Bizimle iletişime geçiniz

BOLD ÖZEL

Diktatörlüğün Gizli Orduları-7: 15 Temmuz ve cevapsız kalan sorular…

Gladyo yapılanmasının Türkiye’de siyaseti ve toplumu şekillendirmek için işlediği karanlık cinayetlerin tamamına yakını meçhul olarak kaldı. Yazı dizisinin son bölümünde 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsüne dair cevapsız kalan sorular var… 15 Temmuz’a giden yolda Erdoğan’ın taşları nasıl döşediği anlaşılmadan ne 15 Temmuz 2016 darbesi ne de vesayet sistemi anlaşılabilir… 

15 Temmuz 2016 yüz binlerce insan için bir dönüm noktası. Özgürlüğünü, işini, çevresini kaybeden; vatanından, sevdiklerinden ayrılan birçok kişi hayatı o günün öncesi ve sonrası diye ikiye ayırmış durumda.

O meşum gün hem insanlarda hem de toplumsal yapıda birkaç kuşakta ancak giderilebilecek yaralar açtı.

Peki ne oldu da o gün yaşandı?

ANAYASA REFERANDUMUNDAN 15 TEMMUZ’A SAVRULAN TÜRKİYE

Aslında her şey 2010 anayasa değişikliği referandumu ile başladı. Hizmet Hareketi’nin de büyük destek verdiği referandumda halk onayından geçen maddeler daha demokratik bir düzen getiriyordu. Siyaseti vesayet gölgesinden çıkaran, hukuk üzerindeki iktidar etkisini azaltan, sivil alanı genişleten bir düzen.

Ancak Erdoğan kısa süre içinde bu gömleğin kendisine uymadığını fark etti. İstediği gibi hareket edemeyecekti. Güçlü bir sivil alan ve bağımsız hukuk ileride işleri onun için zorlaştırabilirdi.

DEMOKRASİ VE HUKUKTAN RAHATSIZ OLANLAR YAKINLAŞIYOR

2010 referandumundan rahatsız olan sadece Erdoğan değildi. Derin devletin o günlerdeki yüzü olan “Ulusalcı” cephe de bu durumdan rahatsızdı. Daha demokratik bir Türkiye yıllardır sürdürülen “ulus devlet” idealinin çöpe atılması anlamına geliyordu onlar için.

Erdoğan’ın bir zamanlar “savcısıyım” dediği Ergenekon davasına karşı söylemlerinin de bu dönemde değişmeye başladığı görülür. Erdoğan geri dönmek istiyordu, fakat en etkin sivil oluşum olan Hizmet Hareketi’nden destek göremeyeceğini biliyordu. İstediği ve uğruna Ergenekoncu çevrelerle anlaştığı merkeziyetçi otoriter yönetim için başka bir yöntem bulması gerekiyordu.

Davos’ta “one minute” çıkışı sonrası Erdoğan’ı binlerce kişinin karşılaması organize bir hazırlıktı.

ERDOĞAN GERİLİMİN GÜCÜNÜ KEŞFETTİ

Aradığı yöntemi 2009 yılında yaşanan “One minute” vakası hatırlattı. Dönüşünde hazırlanmış kıtalar tarafından bir kahraman gibi karşılandı. Kimse olaydaki diplomatik tutarsızlığı ve sonrasında neler yaşandığını tartışmıyordu.

Erdoğan o gün “gerginlik stratejisi”ni nasıl kullanabileceğini gördü. Kitleye bir hedef gösterirse kitle oraya bakıyordu, kimse gösteren eldeki kirle ilgilenmiyordu.

MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın ifadeye çağrılması devletin derinliklerinde yeni ittifakların önünü açtı.

7 ŞUBAT 2012 MİT KRİZİ VE ERDOĞAN’IN YERDE BULDUĞU FIRSAT

Bu stratejiyi test edebilmek için çok beklemesi gerekmedi. 7 Şubat 2012’de Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) krizi patlak verdi. Hakan Fidan KCK soruşturmaları kapsamında ifadeye çağrıldı. Çünkü soruşturmalarda KCK yapılanmasına sızdığı ifade edilen MİT elemanlarının ölümle sonuçlanan eylemlerde yer aldığı ortaya çıkmıştı.

Erdoğan bu olayı kitlesini öteden beri ipini çekmeyi istediği Hizmet Hareketi’ne karşı ne kadar yönlendirebileceğini görmek için kullandı. Çıkan sonuç kendisi için umut vericiydi. Birçok kişi ifadeye çağrılma işinin Hizmet Hareketi’nin kumpası olduğuna inanmıştı. Erdoğan bu olayda medyasını da test etme fırsatı buldu. Artık hazırdı.

FETHULLAH GÜLEN’İN “SULHTA HAYIR VARDIR” ÇIKIŞI

Hizmet Hareketi, KCK operasyonlarına başta destek veriyordu. Güvenlik bakış açısının ağırlığı öne çıkıyordu. Hizmet Hareketi’nin sonradan barışçıl ve insan hakları temelinde farklı bir tutum takınması, aslında 15 Temmuz’a giden yolda önemli bir kilometre taşıydı. Fethullah Gülen 2013 yılı ocak ayında “sulhta hayır vardır” diyerek bu konudaki bakış açısı değişikliğini açıkça ortaya koyuyordu.

“Kürt Meselesi” devletin derinlikleri için hassas bir noktaydı. 12 Eylül’den beri düşman Kürt hareketiydi. Devletin katı güvenlikçi politikaları dışında bir söyleme tahammül gösterilemezdi. Özal’ın ve Eşref Bitlis’in şüpheli ölümleri, Cem Ersever’in infazının bu konuyla ilgisini dünkü yazımızda belirtmiştik. Hizmet Hareketi’ne müsamaha edilecek değildi.

Fakat Hizmet Hareketi Fethullah Gülen’den ibaret değildi. Gülen’i öldürmek bir şeyi değiştirmezdi, zaten ABD toprakları içinde böyle bir işe de kalkışamazlardı.

Hareketi bütünüyle tasfiye etmek gerekiyordu. Bu ise ancak halktaki teveccühü kıracak büyük bir şeytanlaştırma operasyonu ile mümkündü.

Fethullah Gülen, 2013 yılının ocak ayında “sulhta hayır vardır” diyerek Kürt meselesinde barışçıl çözüme işaret etmişti.

Fethullah Gülen’in “sulhta hayır vardır” konuşmasından kısa bir süre sonra MİT’ten başbakanlığa giden bir bilgi notu Hizmet Hareketi’yle ilgili şeytanlaştırma operasyonu için düğmeye basılmasına sebep oldu.

MİT, Erdoğan’ı bazı bakanların Reza Zarrab ile olan tehlikeli ilişkileri konusunda uyarıyordu. Erdoğan’ın bundan aldığı mesaj yolsuzluk meselesinin eninde sonunda patlayacağı oldu. İşte aradığı fırsat buydu. Ama oyunun inandırıcı olması için kitlesine bir gerekçe sunması gerekiyordu.

PLANIN İLK AYAĞI DERSANELER

Aynı yılın mayıs ayında dersanelerin kapatılması meselesi Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) tarafından gündeme atıldı. Erdoğan geride duruyor, konuyla ilgili direkt konuşmalarda bulunmuyordu. Hizmet Hareketi’nin karara tepkisi ise tam da Erdoğan’ın beklediği gibi sert oldu.

Dersaneler Hizmet Hareketi’nin temel insan kaynağıydı, üstelik kapatma kararı eğitim gerçekleriyle de örtüşmüyordu. Hemen hepsinin çocukları Hizmet dersanelerine ya da okullarına gitmiş olan AKP çevrelerince bu tepki kamuoyuna, “Para musluğu kesilen Cemaat tepki gösteriyor.” şeklinde yansıtılıyordu.

İranlı Reza Zarrab’ın bakanları rüşvete boğduğunu belgeleyen 17/25 Aralık 2013 operasyonu Cumhuriyet tarihinin en büyük yolsuzluk operasyonu idi.

YOLSUZLUK OPERASYONUNA KARŞI BAHANE HAZIRDI

Erdoğan, dersane konusundaki kenarda duran tutumunu 21 Kasım 2013’te değiştirdi ve, “Kapatmaya kararlıyız.” diyerek tavrını net bir şekilde ortaya koydu.

Sadece bir ay sonra tarihin en büyük yolsuzluklarından biri ortaya saçıldığında Erdoğan bunu “cemaatin dersane rahatsızlığından dolayı AKP’ye operasyon yapması” olarak tanımladığında kendisine körü körüne inanacak kitle çoktan hazırdı.

Mahkeme kararıyla yapılan dinlemeler, ayakkabı kutularından çıkan paralar kimsenin umurunda olmadı. “Cemaat” dersane konusunda net tavrını gösteren Erdoğan’ı devirmek istiyordu. Ergenekon’la çoktan anlaşılmış olduğu için başta yargı bürokrasisi olmak üzere bütün bürokrasi Erdoğan namına artık mesele değildi.

17 Aralık 2013-15 Temmuz 2016 arası hem sosyolojik hem politik açıdan başlı başına bir araştırma konusudur. Erdoğan koca bir kitleyi adım adım en ağır insan hakları ihlallerine, haksızlıklara, zulme sessiz kalacak hatta destek olacak hale getirdi.

Sonra… Sonrası 15 Temmuz… Planlandı ya da kullanıldı…

15 TEMMUZ’UN KARANLIK SORULARI

15 Temmuz’u uzun uzadıya anlatacak değiliz. Yukarıdaki süreç bile her şeyi ifadeye yeter. Ancak 15 Temmuz ve sonrası ile ilgili hâlâ cevap bekleyen soruları yeniden hatırlatmak bu menfur tezgâh dolayısıyla acı çeken yüz binlerce insana karşı bir vefa borcudur.

İSTİHBARAT ZAAFI MI VAR, YOKSA BİLİNİYOR MUYDU?

Bir darbe girişiminin varlığını bilmek öncelikle istihbarat kurumlarının işidir. Böyle bir hadise akabinde istihbarat teşkilatının suçlanması hatta sorumlusunun yargılanması gayet normaldir. Oysa MİT 15 Temmuz’a kadar darbe girişimiyle ilgili hiç bir istihbarat vermemiştir.

‘Cemaat’ üyesi olmakla suçlanarak hapse atılan bir asker haber vermese MİT’in 15 Temmuz günü 16:00’da da haberi olmayacaktı. 12 Eylül 1980’de bile dönemin imkânlarına rağmen askeri bir hareketlilik olduğu öğrenilmiş, ancak müdahale edilememiştir.

Oysa AKP hükümeti tüm imkânlarına rağmen 15 Temmuz girişimi ile ilgili son ana kadar haber alamamıştır. Buna rağmen neden MİT müsteşarı yargılanmak şöyle dursun darbe komisyonuna bile çağrılmamıştır ve halen görevini sürdürmektedir?

Darbe istihbaratı saat 16:30’da Genelkurmay’a ulaşmıştır. Buna rağmen kuvvet komutanları düğüne gitmiş ve saatlerce orada kalmıştır. Bunun sebebi ortada aslında bir darbe olmadığını bilmeleri midir?

HULUSİ AKAR NİÇİN KORUNUYOR?

Askeri darbeler ya Genelkurmayın başında olduğu bir emir komuta zinciri içinde yapılır ya da kontrolü ele alan bir cunta tarafından yapılır. 15 Temmuz’un bir cunta darbesi olduğu iddia edilmektedir. 15 yıl öncesinin Genelkurmay başkanı Hilmi Özkök Türkiye Büyük Millet Meclisi Darbe Komisyonu’nda ifade vermişken Hulusi Akar niçin çağrılmamıştır?

Görevdeki bir genelkurmay başkanı olarak cuntanın kimlerden oluştuğunu en iyi onun bilmesi gerekmez mi? AKP güdümündeki darbe komisyonu Hulusi Akar’ın söyleyeceklerinden mi korkmuştur?

Askeri istihbarat teşkilatına sahip bir Genelkurmay başkanının aylarca hazırlık gereken bir cunta yapılanmasından haberdar olamaması en azından görev ihmali değil midir? Hulusi Akar bunun için neden hesap vermemiştir?

KOMUTA KADEMESİNİ ŞEKİLLENDİRMENİN ÖTEKİ YOLU

Darbe girişimi sonrasında ordunun general mevcudunun yarıya yakını ve binlerce üst rütbeli subay askerlikten uzaklaştırıldı, tutuklandı ve yargılandı. Hiçbir cuntada bu kadar üst rütbeli subay bir arada olmamıştır. Bu kadar generalin içinde olduğu bir girişim asla gizli kalamaz.

Darbeye adı karışan generallerin Hizmet Hareketi ile ilgisi olduğu iddiası –mahkemelerde somut bir delil sunulamadığına göre- MİT fişlemelerine mi dayanmaktadır?

Bu kadar çok sayıda üst rütbeli personelin tasfiye edilmesinde ordunun gelecek yıllardaki komuta kademesini şekillendirme amacı mı yatmaktadır?

Benzeri bir girişim 1960 darbesinden sonra da yapılmıştır. “Eminsu” (emekli inkılap subayları) hadisesi diye bilinen hadisede 30’dan fazla general ve yüzlerce subay emekliye sevk edilerek NATO’cu subayların önü açılmıştır.

Önü açılan bu subaylar ileriki yıllarda 12 Eylül’ün ve 28 Şubat’ın kadroları olarak karşımıza çıkmıştır. Aynı taktiği bu sefer AKP oynamakta ve gelecek yıllar için kendini garantiye almaya mı çalışmaktadır?

Dikatörlüğün gizli orduları-4: Belçika

TEZGAH GECESİNDE KARANLIK NOKTALAR VAR

Genelkurmay, saat 18:00’de hiçbir uçağın kalkmaması, kışlalardan askeri araç ve personel çıkarılmaması yönünde emir verdiği ve bu emir tüm TSK organları tarafından duyulduğu halde ne olduğundan habersiz küçük askeri grupların sokağa çıkarılması emrini kim vermiştir?

Sokağa çıkarılan erlere “terör şüphesi var”, askeri öğrencilere ise “tatbikat yapılacak” bilgisi verildiği mahkeme kayıtlarına yansıdığına göre kurban seçilen bu personeli sahaya süren kimdir? Yargılanan bazı askeri personeller kendilerini görev yerine getiren komutanların daha sonra bölgeden ayrıldığını ifade etmiştir. Kimdir bu komutanlar ve haklarında herhangi bir işlem yapılmış mıdır?

Türk ordusunun darbe geçmişi malumdur. Bir darbenin nasıl ve ne kadar kuvvetle gerçekleştirilebileceğini hemen her subay kestirebilir.

1984’ten beri PKK ile yürütülen mücadele kapsamında gayrinizami harp konusunda oldukça tecrübeli olan TSK personeli çok az sayıda rütbeli asker, askeri öğrenciler, 1-2 tabur asker, birkaç tank ve uçakla darbe yapılamayacağını bilemeyecek kadar yetersiz midir?

15 TEMMUZ GECESİ SİYASETÇİ GÖZALTINA ALINMADI

Dünya tarihinde insanların en uyanık olduğu saatte darbe yapmaya kalkışan hiçbir ordu görülmemiştir. Tüm darbeler, sivil tepkisini ve kaybını önlemek için sabaha karşı yapılır. İlk yapılan iş ise halk tepkisini organize edebilecek siyasilerin ve sivil liderlerin derdest edilmesi olur.

15 Temmuz’da bunların hiçbiri olmamıştır. Herhangi bir iktidar yetkilisi gözaltına alınmaya bile kalkışılmamıştır. Bütün bu tutarsızlıklarla ilgili komisyonda ya da mahkemelerde soru sormak neden herhangi bir yetkilinin aklına gelmemiştir?

En küçük bir terör hadisesinde medyaya yayın yasağı getirilirken darbe teşebbüsü gibi hadisede niye yayın yasağı getirilmedi? Neden o gece Twitter ve diğer sosyal medya mecralar kapatılmadı ve internet yavaşlatılmadı?

Medyanın ve iletişimin engellenmemesi ortada bir darbe olmadığı için yönlendirilen sivil halkın az sayıdaki askeri rahatlıkla engellemesi ve böylece “demokrasi destanı” çıkarılabilmesi için miydi?

Eğitimli yüzlerce güvenlik personelince son model silahlarla korunan Erdoğan’ın Saray’ının 3’ü rütbeli 13 asker tarafından basılması ve bunların daha kapıdan girmeden gözaltına alınması tuhaf değil midir? Onları oraya bir şey yapamayacaklarını bile bile kim göndermiştir?

450 METREKARELİK SARAY’I VURAMAYAN PİLOTLAR!

Herhangi bir subay 13 askerle sarayın ele geçiremeyeceğini pekâlâ bileceğine göre bu askerler ne söylenerek oraya gönderilmiştir?

Darbe Erdoğan’a karşı yapılmaktadır. Uçaklar lazer teknolojili hedefleme sistemlerine rağmen Erdoğan’ın 450 bin metrekarelik sarayının sadece bahçesinin uzak bir köşesini bombalıyor. Ahmet Nesin’in TBMM’nin füzeyle vurulmadığı aksine içeriye yerleştirilmiş bir bombanın patlatıldığı, patlama yerindeki görüntünün de içten dışa bir patlamayı desteklediği yönündeki iddiaları neden araştırılmamıştır?

Sonuçta 15 Temmuz’dan sonraki cadı avında Meclis’in kayıtsız şartsız desteği en azından sessizliği sağlanmıştır. Kim kendisini öldürmek isteyenlere karşı merhamet gösterir ki?

FOCUS DERGİSİNİN YAYIMLADIĞI E-POSTA

Darbe girişiminden hemen sonra İngiliz İstihbaratı GCHQ’nun Türk hükümetinin telefon ve e-posta yazışmalarını yakaladığı ve “Yarın temizlik operasyonları başlatılsın ve darbenin baş yöneticisi Fethullah Gülen ilan edilsin.” mesajını elde ettiği 24 Temmuz 2016’da saygın Alman dergisi FOCUS’ta yayımlandı. Şu ana kadar tekzip edilmedi. Bu iddia doğru mudur, doğruysa neden kimse bunun üstüne gitmemiştir?

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın hemen o gece 04:30’da darbe girişimini çözüp sonuca bağlayarak “Paralel Devlet Yapılanmasıyla irtibatlı yargı görevlileri ve general, amiral, subay, astsubay, er ve erbaşlar” hakkında gözaltı kararı vermesi şüphe uyandırıcı değil mi? Yargı görevlileri ile ilgili gözaltı ve tasfiye kararları 15 Temmuz’la ilgili şaibeli konularda sorular sorulmaması için midir?

AKIN ÖKSÜZ’Ü KİM YA DA KİMLER SERBEST BIRAKTI?

Öğretmenlerin, esnafların, ev kadınlarının bile en ufak şüphe ya da ihbarlarla gözaltına alındığı bir ortamda darbenin merkezi olduğu iddia edilen Akıncı Üssü yakınında yakalanan ve sonradan darbe teşebbüsünün 1 numarası olduğu iddia edilen Adil Öksüz’ün ilk mahkemede salıverilmesi üzerindeki sis perdesi neden aralanmamaktadır?

Sadat başkanı ve cumhurbaşkanlığı başdanışmanı emekli general Adnan Tanrıverdi.

ERDOĞAN’IN KARANLIK ORDUSU SADAT

Eski Pentagon üst yetkilisi Michael Rubin’in “15 Temmuz gecesi sivilleri Saray’a bağlı SADAT milisleri öldürdü” iddiası doğru mudur? O gece görüntülere ve tanık ifadelerine yansıyan “siyah tranporter”lar neden soruşturulmamıştır?

15 Temmuz sivil ölümleri yeterince araştırıldı mı? Niçin hiçbirine otopsi yapılmadı? Yargılanan erler ve avukatlarının “bizden teslim alınan silahların balistik incelemesi yapılsın” talepleri mahkemeler tarafından neden ısrarla reddedildi?

“Keskin nişancı” iddiasında bulunan bazı maktul yakınları bu beyanlarını niye geri çekti? 15 Temmuz’dan sonra rütbeli askerlere işkence ettiği belirtilen emekli SAT komandosu Ali Türkşen’in 15 Temmuz ve Sadat’la ilgili ifadeleri niye araştırılmamıştır?

SADAT, kendi internet sitesindeki bilgilere göre 28 Şubat 2012’de kurulmuş. Başında Emekli Tuğgeneral Adnan Tanrıverdi bulunuyor. “15 Temmuz’dan sonra ne istediysek oldu.” diyen Tanrıverdi şu an Cumhurbaşkanlığı başdanışmanı…

Tanrıverdi ne istemiştir ve elde etmiştir? Sadece dost ve müttefik ülkelerin silahlı kuvvetlerine eğitim verdiğini belirten Sadat’ın eğitim programında “gayr-i nizami harp, tahrip ve keskin nişancılık” da mevcut olduğunu söyleyip bu bahsi kapatalım.

TÜRKİYE’NİN EN KARANLIK VE KANLI GİZLİ SAVAŞI

Yedi günlük yazı dizisini 15 Temmuz ile sonlandırıyoruz. İlk altı bölüm boyunca Gladio ve örtülü operasyonlarına değindik. Peki, 15 Temmuz bir Gladyo yani NATO operasyonu mudur? Bunu söylemek pek mümkün görünmüyor.

15 Temmuz’dan sonra tasfiye edilenler arasında NATO subayları çok fazla, hatta tüm NATO subayları tasfiye edildi denebilir. Hadise sırasında görev gereği yurt dışında bulunan NATO’da görevli subayların büyük bir kısmı Türkiye’ye dönmedi.

Fakat 15 Temmuz’la ilgili her şey Gladyo yöntemleriyle uyuşuyor. Gizli ordular, kamuoyu yönlendirmesi, şeytanlaştırma… Erdoğan ve şimdilik birlikte yürüdüğü Avrasyacı kadrolar Gladyo’dan öğrendikleri oyunu başarıyla sahnelediler.

Fakat gerçeklerin er geç ortaya çıkmak gibi kötü bir huyu vardır.

Diktatörlüğün Gizli Orduları-5: Türkiye

BOLD ÖZEL

Türkçe öğretmenliğinden bilgisayar programcılığına bir başarı hikayesi

Dört yıldır Almanya’da yaşayan Türkçe öğretmeni Serdar Güleç, aldığı dil ve meslek eğitimleri sonucunda yeni bir sektöre geçti. Yazılımcı olarak bir bilgisayar şirketinde çalışmaya başlayan Güleç, sabırla ve azimle hedefine ulaştığını söylüyor.

SEVİNÇ ÖZARSLAN | BOLD ÖZEL

Yurt dışına göç etmek zorunda kalan Türklerin karşılaştığı en büyük sorunlardan biri ‘ben şimdi ne iş yapacağım’ oluyor. Özellikle sözel bölüm mezunları ya yeniden üniversite okumak zorunda kalıyor ya da farklı alanlara kayıyor. Yeni mezun birçok öğretmenin, hukukçunun IT (informasyon teknolojileri) alanına yönlendiği biliniyor.

Sadece eğitim almak da yeterli değil. Bulunduğunuz ülkenin dilini öğrenmek ve iyi bir şirkette iş bulma süreci de oldukça zor. Tüm bu engelleri aşan başarılı örnekler de var. Çeşitli ülkelerde görev yaptıktan sonra Almanya’ya sığınmak zorunda kalan Türkçe öğretmeni Serdar Güleç, öğretmenlikten IT alanına geçmeyi başarmış, kısa bir sürede iş de bulmuş bir isim.

FRANKFURT’TA BİR IT ŞİRKETİNE KABUL EDİLDİ

2007 yılında Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun olduktan sonra Filipinler, Nepal, Hindistan gibi ülkelerde çalışan Serdar Güleç, 23 Temmuz 2017’den bu yana ailesiyle birlikte Almanya’da yaşıyor.

Geçen yıl mart ayında Almanca’nın en üst dil seviyesi olan C1 sertifikası almayı başaran Öztürk, Türk Dili ve Edebiyatı bölümü mezunu olduğu ve formasyonu olmadığı için Almanya’da öğretmen olma çabaları sonuçsuz kalınca bilgisayar programcısı olmaya karar verdi.

EĞİTİM 9 AY SÜRDÜ

Öztürk’ün bu kararı verme süreci 1 yıl sürdü. Sözelcilerin sayısal alanda bir şey başarabilmesinin zor olduğuna dair önyargıyı, “bilgisayardan ben ne anlarım” gibi ön kabulleri önce kendi içinde yıktı. Daha sonra bir mesleki eğitim kursuna katıldı. Geçen yıl mayıs ayında online bir kursa başlayan Öztürk, ilk 3-4 ay çok bocaladığını hatta kursu bırakmayı bile düşündüğünü söylüyor.

“Ama neden sonra başladığım bir işi bitirme dürtüsü ağır bastı. Şubat 2021’de eğitimi başarı ile tamamladım. Eğitimi bitirir bitirmez iş başvurularına başvurdum. Hem İngilizce hem de Almancamın olması iş başvurularında kendime güvenmemi sağlamıştı” diyen Güleç 1 Mayıs’ta Frankfurt’ta bir IT şirketinde çalışmaya başladı.

ÇALIŞMA, AZİM, MERAK VE ÖZGÜVEN

Birçok iş ilanına başvuru yaptığını söyleyen Öztürk, bu başvuruların da önemine dikkat çekiyor: “İş arama sitelerinde hesap oluşturdum. CV’mi herkese görünür hale getirdim. IT alanında verilen birçok online workshop ve eğitim seminerlerine katıldım. Bootcamp haricinde ayrıca birçok online IT kurslarına katıldım. İş bulma sürecinde birçok telefon ve video görüşme yaptım. Nisan ayında bir iş bulma sitesinden görüşme teklifi geldi. Hemen kabul ettim. Görüşmelerden sonra Frankfurt’taki bu IT şirketine kabul edildim. Bu işe girebilmemde bence en büyük etken ısrarlı bir şekilde IT kursunu bitirebilmem ve devamında yine ısrarlı bir şekilde iş başvuruları yapmam. Çalışma, azim, özgüven ve merak sanırım benim Türkçe öğretmenliğinden ITye geçişimdeki en büyük etkenlerdendi.”

Henüz yolun başında olduğunu söyleyen Serdar Güleç, yeni iş sektöründe nasıl ilerleyeceğini kendisi de merak ediyor.

Serdar Güleç, en önemli destekçisi eşi Serap Güleç ve kızıyla birlikte artık Almanya’da yeni bir hayata başladı.

Frankfurt Havaalanı’nda tutulan öğretmenler Jülide Çetin ve Şeyma Demirel yarın deport edilecek

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Frankfurt Havaalanı’nda tutulan öğretmenler Jülide Çetin ve Şeyma Demirel yarın deport edilecek

39 gündür Frankurt Havaalanı’nda tutulan ve haklarında deport kararı çıkan İngilizce öğretmenleri Jülide Çetin ve Şeyma Demirel, yarın sabah 10.00’daki Sofya uçağıyla Bulgaristan’a gönderilecek.

SEVİNÇ ÖZARSLAN | BOLD ÖZEL

18 Haziran’dan bu yana Frankfurt Havalaanı’nda tutulan İngilizce öğretmenleri Jülide Çetin ve Şeyma Demirel, yarın sabah saat 10.00’da Bulgaristan’a deport edilecek. Bold Medya’ya konuşan Çetin ve Demirel, kendileri için Sofya uçağına bilet alındığını ve sabahtan koronavirüs testi yapılacağını bugün öğrendiklerini söyledi. İlk başta buna inanmak istemediklerini söyleyen öğretmenler, görevlilerden biletlerini istediklerini, onların da getirip gösterdiğini belirtti.

Öte yandan Çetin ve Demirel’in avukatının, deport kararının durdurulması için Frankfurt’un da içinde bulunduğu Hessen eyaletinin başkenti Wiesbaden Parlamentosu’na bugün başvuru yapacağı öğrenildi.

39 gün önce Almanya’ya sığınma talep eden Jülide Çetin ve Şeyma Demirel, Vietnam’dan Almanya’ya Bulgaristan vizesiyle geldikleri için haklarında deport kararı çıktı.

Koronavirüs tedbirleri kapsamında Almanya’dan vize alamadıkları için Bulgaristan’a başvurduklarını söyleyen genç öğretmenler Bulgaristan’a gitmek istemediklerini, Türkiye’ye iade edilip tutuklanan öğretmenlerle aynı kaderi yaşamaktan endişe ettiklerini belirtiyor.

Çetin ve Demirel, 15 Temmuz’dan sonra Vietnam’a komşu olan Tayland, Malezya, Mynmar, Endonezya gibi ülkelerden birçok Gülen Hareketi mensubunun yasa dışı yollarla kaçırılıp Türkiye’ye iade edildiği için Almanya’ya sığınmak istiyor.

VİETNAM’DA OKUDULAR

8 yıl önce Vietnam’a üniversite okumaya giden 27 yaşındaki Jülide Çetin, Ho Chi Minh şehrindeki Vietnam Nationel Üniversitesi’nde İngilizce öğretmenliği bölümünde okudu. Şeyma Demirel ise 2018’de Hanoi Üniversitesi’nden mezun oldu. Vietnam’da İngilizce öğretmeni olarak çalışan Çetin ve Demirel mesleklerine Almanya’da devam etmek istiyor.

İki kadın öğretmen Türkiye’ye iade riskiyle karşı karşıya

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

AİHM’nin Bylock kararı sonrası 95 bin kişi beraat bekliyor

AİHM’nin Bylock kullanmanın suç olmadığı ve tek başına tutuklanmaya yeterli delil olmadığı kararı haksız yere cezaevine giren binlerce kişiyi ümitlendirdi. MİT’in raporuna göre Bylock’ta mesaj içeriği olmayan 34 bin 837 kişi, en az 1 kez mesaj attığı iddia edilen 60 bin 473 kişi AİHM’in Tekin Akgün kararı sonrası beraat kararı bekliyor.

BOLD ÖZEL – Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) polis memuru Tekin Akgün’ün başvurusunda tek ve esas delilin Bylock olmasının tutuklamaya yetmeyeceği kararının ardından programla ilgili tutuklanan ve ceza alan binlerce kişi hukuksuz kararların kaldırılmasını istiyor.

AİHM’nin Tekin Akgün başvurusunda tek ve esas delilin Bylock olmasının tutuklamaya yetmeyeceği kararı diğer dosyalar için de emsal teşkil ediyor. Yargıtay, istinaf ve yerel mahkemelerin Bylock iddiasıyla tutuklu yargılananları Anayasa’nın 90’ncı maddesine göre AİHM içtihadına uyarak tahliye etmesi, davalarda ise beraat kararı vermesi gerekiyor.

AİHM kararı sonrası Bylock kullandığı iddiasıyla kaç kişinin yargılandığı sorusu gündeme geldi. Bu konuda net bir rakam bulunmazken, İçişleri Bakan Yardımcısının 4 Mart 2019 tarihli açıklamasına göre tekil kullanıcı olduğu iddia edilen 95 bin 310 kişiye Bylock davası açıldığı tahmin ediliyor. MİT’in Teknik Raporuna göre Bylock’ta en az  1 kez mesaj atmış veya almış kişi sayısı 60 bin 473 kişi bulunuyor. Yine MİT raporuna göre, Bylock’ta mesaj içeriği olmayan kişi sayısı ise 34 bin 837. AİHM’nin kararı sonrası Bylock kullandığı iddia edilen 95 bin kişiden tutuklu bulunanların tahliye edilmesi, yargılananlar hakkında da beraate hükmedilmesi hukukun gereği olarak kabul ediliyor.

YARGITAY VE AYM KARARLARINI DEĞİŞTİRMELİ

AİHM kararına göre Bylock, terör örgütü üyeliği suçu için makul bir şüphe oluşturmuyor. Oysa ki Yargıtay 16. Ceza Dairesi, 2017’de Bylock’un terör örgütü üyeliğine yeterli delil olduğunu kabul etmiş, içeriği olup olmadığına bakmadan programı indiren ve user ID’si bulunan yüzlerce kişinin cezasını onamıştı. Anayasa Mahkemesi de Bylock’u tutuklanma için kuvvetli belirti saymış ve tutuklamaları hak ihlali saymamıştı. AİHM’nin kararı sonrası Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi’nin içtihatları adeta çöp oldu. İki yüksek yargı organının içtihatlarını AİHM kararı doğrultusunda değiştirerek Bylock’un suç teşkil etmediğine karar vermesi gerekiyor. Bylock’tan cezası kesinleşenlerin de AİHM kararı doğrultusunda yeniden yargılanma talep etmesi hakkı bulunuyor. AİHM kararı emsal kabul edilerek Bylock iddiasıyla tutuklu bulunanların da derhal tahliyesine karar verilmesi hukukun gereği olarak kabul ediliyor.

AİHM’NİN BYLOCK KARARI

AİHM, polis memuru Tekin Akgün’ün başvurusunda Bylock’un tek başına delil olmayacağını, içeriklerin suç unsuru taşıması gerektiğini, terör örgütü üyeliğini kanıtlayacak yan deliller olması gerektiğine dikkat çekti. 20 Temmuz’da açıklanan kararda, “İlke olarak Bylock gibi şifreli iletişim uygulamalarını indirme/kullanma veya mesajlaşma gizliliğini korumak için başka herhangi bir yöntemin, tek başına suç oluşturan faaliyette bulunulduğuna dair objektif bir gözlemciyi tatmin edebilecek kanıt teşkil etmez” değerlendirmesi yapıldı. Özgürlük ve güvenlik hakkının ihlal edildiğine karar veren mahkeme, 12 bin Euro manevi tazminat ile bin Euro masraf ve giderlerin ödenmesine de hükmetti. 

AİHM’den ilk karar: ByLock’u tutuklamaya delil kabul etmedi

Okumaya devam et

Popular

Shares