mesleğini ve öğrencilerini unutamadığını ağlayarak anlatan Tülay Açıkkollu, “Okulun yanından geçmek istemiyordum ama işlerim için mecburen geçiyordum. Çocuk sesleri cıvıltıları o caddeden geçerken beni çok ağlatmıştır. Okulun önünden geçerken karşılaşıyordum öğrencilerimle. O zil sesi eskiden çok heyecanlandırırken beni, ‘okula gideyim, dersimi anlatayım, çocuklarla birlikte olayım’ heyecanı yaşatırken şimdi büyük bir acı gibi oturuyor insanın içine” dedi.

VATANINA KÜSMEDİ

Tülay öğretmen ülkesinde maruz bırakıldığı muameleye kırgın olduğunu “24 kasımda içimde bir sızı hissediyorum. Mesleğimizden 1 günde ihraç edildik. Yıllarca takdirnameler almış öğretmenler olarak, öğrencileriyle özdeşleşmiş öğretmenler olarak, öğrencileri kendi evladı olarak gören öğretmenler olarak bir gecede darbeci, terörist ilan edildik. Bir gecede mesleğimizden uzaklaştırıldık” ifadeleriyle anlattı. Bu kırgınlığına rağmen öğretmenlik ideallerinden vazgeçmeyen Tülay Açıkkollu, şöyle devam etti:

“Çocuklarımıza daha güzel bir gelecek bırakabilmek için belki, onların da önceliklerini daha iyi belirleyebilmeleri için onlara çok daha iyi anlatabilmemiz lazım bu dönem yaşanmış olanları. Yine vatanımıza toprağımıza küstürmeden vatan millet düşmanı yapmadan bu çerçeveyi onlara güzel çizmek gerekiyor. Bu günün vazifesi bu diye düşünüyorum.”

ÖĞRENCİLERİNİN MEKTUPLARINI HALA SAKLIYOR

Tülay öğretmen her ne kadar üzgün ve kırgın olsa da geçmiş 24 Kasım’ları unutamadığını anlattı. “Öğrencilerin getirdiği bir çiçek kendi yaptıkları bir resim, yazdıkları bir mektup çok mutlu ediyordu bizi. Zaten maddi bir beklentimiz de olamazdı öğrencilerimizden. Ben öğrencilerimin bana yazdığı sevgi dolu mektupları hala saklıyorum” diye konuştu. Tülay Açıkkollu, eşi Gökhan Açıkkollu’ya öğrencilerinin verdiği hediyeleri hala saklamaya çalıştığını belirtti.

Gökhan öğretmenin tercihi ise çiçekti. Tülay öğretmen, eşinin Öğretmenler Günü ve Anneler Gününde kendine çiçek hediye ettiğini söyledi.

Okumaya devam et

Popular