Bizimle iletişime geçiniz

BOLD ÖZEL

Dikatörlüğün Gizli Orduları-6 Türkiye

“Diktatörlüğün Gizli Orduları” yazı dizisinin 6’ncı bölümünde 12 Eylül 1980’den 15 Temmuz 2016’ya kadar olan dönemi inceliyoruz.

12 Eylül 1980’de ordu yönetime el koydu. Gerekçe her gün insanların ölmesine yol açan şiddet ortamı ve siyasetin buna çözüm üretememesiydi. Gerçekten de silahlar bir gün içinde susmuş, memlekete bir anda sükûnet gelmişti.

Peki, bunu yapabilecek güce sahip olan ordu neden daha önce harekete geçmemişti?

12 Eylül 1980’de askeri darbenin 1 numarası dönemin Genelkurmay Başkanı Kenan Evren.

OLGUNLAŞTIRILAN İHTİLAL

Bu soruya bizzat darbenin 1 numarası Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren cevap verecekti: “İhtilalin olgunlaşmasını bekledik!”

Askerler, yönetime geldiklerinde hiçbir itirazla karşılaşmak istemiyorlardı. Şiddet öyle bir boyuta ulaşmalıydı ki halk “Kan dursun da kim nasıl durdurursa durdursun!” noktasına gelmeliydi. Öyle de oldu.

Ancak bir nokta gözlerden kaçıyordu, “ihtilalin olgunlaşmasını bekleyenler” aslında “ihtilali olgunlaştıranlar”dı.

BAKANLAR KURULU’NDAN ÖNCE BOMBA

“Her hafta perşembe günleri Bakanlar Kurulu toplantısı yapılırdı. O gün kabine toplantısının gerçekleştirildiği Başbakanlık binasının 100 metre yakınında bombalar patlıyor, ortalıkta tam bir terör havası kol geziyordu. Daha sonra düşündüğümde, bu olayların teröristler tarafından değil, ertesi gün yapacakları ‘darbeye’ gerekçe oluşturulmak için patlatıldığı kanaatine vardım. Zaten o zamanlar da kulağımıza bu yönde bilgiler geliyordu.”

Bu sözler, darbeye giden günlerde Başbakanlık Müsteşarı olan Turgut Özal’ın yardımcısı olan Hasan Celal Güzel’e ait.

Güzel’in sözünü ettiği tarzda eylemler yapan bir yapılanmanın var olduğu Bülent Ecevit’in başbakanlığı döneminde 1977’de ortaya çıkarılmıştı: Özel Harp Dairesi.. Yaygın bilinen adıyla Kontrgerilla…

ÖZEL HARP DAİRESİ VE SİVİL UNSURLARI

Örtülü ödenekten para istenmesi sonucunda başlayan gelişmeler ordunun en üst kademesinin Başbakan Ecevit’e rapor vermesi ile sonuçlanmıştı. Özel Harp Dairesi diye bir birim vardı ve görevi olası bir işgal durumunda direniş örgütlemekti.

Çeşitli noktalarda gömülü silah zulaları olan yapının aynı zamanda sivil uzantıları da mevcuttu.

Ecevit, 1978-1979 yılları arasında başbakanlığı sırasında bir Doğu gezisinde bir komutanın Özel Harp Dairesi’nde çalıştığını öğrenince durumdan kuşkulanıp bilgi almak ister ve komutana sorar: “Farz-ı muhal, bu ilçedeki MHP Başkanı aynı zamanda Özel Harp Dairesi’nin sivil uzantısındaki gizli elemanlardan biri olamaz mı?”

Cevap: “Evet öyledir, ama kendisi çok güvenilir vatansever bir arkadaşımızdır.”

TOPLUMU DİZAYN ÇABALARI

12 Eylül’ün öncesi ile ilgili çok yazıldı çizildi. Tek noktadan yönetilen örgütler, sabah solcuların akşam sağcıların elinde patlayan silahlar.

Polis tarafından eylem halinde yakalanıp elini kolunu sallaya sallaya Emniyet’ten ya da adliyeden çıkanlar vs… Oysa asıl “darbe” 12 Eylül’den sonra başladı. İhtilalden sonraki yıllar Türkiye’nin yeniden dizayn edildiği toplumsal mühendislik faaliyetlerine sahne oldu.

SOLUN PASİFLEŞTİRİLMESİ

Sol hareketin fikir ve aksiyon önderlerinin hemen hepsi 12 Eylül’ün işkence tezgahlarından geçti. Tekrar özgürlüklerine kavuşmaları on yılı hatta daha fazlasını bulanlar oldu.

Dışarı çıktıklarında hayal kırıklığı yaşadılar. Onlar halk için işkenceye, tecride maruz kalmış, yüzlerce yoldaşlarını kaybetmişlerdi, fakat uğruna çile çektikleri halkın gündeminde bunlar hiç yoktu. Üstelik darbeciler “kurtarıcı” olmuştu.

12 Eylül solun bu lider kadrosunun ekseriyetinin travmatik bir biçimde siyasetten uzaklaşmasına yol açtı. Böylece genç kuşaklar öndersiz kaldı.

Sonuç… İktidar alternatifi olmaktan uzak, laiklik ve Kemalizm söylemleri arasına sıkışmış karton solculuk… Yani CHP… Türkiye’nin oportünist merkez sağa mecbur hale gelmesinin arkasında yatan sebeplerin belki de başında 12 Eylül gelmektedir.

DEVLET YENİ DÜŞMANINI BULUYOR : KÜRTLER

Darbe yapılmış, sol da Türk Gladyosunun sivil unsuru ülkücü hareket pasifize edilmişti. Fakat devlet hele de derin devlet düşmansız olamazdı.

Yeni düşman ise 1976’dan beri adım adım hazırlanmıştı. 1984’te PKK eylemlerine başladıktan bir süre sonra ülkücü hareketin aksiyonel isimlerine bir teklifle gidildi. PKK ile mücadele karşılığında özgürlük ve maddi imkânlar..

DYP Şanlıurfa Milletvekili Sedat Bucak, Emniyet Müdürü Hüseyin Kocadağ, Gladyocu Abdullah Çatlı aynı Mercedes’te.

ÇOK KAZANDIRAN ÖLÜM LİSTELERİ

Bu “mücadele”nin nasıl yapıldığını ise “Susurluk”tan sonra öğrendik. PKK’ya destek verdiği iddiası ile kaçırılan, sorgulanan(!) ve infaz edilen iş insanları, hukukçular, insan hakları savunucuları, yerel kanaat önderleri…

Mehmet Ağar ve Tansu Çiller’in yol verdiği kadronun elinde bir infaz listesi olduğu ve bazı vatansever(!) kişilerin bu listeden isim sildirmek için Kürt iş insanlarından milyon dolarlar istediği Susurluk’taki kazadan sonra ortaya saçıldı.

Kontrgerilla kirli savaştan vazgeçemiyordu. Üstelik bu sefer “ulus devletçi” elitleri de yanına almıştı. Bu kirli savaş hendek operasyonlarına kadar devam etti.

PKK ile devlet arasında irtibat olduğuna dair önemli delillere ulaşan gazeteci Uğur Mumcu bombalı suikast sonucu hayatını kaybetti.

TÜRKİYE’NİN EN KARANLIK YILI: 1993

24 Ocak 1993 Uğur Mumcu bombalı saldırıda katledildi.

5 Şubat 1993 Adnan Kahveci hala aydınlatılamayan şüpheli bir kazada vefat etti.

17 Şubat 1993 Çekiç Güç- PKK ilişkisi konusunda önemli bilgilere sahip olan Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis uçağının düşmesi sonucu hayatını kaybetti.

17 Nisan 1993 Cumhurbaşkanı Turgut Özal kalp krizi sonucunu hayatını kaybetti. Sadece bir gün önce PKK ateşkesi uzattığını açıklamıştı ve Özal’ın Kürt sorununa barışçıl ve insan hakları temelinde bir çözüm arayışına yoğunlaştığı biliniyordu.

Hikmet Çetin, Özal’la vefatından kısa süre önce bu konuda yaptıkları bir konuşmayı “Öyle şeyler anlattı ki korktum!” diyerek aktaracak, ancak Özal’ın neler anlattığından bahsetmeyecekti.

25 Mayıs Bingöl’de 33 silahsız erin şehit edilmesi… Özal ve Bitlis’in olgunlaştırdığı “dağdakilere kısmi af” konusuna Milli Güvenlik Kurulu’nda (MGK) son şekli verilmişken, hemen bir gün sonra, 25 Mayıs’ta Bingöl’de silahsız 33 er kurşuna dizilip şehit edildi.

Saldırıdan önce ihbarlar vardı, buna rağmen 33 er silahsız ve koruma olmaksızın yola çıkarılmıştı. Af ve barış söylemleri rafa kalktı, ordu bölgede geniş bir operasyona başladı.

2 Temmuz 1993 Sivas’ta Madımak Oteli’nde toplam 37 kişi öldürüldü.

Şehir halkından olmayıp kalabalığı galeyana getirenlerin kim olduğu, bazı maktullerin yangından değil de silahla vurulma sonucu ölmüş olmasının sebebi, bazı yetkililerin talebine rağmen olayı engelleme imkânına sahip askerin neden müdahale etmediği gibi sorular halen cevap beklemekte…

5 Temmuz 1993 Erzincan’ın Başbağlar Köyü’nü akşamüzeri basan teröristler, 33 vatandaşı kurşuna dizilerek öldürdü. Çevredeki köylerden yapılan ihbarlara rağmen devlet ancak ertesi gün köye gitti.

4 Eylül 1993… HEP kurucularından Mehmet Sincar öldürüldü.

22 Ekim 1993 Eşref Bitlis’e yakınlığıyla bilinen Tuğgeneral Bahtiyar Aydın, Lice’de keskin nişancı tarafından öldürüldü. Lice üç gün boyunca yangın yerine çevrildi. PKK’nın o gün Lice’ye saldırdığı halen kanıtlanabilmiş değil.

4 Kasım 1993… 10 gün önce faili meçhullerle ilgili olarak Ankara’da mahkemeye ifade veren jitemci Cem Ersever öldürüldü.

28 ŞUBAT

28 Şubat 1997’de MGK artan irticai faaliyetleri gerekçe göstererek bir dizi açıklamada bulundu. “Açıklama” diyoruz çünkü MGK kararları ancak “tavsiye” niteliğindedir. Fakat bu durum bir cadı avının başlamasına engel olmadı.

Üniversitelerde başörtülü öğrenciler için ikna odaları kuruldu. Birçok öğrenci öğrenim hayatını birçok memur çalışma hayatını bıraktı ya da bıraktırıldı.

Oysa çok değil bir iki yıl önce isteyen öğrenciler başörtüsü ile derse girebiliyordu ve toplumda buna karşı herhangi bir tepki yoktu. 28 Şubat’tan sonra başörtüsü zulmüne karşı neredeyse hiç ses çıkmamıştı.

Bu sorunun cevabı basit. Toplum buna hazırlanmıştı. Fadime Şahin, Ali Kalkancı, Müslüm Gündüz gibi isimler kullanılarak toplumda “irtica” korkusu harekete geçirilmişti. Artık başörtülü deyince Fadime Şahin geliyordu akla…

Sokaklarda başörtülü kadınlara “Fadime Şahin” diye laf atılıyordu. Alışılmış, defalarca tekrarlanmış yönlendirme ve şeytanlaştırma operasyonlarından bir sahnedeydi…

O günlere dair yapılan yorumlar “derin devlet”in İslamcıların güçlenmesini istemediği için bu yönteme başvurduğu yönünde.

Bugün gelinen noktada aksini düşünmek de pekâlâ mümkün. İslamcılar iktidar oldu ve şu anda tam da derin devletin istediği gibi otoriter hatta diktatoryal bir devlet inşa etti.

YARIN : GLADİO TEKNİKLERİN KULLANAN KONTROLLÜ DARBE 15 TEMMUZ

Diktatörlüğün Gizli Orduları-5: Türkiye

BOLD ÖZEL

KHK’yı gerekçe gösterip yüzde 100 engelli Nurefşan’ı okuldan attılar

Özel eğitime ihtiyaç duyan yüzde 100 engelli Nurefşan Ketenci, sırf babası KHK ile kapatılan kurumda çalıştığı için okuldan atıldı. Annesinin ve babasının ‘cennet kuşu’ diye sevdiği 16 yaşındaki Nurefşan’a mülteci olarak geldiği Almanya sahip çıktı.

BOLD ÖZEL – Nurefşan Ketenci, Kedi Miyavlaması Sendromu ile yüzde yüz engelli olarak doğdu. Henüz 16 yaşında ama doktorların tespitine göre 94 yaşındaki bir insanın kalbini taşıyor. Nurefşan’ın akciğerleri de yorgun. Akciğerinin bir bölümü hiç çalışmıyor, bir bölümü ise kısmen görevini yerine getiriyor.  Oksijen tüpüne bağımlı yaşayan Nurefşan Ketenci yüzde yüz engelli bir çocuk ama 15 Temmuzun hemen ardından babasının çalıştığı kurum bahane edilerek okuldan kovuldu.

ENGELLİ ÇOCUK SAHİBİ OLMAK!

Nurefşan, dünyada 50 bin kişide bir görülen ve tıptaki ismiyle “Cri du Chat“ hastalığı yani Kedi Miyavlaması Sendromu ile dünyaya gözlerini açtı. Kızının hasta olduğunu doğumdan üç gün sonra öğrenen Senanur Ketenci, o günleri “Gözleri görmeyebilirmiş, kulakları duymayabilirmiş. Eşim o kadar çok şey söyledi ki, toparlayamadım kafamda… İlk olarak gözlerinin gördüğünü öğrenmiştik. O zaman eşimin o yüz ifadesi, o şükrü, o hamdi hiç gözümün önünden gitmiyor. Daha sonra bir hemşire bize gelip ‘Neden seviniyorsunuz ki! Sadece gözlerinin görmesi yetmiyor. Bu çocuğun bir sürü rahatsızlığı var. Önünüzde çok zor bir yol var’ deyip bizim moralimizi bozmuştu. Ama biz Nurefşan’la ilgili moralimizi hiç bozmazdık” diyerek anlattı.

“KIZIMIZ AĞLADIĞINDA KEDİLER KULAK KABARTIRDI”

Hastalığın en önemli belirtisi ağlarken kedi gibi ses çıkması ve gelişimin yavaş olması. Kızını “cennet kuşu” diye seven Senanur Hanım çevredekilerin verdiği ilk tepkileri “Doğduğunda kedi miyavlaması gibi ağlıyordu. Sesi hala öyle çıkıyor. Sesi çok gelişmiyor. Ablam geldiğinde söylemişti, kedi gibi miyavladığını. Alt komşum gelmişti. ‘Evde kedi mi var? Kediyi sevmeye geldik.’ diye. Bunların hepsini gülerek karşıladık o zaman. Hiç alınmadık. Dışarıda parka giderdik mesela. Parkta Nurefşan ağladığında kediler kulak kabartırdı.”sözleriyle özetledi.

YÜZDE YÜZ ENGELLİ NUREFŞAN 15 TEMMUZ’UN ARDINDAN OKULDAN KOVULDU

“Hiçbir zaman Nurefşan’ı saklama ihtiyacı hissetmedik.” diyen anne Ketenci Türkiye’de kızı için büyük mücadele verdi. Ama 15 Temmuz Ketenci ailesi için de kabus oldu. Ankara’da Sistem Özel Eğitim Ve Rehabilitasyon Merkezi’nde eğitimine devam eden Nurefşan, babasının KHK ile kapatılan bir kurumda çalışması bahane edilerek 2017 yılında okuldan kovuldu. Nurefşan’ı okuldan alması için okul müdürünün baskı ile  dilekçe imzalattığını söyleyen Ketenci,  “Çok çirkin bir şekilde attılar okuldan. Okul müdürü benim sürekli ağzımı arıyordu. Sürekli sorular soruyordu. Bir gün ‘Çocuğunuzu artık okuldan alın, istemiyoruz’ dedi. Normal şartlarda ancak veli çocuğunu isterse okuldan alabiliyor. Bana dilekçe gönderdi. Bende mevcut şartlardan dolayı imzalamak zorunda kaldım. “ ifadelerini kullandı.

ALMANYA’DA EĞİTİME TEKRAR BAŞLADI

Babanın işsiz kalması, engelli çocuklarının okuldan atılması ve 15 Temmuz sonrası Türkiye’de nefes alamayacak hale gelen Ketenci ailesi yurt dışına çıkmak zorunda kaldı. Yüzde yüz engelinin yanı sıra artık bir de mülteci olan Nurefşan’a Almanya sahip çıktı. Almanya’da çok güzel imkanlar sunulduğunu anlatan Senanur Ketenci, “Elektirikli hastane yatağı verdiler. Evin hem girişine hem banyoya lift taktılar. Ayakta durma sandalyesi verildi. 3 kez boyuna ve kilosuna göre tekerlekli sandalye yapıldı. Okulda bire bir kendisine bakıcı verildi. Türkiye’deki gibi 2 gün ve 90 dakika eğitim verilmiyor. Her gün sabah 8’den 3’e kadar okula gidiyor. Bakıcısı altını temizleyip, mamasını yediriyor.” ifadelerini kullandı.

Türkiye’de okuldan kovulan Nurefşan yarım kalan eğitimine Almanya’da devam etti. Ancak hastalığının ağırlaşması ve pandemi sebebiyle eğitimine şimdilik ara verdi.

“BİZİM BÜYÜMEYEN DEV BEBEĞİMİZ”

Nurefşan 7 yaşında diğer çocuklardan farklı olduğunu keşfetti. Çocuklarla iletişim kuramayan ve kendisini ifade edemeyen Nurefşan zaman zaman kendine zarar veriyor. “O bizim büyümeyen dev bebeğimiz.” diyen anne Ketenci,  “Kendine zarar verdiği zaman çaresiz kalıyorsunuz. Dilini, damağını koparmaya çalışıyor. Hiç bir şekilde ona engel olamıyorsunuz. Bu bizi çok üzüyor ve yoruyor” cümleleriyle belirtti.

“CENNETTEN MİSAFİR AĞIRLIYORUM”

Kızı için ‘cennetten misafir’ yorumunda bulunan Ketenci, “Rabbim dese ki  seni dünyaya tekrar göndereceğiz ama yine Nurefşan olacak, ben buna kesinlikle itiraz etmem. Nurefşan’ın eşime, çocuklarıma ve ailemize, etrafımızdakilere çok şey kattığını düşünüyorum. Bir arkadaşım demişti ki, ‘cennetten bir misafir sürekli senin evinde’ yani düşününce bakıyorsunuz, diğer çocuklarınızın sevgisiyle onun sevgisi çok farklı. Ben ağladığımda gelip yanaklarımı okşar. Beni teselli eder. Saçımı okşar, dokunur” dedi.

3 Kasım Dünya Engelliler Gününde Türkiye’deki gerçek engelli sayısı tam olarak bilinmiyor. Ancak Aile Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı Zehre Zümrüt Selçuk’un açıkladığı 2020 yılı Temmuz ayı verilerine göre Ulusal Engelli Veri Tabanına kayıtlı ve hala hayatta olan engelli sayısı 2 milyon 530 bin 376.

 

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

İktidarın hedefindeki Mezopotamya

150’yi aşkın gazetecinin cezaevinde tutulduğu Türkiye’de son dönemde iktidarın hedefinde Mezopotamya Ajansı (MA) var. Kürtlerin yoğun yaşadığı bölgelerdeki insan hakları ihlalleri ve hukuksuzlukları haberleştiren ajansın 5 muhabiri birkaç hafta arayla tutuklandı. Polis ablukasındaki ajansın editörü Sedat Yılmaz, neler yaşadıklarını anlattı.

BOLD – 15 Temmuz 2016 sonrası AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan hükumeti, 165 medya kurumunu kapattı. Bunlardan önemli bir kısmı Kürt medyasına aitti. Mezopotamya Ajansı (MA), Eylül 2017’deki büyük kapatmaların ardından kuruldu. Son dönemde Kürt medyasına özellikle MA’ya yönelik baskılar arttı. Kısa sürede 5 muhabiri tutuklanan ajans, adeta polis ablukasında tutuluyor. Ajans muhabirlerinin sokakta çekim yapması engelleniyor, ajans çalışanlarının kamu kurumlarındaki etkinlikleri takip etmesine izin verilmiyor. Ajansın ofislerine yapılan polis baskınlarında arşivine ve bilgisayar altyapısına defalarca el konuldu. Artan baskıları ajansın Haber Editörü Sedat Yılmaz, turkishminute.com’dan Cevheri Güven’e anlattı.

İŞKENCEYLE ÖLÜM SONRASI BASKILAR ARTTI

MA’ya yönelik var olan baskıların son iki ayda artması yayınladıkları bir işkence haberiyle başladı.

11 Eylül’de Van’ın Çatak ilçesinde yakınlarının yanında sağlıklı olarak gözaltına alınan iki köylü birkaç saat sonra ağır yaralı olarak hastaneye götürüldüler. Köylülerden 57 yaşındaki Servet Turgut hayatını kaybetti. 50 yaşındaki Osman Şiban ise uzun süre yoğun bakımda kaldı. Köylülerin yaşadığı işkenceyi MA, bütün boyutlarıyla ve belgeleriyle haberleştirdi.

Polis, haberi yayınlayan MA Van Bürosuna baskın düzenledi. Tüm bilgisayarlar ve dijital materyallere el konuldu. Haberi yazan MA muhabirleri Adnan Bilen ve Cemil Uğur tutuklandılar.

MA’nın şuanda 5 muhabiri tutuklu durumda. 40 çalışanı hakkında onlarca dava bulunuyor. Ajansın web sitesine 27 ayrı mahkeme kararıyla erişim engeli yasağı getirildi.

Sedat Yılmaz, haberi nasıl yayınlamaya karar verdiklerini anlatıyor:

“Van’da iki köylünün uğradığı işkence olayını bizden önce bilen gazeteciler vardı. Ama yayınlama cesareti göstermemişler. Bizim sonradan haberimiz oldu ve büyük baskıya maruz kalacağımızı bilmemize rağmen yayınladık. Haberin yapılması gerekiyordu ve yaptık. Haber masaya geldiğinde yayınlayıp yayınlamama konusunda tartışmadık bile. Bu tip hak ihlalleri konusunda her editörün bağımsızlığı vardır.”

ÇEŞİTLENDİRİLMİŞ BASKI YÖNTEMLERİ İLE KARŞI KARŞIYAYIZ

Sedat Yılmaz, Kürt basınının 30 yıldır baskı altında olduğunu ancak son dönemde yaşanan baskının çeşitlendiğini ve farklılaştığını söylüyor:

“Bugün, Kürt basınının önemli gazetelerinden Özgür Ülke gazetesinin bombalanmasının 25. yıl dönümü. Dönemin Başbakanı Tansu Çiller’in emriyle yapılan bir bombalamaydı. O dönemin kadroları bugün hala siyaset sahnesinde ve iktidar ortaklıkları sürüyor. Haliyle o günden buyana Kürt basınının içinde yer alan gazetecilerin karşılaştığı anti demokratik sorunlar, engellemeler devam ediyor. Son olarak yaygın biçimde Kürt basınına yönelik kapatmalar, el koymalar sonrasında bir araya gelerek kurduğumuz bir oluşum Mezopotamya Ajansı.”

Sedat Yılmaz, geçmişte Kürt basınının yaşadığı baskıyla bugünü kıyasladığında, baskı yöntemlerinin farklılaşıp, çeşitlendiğini söylüyor:

“Son beş yıldaki baskı yöntemleri başkalaştı. Türkiye’nin 90’lı yıllardaki dinamikleri daha kaba yöntemlerdi. Öldürme üzerine yoğunlaşıyorlardı. 78 arkadaşımız enselerinden vurularak aynı yöntemlerle öldürüldü. Şimdi ise yaygın öldürme yok ama mülkiyete el koyma yaygınlaştırıldı. Medya kurumlarına el konuluyor. Muhabirlerimizin sokakta çalışması engelleniyor. Sokakta kamera kullanmak, görüntü almak, fotoğraf çekmek yasaklandı. Bu Türkiye’deki diğer medya kurumları için de yaygınlaştırıldı. Haberlere erişim engeli getirilmesi, medya kurumlarının defalarca kapatılması gibi farklı yöntemler kullanılıyor baskı aracı olarak.”

“İNSANLAR GAZETECİLERLE KONUŞMAYA KORKUYOR”

Medya üzerindeki baskıların insanları gazetecilerle konuşmaya korkar hale getirdiğini söyleyen Sedat Yılmaz, işkence görenlerin bile yakınlarına zarar verilir korkusuyla konuşmaktan çekindiğini anlatıyor:

“Baskı yöntemleri ifade özgürlüğü durumunu da kötüleştirdi. Geçmişte işkence gören biri yaşadıklarını anlatabiliyordu. Ancak şimdi işkence gören kişinin, çevresi, ailesi, ekonomik kaynakları hedef alınıyor. Örneğin işkence mağdurları isimlerinin yazılmasını istemiyor. Çünkü eşi, kardeşi, babası ya da çocukları işlerini kaybetme riskiyle karşı karşıya bırakılıyor. 90’larda kişi işkenceyi anlatıyordu ama devlet memuru babası işinden atılmıyordu. Şimdi işkenceye uğrayan kişi devlet düşmanı ilan ediliyor ve aile fertleri de bir devlet düşmanının yakınları olarak işlerini kaybediyorlar.”

“EKİPMANLARIMIZA SÜREKLİ EL KONULUYOR”

Ekonomik olarak da baskı gördüklerini anlatan Yılmaz, özellikle polis baskınlarında bilgisayar, dijital arşiv gibi ekipmanlarına el konularak yayıncılık yapmalarının zorlaştırıldığını söylüyor:

“Abone gelirlerimizle ayakta durmaya çalışıyoruz. Gelirlerimiz ve şirketimiz sürekli sıkı denetim altında. Çok büyük bir gelirimiz yok, zaten çalışan arkadaşlarımız da ciddi bir maaş almıyorlar. Mümkün olduğunca kazandığımız parayı hem Ajansın teknik gelişimine harcıyoruz hem de arkadaşlarımızın yaşamlarını sürdürmesi için kullanıyoruz.

Baskınlarda bilgisayarlarımıza el konması yayıncılığımızı çok aksatıyor. Arşivimiz, belliğimiz, dijital materyallerimizin hepsi bir anda yok ediliyor. Sürekli yeniden arşiv tutmak zorunda kalıyoruz. Güncel haberleri aktarmakta sıkıntı yaşıyoruz. Teknolojik olarak ilerlememiz gerekirken sahip olduklarımızı sürekli kaybediyoruz.

El konulan ekipmanlar, tutuklanan muhabirler, haberci ile kaynağı arasında uçurum oluşturuyor. İnsanların bizimle iletişime geçmeye korktuğu bir iklim oluşturuyorlar. Geçmişteki koşullar gibi haber üretme zeminimiz yok edildi. Bu sistemsel bir durum. Şiddete uğrayan, baskıya uğrayan birisi bile uğradığı şiddeti açıklamaktan korkuyor, gizliyor, kendisine otosansür uyguluyor.”

“ÇALIŞANLARIMIZ TEHDİT ALTINDA”

Tutuklamalar dışında MA çalışanlarının sistematik olarak baskı ve tehditlerle karşı karşıya kaldığını söyleyen Yılmaz, iki hafta önce Ankara’daki meslektaşlarının yaşadıklarını örnek veriyor:

“İki hafta önce Ankara’da iki gazetecinin önünü polis çevirdi ve tehdit etti. Buna benzer örnek çok var. Pandemi sürecinde sokağa çıkma yasağında gazeteciler serbestken, bizim çalışanlarımız sokağa çıktığında para cezası veriliyor. Van’da polis tüm gazetecilerin önünde açıkça ‘Mezopotamya Ajansı çekim yapmayacak’ dedi.”

ULUSLARARASI KURULUŞLAR SESSİZ

Yaşadıkları baskıya yerel meslek örgütlerinden destek görmediğini anlatan Sedat Yılmaz, uluslararası kuruluşların da farksız olduğunu söylüyor:

“Türkiye’deki yerel mesleki ve insan hakları kuruluşlarının hep çekingen, korkak ve ama’lı bir dili oldu. Uluslararası örgütlerin temsilcileri ise sonuçta Türkiye’deki medya kuruluşlarının çalışanları ya da parçaları. Aynı çekingenliği onlardan da görüyoruz. Yaşadığımız baskılara karşın ciddi bir destek gördüğümüzü söyleyemem.”

TUTUKLU GAZETECİ KARATAŞ: BASKININ NEDENİ YAŞANANLARI TEŞHİR ETMEMİZ

MA’nın tutuklu muhabiri Dindar Karataş ise cezaevinden avukatları aracılığıyla gönderdiği mesajda, “Ajansımıza dönük baskıların ana nedeni bölgede yaşanan hak ihlalleri ve işkenceleri teşhir etmemizdir” dedi. Karataş, 24 Kasımda gözaltına alındı ve yaptığı haberler ve kaynaklarıyla olan telefon görüşmeleri gerekçe gösterilerek örgüt üyeliği suçlamasıyla tutuklandı.

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Görme engelli mülteci Oktay Özdemir mültecilerin sesi engellilerin nefesi oldu

Görme engelli Türkiyeli mülteci Oktay Özdemir, Avrupa’da kurduğu Engelli Hakları Platformu ile Avrupa’ya gelen çoğunluğu mülteci mağdur engellilerin sesi oldu.

SEVİNÇ ÖZARSLAN | BOLD MEDYA

Oktay Özdemir 7 engelli arkadaşıyla birlikte Almanya’da Engelli Hakları Platformu (Hand in Hand) kurdu. İnsan hakları kurumu Human Right Defenders (HRD) çatısı altında faaliyet gösteren platformun amacı hem Türkiye’deki KHK’lı engellilerin haklarını duyurmak hem de Avrupa’ya gelebilen engellilere danışmanlık yapmak. Farklı milletlerdeki insanlara da ulaşmayı hedeflediklerini söyleyen Oktay Özdemir, 15 Temmuz’dan sonra Türkiye’den ayrılmak zorunda kalan sürgün eğitimcilerden. Özdemir, kendisi de mağdur olduğu halde yaptığı çalışmalarla mağdurların en önemli destekçilerinden. Özdemir hem mültecileri hukuksal açıdan bilgilendirme platformu yürütüyor hem de engellilere destek veren bir platform kurdu.

ŞİRKETİNE EL KONULDU

Oktay Özdemir, Yenibosna’daki SAMA Eğitim ve Danışmanlık Şirketi’nin sahibiydi. Asıl mesleği İngilizce öğretmenliğiydi. Ancak üniversiteyi bitirdikten sonra 4 yıl uluslararası firmalarda pazarlama müdürlüğü yaptı, daha sonra kendi şirketini kurdu. 15 Temmuz’dan sonra ise şirketinin hesaplarına bloke konuldu, bütün çalışanlarına dava açıldı. En sonunda da şirketi tamamen kapatıldı.

Almanya’ya iltica eden Oktay Özdemir, danışmanlık refleksiyle burada da işini devam ettirdi. İltica için ilk başvuruyu yapanlardan olduğu için bu konudaki tecrübelerini tüm sosyal medya platformlarından @ilticahaberleri adı altında herkesle paylaşmaya başladı. 4 yılda 10 binden fazla kişiyle bire bir görüşerek Avrupa’da mülteci olmak konusunda ihtiyacı olanlara yol gösterdi. Hala daha bu görevine devam ediyor.

2010 yılında gece körlüğü hastalığına yakalandığını öğrenen Oktay Özdemir’in yüzde 97 görme kaybı var. Başkalarına yardımcı olurken Almanya’da eğitimine de yatırım yapmaya ve kendini geliştirmeye devam ediyor. 200 görme engellinin kayıtlı olduğu Würzburg’daki görme engelliler okulu Berufsförderungswerk Würzburg’a devam ediyor.

“ARKADAŞLARIMA YAPILANLAR BENİ DERİNDEN SARSTI”

Almanca dil sertifikası almak isteyen görme engellilerin başvurduğu okulda şu anda iki Türk olduklarını söyleyen Özdemir, “Gökhan Açıkkolu ile Silivri Cezaevinde kanser olduktan sonra hayatını kaybeden Deniz Hakan Şen benim liseden arkadaşımdı. Onlara yapılanlar beni derinden sarstı. Almanya’ya gelince onlar için ne yapabilirim diye düşünürken platform fikri oluştu. En iyi bildiğim yerden başladım.” dedi.

Normal insanların zorluk yaşadığı bir süreçte engellilerin hapiste olmasının, işlerinden atılmasının insanlık dışı bir uygulama olduğunu vurgulayan Özdemir, “Yapılanlar insan onurunu kırıcıdır. Türkiye bir an önce hukuka dönmeli ve gerek tutuklu engellilerin gerek de KHK’lı engellilerin kaybedilmiş haklarını geri vermelidir. Yalnız değilsiniz, bu süreçte yanınızdayız.” ifadelerini kullandı.

Oktay Özdemir, hafta içi yatılı olarak Berufsförderungswerk Würzburg’a devam ediyor, hafta sonu ise ailesinin yanına gidiyor.

KHK’yı gerekçe gösterip yüzde 100 engelli Nurefşan’ı okuldan attılar

Okumaya devam et

Popular