Bizimle iletişime geçiniz

BOLD ÖZEL

Diktatörlüğün Gizli Orduları-7: 15 Temmuz ve cevapsız kalan sorular…

Gladyo yapılanmasının Türkiye’de siyaseti ve toplumu şekillendirmek için işlediği karanlık cinayetlerin tamamına yakını meçhul olarak kaldı. Yazı dizisinin son bölümünde 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsüne dair cevapsız kalan sorular var… 15 Temmuz’a giden yolda Erdoğan’ın taşları nasıl döşediği anlaşılmadan ne 15 Temmuz 2016 darbesi ne de vesayet sistemi anlaşılabilir… 

15 Temmuz 2016 yüz binlerce insan için bir dönüm noktası. Özgürlüğünü, işini, çevresini kaybeden; vatanından, sevdiklerinden ayrılan birçok kişi hayatı o günün öncesi ve sonrası diye ikiye ayırmış durumda.

O meşum gün hem insanlarda hem de toplumsal yapıda birkaç kuşakta ancak giderilebilecek yaralar açtı.

Peki ne oldu da o gün yaşandı?

ANAYASA REFERANDUMUNDAN 15 TEMMUZ’A SAVRULAN TÜRKİYE

Aslında her şey 2010 anayasa değişikliği referandumu ile başladı. Hizmet Hareketi’nin de büyük destek verdiği referandumda halk onayından geçen maddeler daha demokratik bir düzen getiriyordu. Siyaseti vesayet gölgesinden çıkaran, hukuk üzerindeki iktidar etkisini azaltan, sivil alanı genişleten bir düzen.

Ancak Erdoğan kısa süre içinde bu gömleğin kendisine uymadığını fark etti. İstediği gibi hareket edemeyecekti. Güçlü bir sivil alan ve bağımsız hukuk ileride işleri onun için zorlaştırabilirdi.

DEMOKRASİ VE HUKUKTAN RAHATSIZ OLANLAR YAKINLAŞIYOR

2010 referandumundan rahatsız olan sadece Erdoğan değildi. Derin devletin o günlerdeki yüzü olan “Ulusalcı” cephe de bu durumdan rahatsızdı. Daha demokratik bir Türkiye yıllardır sürdürülen “ulus devlet” idealinin çöpe atılması anlamına geliyordu onlar için.

Erdoğan’ın bir zamanlar “savcısıyım” dediği Ergenekon davasına karşı söylemlerinin de bu dönemde değişmeye başladığı görülür. Erdoğan geri dönmek istiyordu, fakat en etkin sivil oluşum olan Hizmet Hareketi’nden destek göremeyeceğini biliyordu. İstediği ve uğruna Ergenekoncu çevrelerle anlaştığı merkeziyetçi otoriter yönetim için başka bir yöntem bulması gerekiyordu.

Davos’ta “one minute” çıkışı sonrası Erdoğan’ı binlerce kişinin karşılaması organize bir hazırlıktı.

ERDOĞAN GERİLİMİN GÜCÜNÜ KEŞFETTİ

Aradığı yöntemi 2009 yılında yaşanan “One minute” vakası hatırlattı. Dönüşünde hazırlanmış kıtalar tarafından bir kahraman gibi karşılandı. Kimse olaydaki diplomatik tutarsızlığı ve sonrasında neler yaşandığını tartışmıyordu.

Erdoğan o gün “gerginlik stratejisi”ni nasıl kullanabileceğini gördü. Kitleye bir hedef gösterirse kitle oraya bakıyordu, kimse gösteren eldeki kirle ilgilenmiyordu.

MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın ifadeye çağrılması devletin derinliklerinde yeni ittifakların önünü açtı.

7 ŞUBAT 2012 MİT KRİZİ VE ERDOĞAN’IN YERDE BULDUĞU FIRSAT

Bu stratejiyi test edebilmek için çok beklemesi gerekmedi. 7 Şubat 2012’de Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) krizi patlak verdi. Hakan Fidan KCK soruşturmaları kapsamında ifadeye çağrıldı. Çünkü soruşturmalarda KCK yapılanmasına sızdığı ifade edilen MİT elemanlarının ölümle sonuçlanan eylemlerde yer aldığı ortaya çıkmıştı.

Erdoğan bu olayı kitlesini öteden beri ipini çekmeyi istediği Hizmet Hareketi’ne karşı ne kadar yönlendirebileceğini görmek için kullandı. Çıkan sonuç kendisi için umut vericiydi. Birçok kişi ifadeye çağrılma işinin Hizmet Hareketi’nin kumpası olduğuna inanmıştı. Erdoğan bu olayda medyasını da test etme fırsatı buldu. Artık hazırdı.

FETHULLAH GÜLEN’İN “SULHTA HAYIR VARDIR” ÇIKIŞI

Hizmet Hareketi, KCK operasyonlarına başta destek veriyordu. Güvenlik bakış açısının ağırlığı öne çıkıyordu. Hizmet Hareketi’nin sonradan barışçıl ve insan hakları temelinde farklı bir tutum takınması, aslında 15 Temmuz’a giden yolda önemli bir kilometre taşıydı. Fethullah Gülen 2013 yılı ocak ayında “sulhta hayır vardır” diyerek bu konudaki bakış açısı değişikliğini açıkça ortaya koyuyordu.

“Kürt Meselesi” devletin derinlikleri için hassas bir noktaydı. 12 Eylül’den beri düşman Kürt hareketiydi. Devletin katı güvenlikçi politikaları dışında bir söyleme tahammül gösterilemezdi. Özal’ın ve Eşref Bitlis’in şüpheli ölümleri, Cem Ersever’in infazının bu konuyla ilgisini dünkü yazımızda belirtmiştik. Hizmet Hareketi’ne müsamaha edilecek değildi.

Fakat Hizmet Hareketi Fethullah Gülen’den ibaret değildi. Gülen’i öldürmek bir şeyi değiştirmezdi, zaten ABD toprakları içinde böyle bir işe de kalkışamazlardı.

Hareketi bütünüyle tasfiye etmek gerekiyordu. Bu ise ancak halktaki teveccühü kıracak büyük bir şeytanlaştırma operasyonu ile mümkündü.

Fethullah Gülen, 2013 yılının ocak ayında “sulhta hayır vardır” diyerek Kürt meselesinde barışçıl çözüme işaret etmişti.

Fethullah Gülen’in “sulhta hayır vardır” konuşmasından kısa bir süre sonra MİT’ten başbakanlığa giden bir bilgi notu Hizmet Hareketi’yle ilgili şeytanlaştırma operasyonu için düğmeye basılmasına sebep oldu.

MİT, Erdoğan’ı bazı bakanların Reza Zarrab ile olan tehlikeli ilişkileri konusunda uyarıyordu. Erdoğan’ın bundan aldığı mesaj yolsuzluk meselesinin eninde sonunda patlayacağı oldu. İşte aradığı fırsat buydu. Ama oyunun inandırıcı olması için kitlesine bir gerekçe sunması gerekiyordu.

PLANIN İLK AYAĞI DERSANELER

Aynı yılın mayıs ayında dersanelerin kapatılması meselesi Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) tarafından gündeme atıldı. Erdoğan geride duruyor, konuyla ilgili direkt konuşmalarda bulunmuyordu. Hizmet Hareketi’nin karara tepkisi ise tam da Erdoğan’ın beklediği gibi sert oldu.

Dersaneler Hizmet Hareketi’nin temel insan kaynağıydı, üstelik kapatma kararı eğitim gerçekleriyle de örtüşmüyordu. Hemen hepsinin çocukları Hizmet dersanelerine ya da okullarına gitmiş olan AKP çevrelerince bu tepki kamuoyuna, “Para musluğu kesilen Cemaat tepki gösteriyor.” şeklinde yansıtılıyordu.

İranlı Reza Zarrab’ın bakanları rüşvete boğduğunu belgeleyen 17/25 Aralık 2013 operasyonu Cumhuriyet tarihinin en büyük yolsuzluk operasyonu idi.

YOLSUZLUK OPERASYONUNA KARŞI BAHANE HAZIRDI

Erdoğan, dersane konusundaki kenarda duran tutumunu 21 Kasım 2013’te değiştirdi ve, “Kapatmaya kararlıyız.” diyerek tavrını net bir şekilde ortaya koydu.

Sadece bir ay sonra tarihin en büyük yolsuzluklarından biri ortaya saçıldığında Erdoğan bunu “cemaatin dersane rahatsızlığından dolayı AKP’ye operasyon yapması” olarak tanımladığında kendisine körü körüne inanacak kitle çoktan hazırdı.

Mahkeme kararıyla yapılan dinlemeler, ayakkabı kutularından çıkan paralar kimsenin umurunda olmadı. “Cemaat” dersane konusunda net tavrını gösteren Erdoğan’ı devirmek istiyordu. Ergenekon’la çoktan anlaşılmış olduğu için başta yargı bürokrasisi olmak üzere bütün bürokrasi Erdoğan namına artık mesele değildi.

17 Aralık 2013-15 Temmuz 2016 arası hem sosyolojik hem politik açıdan başlı başına bir araştırma konusudur. Erdoğan koca bir kitleyi adım adım en ağır insan hakları ihlallerine, haksızlıklara, zulme sessiz kalacak hatta destek olacak hale getirdi.

Sonra… Sonrası 15 Temmuz… Planlandı ya da kullanıldı…

15 TEMMUZ’UN KARANLIK SORULARI

15 Temmuz’u uzun uzadıya anlatacak değiliz. Yukarıdaki süreç bile her şeyi ifadeye yeter. Ancak 15 Temmuz ve sonrası ile ilgili hâlâ cevap bekleyen soruları yeniden hatırlatmak bu menfur tezgâh dolayısıyla acı çeken yüz binlerce insana karşı bir vefa borcudur.

İSTİHBARAT ZAAFI MI VAR, YOKSA BİLİNİYOR MUYDU?

Bir darbe girişiminin varlığını bilmek öncelikle istihbarat kurumlarının işidir. Böyle bir hadise akabinde istihbarat teşkilatının suçlanması hatta sorumlusunun yargılanması gayet normaldir. Oysa MİT 15 Temmuz’a kadar darbe girişimiyle ilgili hiç bir istihbarat vermemiştir.

‘Cemaat’ üyesi olmakla suçlanarak hapse atılan bir asker haber vermese MİT’in 15 Temmuz günü 16:00’da da haberi olmayacaktı. 12 Eylül 1980’de bile dönemin imkânlarına rağmen askeri bir hareketlilik olduğu öğrenilmiş, ancak müdahale edilememiştir.

Oysa AKP hükümeti tüm imkânlarına rağmen 15 Temmuz girişimi ile ilgili son ana kadar haber alamamıştır. Buna rağmen neden MİT müsteşarı yargılanmak şöyle dursun darbe komisyonuna bile çağrılmamıştır ve halen görevini sürdürmektedir?

Darbe istihbaratı saat 16:30’da Genelkurmay’a ulaşmıştır. Buna rağmen kuvvet komutanları düğüne gitmiş ve saatlerce orada kalmıştır. Bunun sebebi ortada aslında bir darbe olmadığını bilmeleri midir?

HULUSİ AKAR NİÇİN KORUNUYOR?

Askeri darbeler ya Genelkurmayın başında olduğu bir emir komuta zinciri içinde yapılır ya da kontrolü ele alan bir cunta tarafından yapılır. 15 Temmuz’un bir cunta darbesi olduğu iddia edilmektedir. 15 yıl öncesinin Genelkurmay başkanı Hilmi Özkök Türkiye Büyük Millet Meclisi Darbe Komisyonu’nda ifade vermişken Hulusi Akar niçin çağrılmamıştır?

Görevdeki bir genelkurmay başkanı olarak cuntanın kimlerden oluştuğunu en iyi onun bilmesi gerekmez mi? AKP güdümündeki darbe komisyonu Hulusi Akar’ın söyleyeceklerinden mi korkmuştur?

Askeri istihbarat teşkilatına sahip bir Genelkurmay başkanının aylarca hazırlık gereken bir cunta yapılanmasından haberdar olamaması en azından görev ihmali değil midir? Hulusi Akar bunun için neden hesap vermemiştir?

KOMUTA KADEMESİNİ ŞEKİLLENDİRMENİN ÖTEKİ YOLU

Darbe girişimi sonrasında ordunun general mevcudunun yarıya yakını ve binlerce üst rütbeli subay askerlikten uzaklaştırıldı, tutuklandı ve yargılandı. Hiçbir cuntada bu kadar üst rütbeli subay bir arada olmamıştır. Bu kadar generalin içinde olduğu bir girişim asla gizli kalamaz.

Darbeye adı karışan generallerin Hizmet Hareketi ile ilgisi olduğu iddiası –mahkemelerde somut bir delil sunulamadığına göre- MİT fişlemelerine mi dayanmaktadır?

Bu kadar çok sayıda üst rütbeli personelin tasfiye edilmesinde ordunun gelecek yıllardaki komuta kademesini şekillendirme amacı mı yatmaktadır?

Benzeri bir girişim 1960 darbesinden sonra da yapılmıştır. “Eminsu” (emekli inkılap subayları) hadisesi diye bilinen hadisede 30’dan fazla general ve yüzlerce subay emekliye sevk edilerek NATO’cu subayların önü açılmıştır.

Önü açılan bu subaylar ileriki yıllarda 12 Eylül’ün ve 28 Şubat’ın kadroları olarak karşımıza çıkmıştır. Aynı taktiği bu sefer AKP oynamakta ve gelecek yıllar için kendini garantiye almaya mı çalışmaktadır?

Dikatörlüğün gizli orduları-4: Belçika

TEZGAH GECESİNDE KARANLIK NOKTALAR VAR

Genelkurmay, saat 18:00’de hiçbir uçağın kalkmaması, kışlalardan askeri araç ve personel çıkarılmaması yönünde emir verdiği ve bu emir tüm TSK organları tarafından duyulduğu halde ne olduğundan habersiz küçük askeri grupların sokağa çıkarılması emrini kim vermiştir?

Sokağa çıkarılan erlere “terör şüphesi var”, askeri öğrencilere ise “tatbikat yapılacak” bilgisi verildiği mahkeme kayıtlarına yansıdığına göre kurban seçilen bu personeli sahaya süren kimdir? Yargılanan bazı askeri personeller kendilerini görev yerine getiren komutanların daha sonra bölgeden ayrıldığını ifade etmiştir. Kimdir bu komutanlar ve haklarında herhangi bir işlem yapılmış mıdır?

Türk ordusunun darbe geçmişi malumdur. Bir darbenin nasıl ve ne kadar kuvvetle gerçekleştirilebileceğini hemen her subay kestirebilir.

1984’ten beri PKK ile yürütülen mücadele kapsamında gayrinizami harp konusunda oldukça tecrübeli olan TSK personeli çok az sayıda rütbeli asker, askeri öğrenciler, 1-2 tabur asker, birkaç tank ve uçakla darbe yapılamayacağını bilemeyecek kadar yetersiz midir?

15 TEMMUZ GECESİ SİYASETÇİ GÖZALTINA ALINMADI

Dünya tarihinde insanların en uyanık olduğu saatte darbe yapmaya kalkışan hiçbir ordu görülmemiştir. Tüm darbeler, sivil tepkisini ve kaybını önlemek için sabaha karşı yapılır. İlk yapılan iş ise halk tepkisini organize edebilecek siyasilerin ve sivil liderlerin derdest edilmesi olur.

15 Temmuz’da bunların hiçbiri olmamıştır. Herhangi bir iktidar yetkilisi gözaltına alınmaya bile kalkışılmamıştır. Bütün bu tutarsızlıklarla ilgili komisyonda ya da mahkemelerde soru sormak neden herhangi bir yetkilinin aklına gelmemiştir?

En küçük bir terör hadisesinde medyaya yayın yasağı getirilirken darbe teşebbüsü gibi hadisede niye yayın yasağı getirilmedi? Neden o gece Twitter ve diğer sosyal medya mecralar kapatılmadı ve internet yavaşlatılmadı?

Medyanın ve iletişimin engellenmemesi ortada bir darbe olmadığı için yönlendirilen sivil halkın az sayıdaki askeri rahatlıkla engellemesi ve böylece “demokrasi destanı” çıkarılabilmesi için miydi?

Eğitimli yüzlerce güvenlik personelince son model silahlarla korunan Erdoğan’ın Saray’ının 3’ü rütbeli 13 asker tarafından basılması ve bunların daha kapıdan girmeden gözaltına alınması tuhaf değil midir? Onları oraya bir şey yapamayacaklarını bile bile kim göndermiştir?

450 METREKARELİK SARAY’I VURAMAYAN PİLOTLAR!

Herhangi bir subay 13 askerle sarayın ele geçiremeyeceğini pekâlâ bileceğine göre bu askerler ne söylenerek oraya gönderilmiştir?

Darbe Erdoğan’a karşı yapılmaktadır. Uçaklar lazer teknolojili hedefleme sistemlerine rağmen Erdoğan’ın 450 bin metrekarelik sarayının sadece bahçesinin uzak bir köşesini bombalıyor. Ahmet Nesin’in TBMM’nin füzeyle vurulmadığı aksine içeriye yerleştirilmiş bir bombanın patlatıldığı, patlama yerindeki görüntünün de içten dışa bir patlamayı desteklediği yönündeki iddiaları neden araştırılmamıştır?

Sonuçta 15 Temmuz’dan sonraki cadı avında Meclis’in kayıtsız şartsız desteği en azından sessizliği sağlanmıştır. Kim kendisini öldürmek isteyenlere karşı merhamet gösterir ki?

FOCUS DERGİSİNİN YAYIMLADIĞI E-POSTA

Darbe girişiminden hemen sonra İngiliz İstihbaratı GCHQ’nun Türk hükümetinin telefon ve e-posta yazışmalarını yakaladığı ve “Yarın temizlik operasyonları başlatılsın ve darbenin baş yöneticisi Fethullah Gülen ilan edilsin.” mesajını elde ettiği 24 Temmuz 2016’da saygın Alman dergisi FOCUS’ta yayımlandı. Şu ana kadar tekzip edilmedi. Bu iddia doğru mudur, doğruysa neden kimse bunun üstüne gitmemiştir?

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın hemen o gece 04:30’da darbe girişimini çözüp sonuca bağlayarak “Paralel Devlet Yapılanmasıyla irtibatlı yargı görevlileri ve general, amiral, subay, astsubay, er ve erbaşlar” hakkında gözaltı kararı vermesi şüphe uyandırıcı değil mi? Yargı görevlileri ile ilgili gözaltı ve tasfiye kararları 15 Temmuz’la ilgili şaibeli konularda sorular sorulmaması için midir?

AKIN ÖKSÜZ’Ü KİM YA DA KİMLER SERBEST BIRAKTI?

Öğretmenlerin, esnafların, ev kadınlarının bile en ufak şüphe ya da ihbarlarla gözaltına alındığı bir ortamda darbenin merkezi olduğu iddia edilen Akıncı Üssü yakınında yakalanan ve sonradan darbe teşebbüsünün 1 numarası olduğu iddia edilen Adil Öksüz’ün ilk mahkemede salıverilmesi üzerindeki sis perdesi neden aralanmamaktadır?

Sadat başkanı ve cumhurbaşkanlığı başdanışmanı emekli general Adnan Tanrıverdi.

ERDOĞAN’IN KARANLIK ORDUSU SADAT

Eski Pentagon üst yetkilisi Michael Rubin’in “15 Temmuz gecesi sivilleri Saray’a bağlı SADAT milisleri öldürdü” iddiası doğru mudur? O gece görüntülere ve tanık ifadelerine yansıyan “siyah tranporter”lar neden soruşturulmamıştır?

15 Temmuz sivil ölümleri yeterince araştırıldı mı? Niçin hiçbirine otopsi yapılmadı? Yargılanan erler ve avukatlarının “bizden teslim alınan silahların balistik incelemesi yapılsın” talepleri mahkemeler tarafından neden ısrarla reddedildi?

“Keskin nişancı” iddiasında bulunan bazı maktul yakınları bu beyanlarını niye geri çekti? 15 Temmuz’dan sonra rütbeli askerlere işkence ettiği belirtilen emekli SAT komandosu Ali Türkşen’in 15 Temmuz ve Sadat’la ilgili ifadeleri niye araştırılmamıştır?

SADAT, kendi internet sitesindeki bilgilere göre 28 Şubat 2012’de kurulmuş. Başında Emekli Tuğgeneral Adnan Tanrıverdi bulunuyor. “15 Temmuz’dan sonra ne istediysek oldu.” diyen Tanrıverdi şu an Cumhurbaşkanlığı başdanışmanı…

Tanrıverdi ne istemiştir ve elde etmiştir? Sadece dost ve müttefik ülkelerin silahlı kuvvetlerine eğitim verdiğini belirten Sadat’ın eğitim programında “gayr-i nizami harp, tahrip ve keskin nişancılık” da mevcut olduğunu söyleyip bu bahsi kapatalım.

TÜRKİYE’NİN EN KARANLIK VE KANLI GİZLİ SAVAŞI

Yedi günlük yazı dizisini 15 Temmuz ile sonlandırıyoruz. İlk altı bölüm boyunca Gladio ve örtülü operasyonlarına değindik. Peki, 15 Temmuz bir Gladyo yani NATO operasyonu mudur? Bunu söylemek pek mümkün görünmüyor.

15 Temmuz’dan sonra tasfiye edilenler arasında NATO subayları çok fazla, hatta tüm NATO subayları tasfiye edildi denebilir. Hadise sırasında görev gereği yurt dışında bulunan NATO’da görevli subayların büyük bir kısmı Türkiye’ye dönmedi.

Fakat 15 Temmuz’la ilgili her şey Gladyo yöntemleriyle uyuşuyor. Gizli ordular, kamuoyu yönlendirmesi, şeytanlaştırma… Erdoğan ve şimdilik birlikte yürüdüğü Avrasyacı kadrolar Gladyo’dan öğrendikleri oyunu başarıyla sahnelediler.

Fakat gerçeklerin er geç ortaya çıkmak gibi kötü bir huyu vardır.

Diktatörlüğün Gizli Orduları-5: Türkiye

BOLD ÖZEL

“Bu kararın hukuki dayanağı bulunmamaktadır, yok hükmündedir”

10 yıl hapis cezasına çarptırılan ve 9 Eylül 2020’de cezası onaylanan avukat Turan Canpolat, hukuki dayanağı olmayan kararın düzeltilmesi için Yargıtay’a dilekçe gönderdi. Hakkındaki iddiaları resmi belgelerle bir kez daha çürüten Canpolat, kararın düzeltilmesinin bir zorunluluk olduğunu ifade etti.

SEVİNÇ ÖZARSLAN | BOLD ÖZEL

63 aydır tutuklu olan avukat Turan Canpolat Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına sunulmak üzere Malatya 2. Ağır Ceza Mahkemesi’ne 4 sayfalık bir dilekçe gönderdi. Canpolat dilekçesinde onaylanan kararın bütün hukuki sonuçlarıyla birlikte ortadan kaldırılmasını, hukuki dayanağı olmayan, yok hükmünde olduğu tartışmasız olan mahkumiyet kararının bozulmasını talep etti.

Talebinin gerekçesini 8 maddede açıklayan ve dilekçeye eklediği 10 belge ile delillendiren Canpolat, “Karar düzeltme talebinin kabulü artık bir zorunluluk sorumluluk ve yükümlülüktür. Bu hususta Yargıtay C. Başsavcılığı’nın bir takdir yetkisi bulunmamaktadır.” dedi.

İDDİALARI TEK TEK ÇÜRÜTTÜ

Malatya Barosu’na bağlı olarak 25 yıl avukatlık yapan Turan Canpolat, müvekkilinin evinde yapılan aramaların hukuksuz olduğunu tutanağa geçirdiği için 27 Ocak 2016’da, müvekkilinden 65 dakika sonra gözaltına alındı. Müvekkili Mehmet Tanrıverdi ile 3 gün gözaltına kalan Canpolat 29 Ocak 2016’da tutuklanıp Malatya Cezaevine gönderildi. Müvekkili ise serbest bırakıldı.

Savcılık imzalı sahte belgeyle şüpheli ilan edildiği için tutuklandığını daha sonra öğrenen Canpolat, bu iddiayı ve sahte belgeyi mahkemede çürüttü. Dosyasındaki hukuksuzlukları, sahte belgeleri ispat ettiği için 8 Mayıs 2017’de Elazığ 2 Nolu Yüksek Güvenlikli Cezaevine sürgün edilen Canpolat, halen bu cezaevinde kalıyor ve 27 Şubat 2020’den beri de kendisinin ifadesiyle tavuk kümesi boyutlarında bir hücrede tutuluyor.

Turan Canpolat tutuklandıktan 5 ay sonra cezaevinde olduğu halde 15 Temmuz darbesine katılmakla ve Anayasal düzeni ortadan kaldırmakla suçlandı. İddianamesinde suç delili olarak bile zikredilmeyen Bank Asya hesabı, imzasız ve onaysız Bylock belgeleri, KHK’yla kapatılan bazı şirketleri temsil ettiği ve adliye yapılanması içinde bulunduğu gerekçe gösterilerek 10 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Ceza 9 Eylül 2020’de Yargıtay tarafından onaylandı. Onaylanan karar ve savcılık tebliğnamesi ne kendisine ne de avukatlarına bildirilmedi. Oysa kanun gereği bildirilmek zorunda.

“DÜZELTME TALEBİMİN REDDİ İMKANSIZDIR”

Hakkındaki iddiaların boş ve asılsız olduğunu resmi delillerle birlikte 15 Şubat 2021 tarihli dilekçesinde bir kez daha açıklayan Canpolat, “Mahkumiyet gerekçesi yapılan Bylock ve Bank Asya hususlarında iddianamemde tek kelimelik anlatım, beyan ve cezalandırma talebi bulunmamaktadır. Bylock iddiasıyla ilgili Malatya C. Başsavcılığı’nın 2016/25610 Son. Dosyasında kavuşturmaya yer olmadığı kararı verildiği sabittir. Bylock iddiasına ilişkin belgelerin imzasız ve onaysız olduğu hususu 05/05/2017 tarihli duruşmada mahkeme gözlemi ile tutanağa geçirilen “asli gibidir” şerhiyle tasdikli belgeler; şüphelisi olmadığım bir dosyaya sahtecilik yoluyla şüpheli olarak dahil edildiğimin kesin delilleridir. Bahse konu kesin deliller karar düzeltme talebimin reddini imkansız kılmaktadır.” dedi.

“BU HUSUS TARTIŞMASIZDIR!”

Canpolat adliye yapılanmasında olduğu iddiasını ise şöyle çürüttü: İddianameye göre hakkımdaki tek suçlama adliye yapılanması suçlamasıdır. Bu iddiaya ilişkin suç ortağım olduğu iddia edilen 3 adliye personelinin dosyası 20/12/2016 tarihli duruşmada tefrik edilmiştir. Tefrik kararı; bu kişilerle birlikte yargılanmamı gerektirir bir eylemin olmadığının mahkemece kabulüdür. Bu husus tartışmasızdır. Bu şahıslar bahse konu suçlamadan Malatya 2.Ağır Ceza Mahkemesi’nin 2016/286 K. Sayılı dosyasında beraat etmişlerdir. Ve bu beraat kararı kesinleşmiştir. Yani hakkımdaki mahkumiyet kararının yok hükmünde olduğu kesinleşmiş beraat kararı ile tescil edilmiştir.”

Bağlı bulunduğu Malatya Barosu ve Türkiye Barolar Birliği’ne sesini duyuramayan, tutukluluğuna itiraz için onlarca dilekçe veren Turan Canpolat, yaşadığı hukuksuzlukları daha önce kaleme aldığı mektuplarında anlatmıştı. “Tarihe geçtiğimin farkındayım” diyen Canpolat’ın sesini geçtiğimiz aylarda Avrupa Barolar ve Hukuk Birlikleri Konseyi (CCBE) olmak üzere 13 insan hakları örgütü duydu. Adı geçen kurumlar Erdoğan ile Türkiye’deki 3 resmi kuruma mektup göndererek tutsak avukatın tahliye edilmesini istedi.

SAVCI HUKUKSUZ BELGE ÜRETTİ, BARO BUNA GÖZ YUMDU

Malatya Barosu, Turan Canpolat’ın mesleki faaliyetinden mi yoksa başka nedenlerle mi tutuklandığı öğrenmek için 22 Şubat 2016’da Malatya Cumhuriyet Başsavcılığı’na bir dilekçe gönderdi. Üç gün sonra Bora’ya cevap veren savcı Aziz Yaşar Yetkinoğlu, Canpolat’ın mesleki faaliyetleri nedeniyle değil, Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklandığını söyledi. Oysa müvekkilinin evinde yapılan arama ve gözaltının hukuksuz olduğuna dair tutanak tutan Canpolat’ın resmi olarak bu tutanaklarda imzası bulunuyor. Savcı böyle bir belgenin varlığını görmezden gelip Malatya Barosu’na doğru olmayan bir açıklama gönderdi, Malatya Barosu da bu hukuksuzluğa göz yumdu.

TURAN CANPOLAT’IN 15 ŞUBAT 2021 TARİHLİ DİLEKÇESİNİN ORİJİNALİ

Açıklamalar:

1. İlgili a’da belirtilen ve Yargıtay Başkanlığı’na gönderilen 9 sayfadan ibaret 41 sayfa eki bulunan dilekçe, dilekçe içeriğindeki anlatımdan da anlaşılacağı üzere bir şikayet dilekçesidir. Yargıtay C. Başsavcılığı’nın şikayet dilekçesi olduğu açık, net ve tartışmasız olan ilgi a’daki dilekçemi “Karar düzeltme” talebi olarak kabul etmesi mümkün değildir. Bahse konu dilekçe bir nevi kanuna karşı hile yoluyla “Şikayet” dilekçesi olmaktan çıkarılamaz. Aksi durum hukuki ve cezai sorumluluk gerektirir.

2. İlgi b’de belirtilen Yargıtay C. Başsavcılığı yazısının konusu Yargıtay 16.C.D’nin 2019/6796 E. 2020/4762 K sayılı ilamıyla ilgilidir. Bu husus ilgi yanı da zikredilmiştir. İlgi yanının Yargıtay 16.C.D’nin 2019/1529 K. 2020/4763 K. Sayılı ilamı ile bir ilgisi yoktur.

3. İlgi a-c-d-e’de belirttiğim bütün dilekçe içeriklerini ve bu dilekçelerdeki beyanlarımı iş bu tashihi karar talepli dilekçem kapsamında aynen tekrar ediyorum. Şüphecisi olmadığım bir dosyaya avukatlık görevimi yapmamı engellemek gayesi ile sahtelik, sahtecilik, sahte belge tanzimi, yoluyla sonradan şüpheci olarak dahil edildiğim hususu her türlü şüpheden uzak, aksi ve inkarı mümkün olmayan resmi mahiyetteki kesin delillerle SABİT olduğundan; karar düzeltme talebimin reddi konusunda Yargıtay C. Başsavcılığı’nın bir takdiri ve yetkisi bulunmamaktadır. Bu talebimin kabulü, usul ve yasanın emredişi hükümleri gereği sorumluluk, zorunluluk, ve yükümlülüktür.

4. Mahkumiyet gerekçesi yapılan Bylock ve Bankasya hususlarında iddianamemde tek kelimelik anlatım, beyan ve cezalandırma talebi bulunmamaktadır. Bylock iddiasıyla ilgili Malatya C. Başsavcılığı’nın 2016/25610 Son. Dosyasında kavuşturmaya yer olmadığı kararı verildiği sabittir. Bylock iddiasına ilişkin belgelerin imzasız ve onaysız olduğu hususu 05/05/2017 tarihli duruşmada mahkeme gözlemi ile tutanağa geçirilen “asli gibidir” şerhiyle tasdikli belgeler; şüphelisi olmadığım bir dosyaya sahtecilik yoluyla şüpheli olarak dahil edildiğimin kesin delilleridir. Bahse konu kesin deliller karar düzeltme talebimin reddini imkansız kılmaktadır.

Karar düzeltme talebinin kabulü artık bir zorunluluk sorumluluk ve yükümlülüktür. Bu hususta Yargıtay C. Başsavcılığı’nın bir takdir yetkisi bulunmamaktadır.

5. İddianameye göre hakkımdaki tek suçlama “adliye yapılanması” suçlamasıdır. Bu iddiaya ilişkin suç ortağım olduğu iddia edilen 3 adliye personelinin dosyası 20/12/2016 tarihli duruşmada tefrik edilmiştir. Tefrik kararı; bu kişilerle birlikte yargılanmamı gerektirir bir eylemin olmadığının mahkemece kabulüdür. Bu husus tartışmasızdır. Bu şahıslar bahse konu suçlamadan Malatya 2.Ağır Ceza Mahkemesi’nin 2016/286 K. Sayılı dosyasında beraat etmişlerdir. Ve bu beraat kararı KESİNLEŞMİŞTİR. Yani hakkımdaki mahkumiyet kararının yok hükmünde olduğu KESİNLEŞMİŞ BERAAT KARARI İLE TESCİL EDİLMİŞTİR.

6. İlgi c ve d’de belirtilen ve Yargıtay 16. C.D. tarafından Yargıtay C. Başsavcılığı’na gönderilmeyen dilekçelerimin içeriğini iş bu dilekçem kapsamında da aynen tekrar ediyorum. İlgi d’de belirtilen “suç inkarı” talepli dilekçemin gereğinin yerine getirilmesini talep ediyorum.

7. İş bu dilekçe içinde sunduğum belgeler ile Yargıtay Başkanlığı’na gönderdiğim ilgi a’daki 28/12/2020 tarihli dilekçem ile bu dilekçemin ekindeki belgeler üzerine düştüğüm beyanlarımı ve şerhlerimi iş bu dilekçem kapsamında da aynen tekrar ediyorum.

8. Şüpheci listesinin imzalı ve onaylı aslının halen dosyada mevcut olmadığı hususunu tekraren dikkatlerinize sunuyorum.

MALATYA BAROSU’NUN MALATYA CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞINA YAZDIĞI DİLEKÇE

SAVCILIĞIN CEVABI

TURAN CANPOLAT’IN İMZALADIĞI TUTANAKLAR 

Tutuklu avukat Turan Canpolat için Avrupa’dan Erdoğan’a mektup

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Adalet Bakanlığı 1000 avukatın ruhsatını gasp etti

Hakkında soruşturma olduğu ya da öğrenciliği sırasında eyleme katıldığı gerekçesiyle Adalet Bakanlığı, son 12 yılda bine yakın hukuk mezununun avukatlık ruhsatını ellerinden aldı. Ruhsatların 854’ü 15 Temmuz’un ardından iptal edildi.

BOLD ÖZEL – Adalet Bakanlığının hukuk fakültesi mezunu avukatlara yaptığı ruhsat zulmü rakamlara yansıdı. Adalet Bakanlığı, 2008-2019 arasında 996 hukuk fakültesi mezununun Türkiye Barolar Birliği tarafından verilen avukatlık ruhsatını iptal etti. Adalet Bakanlığının istatistiklere göre ruhsat iptallerinin 854’ü 15 Temmuz sonrası ilan edilen OHAL sürecinde, 2016-2019 arasında yapıldı. En fazla sayıda ruhsat iptali ise 2019 yılında oldu. 2019’da 14 bin 836 hukuk mezununun 528’inin avukatlık ruhsatı iptal edilirken, her yüz başvurudan 3,56’sı reddedildi.

Adalet Bakanlığının ruhsat başvurularına ilişkin istatistikleri

Hukuk mezunlarının ruhsat başvuru süreci şöyle işliyor: Hukuk fakültesi mezunu bir baroda avukatlık stajını tamamladıktan sonra baroya ruhsat başvurusunda bulunuyor. Baro, evrakları tamamladıktan sonra dosyayı Türkiye Barolar Birliğine gönderiyor. Barolar Birliği, stajyer avukatın ruhsat almasında herhangi bir engel olmadığına karar verirse başvuru onaylanarak Adalet Bakanlığına gönderiyor. Bakanlık 60 gün içerisinde ruhsat başvurusunu onaylıyor ya da reddediyor. Red halinde dosya tekrar Barolar Birliğine gönderiliyor. Barolar Birliği tekrar onaylarsa bu kez ruhsat başvurusu onaylanıyor. Ancak bakanlık verilen ruhsatlara karşı İdare Mahkemesinde iptal davası açarak hukukçuların haklarını engelliyor.

MASUMİYET KARİNESİ YOK SAYILIYOR

Adalet Bakanlığının açtığı davaların sonuçlanması yıllar sürerken mesleğini yapamayan avukatlar yürütmenin durdurulması için karşı davalar açtı. 2016’daki OHAL ile başlayan ruhsat iptalleri geçen yıl büyük bir artış göstererek yüzlerce hukuk mezununun mağdur olmasına neden oldu. Cumhuriyet’e konuşan mağdur avukatlar ruhsat iptallerinin anayasaya ve temel hukuk ilkelerine aykırı olduğunu belirtti. Mağdurlar, “Her bakımdan eşitsiz ve hukuksuz bu maddenin doğrudan iptal edilmesi, hiç değilse masumiyet karinesini esas alan bir yaklaşımla kişi hakkında yürütülen kovuşturma kesin bir karara bağlanana kadar avukatların ruhsatlarına dokunulmaması gerekiyor” dedi.

KESİN KARARA KADAR RUHSATA DOKUNULMAMALI

Avukatlık Kanunu’nun 5/3. maddesine dikkat çeken mağdur avukatlardan Gönül Gören, şunları söyledi: “İki yıl ve üzeri ceza alabileceğiniz bir suçtan kovuşturma altındaysanız avukatlığa alınma isteminiz hakkındaki kararın bu kovuşturmanın sonuna kadar bekletilmesine karar verilebiliyor. Fakat bu hüküm emredici değildir ve idareye bir takdir yetkisi tanır. Takdir yetkisine sahip olan idari merciler ilgili Baro, TBB ve Adalet Bakanlığı’dır. Bu yetki, siyasi saiklerle kullanılması halinde hukuka aykırı kabul edilmelidir. Hiç değilse masumiyet karinesini esas alan bir yaklaşımla kişi hakkında yürütülen kovuşturma kesin bir karara bağlanana kadar avukatların ruhsatlarına dokunulmaması gerekiyor.”

BAROLAR DESTEK OLMUYOR

Ruhsatı iptal edilen hukuk mezunu Barış Barışık da baroların karşılaştıkları hukuksuzluğa duyarsız kalmasına tepki gösterdi. Barışık, “Söz konusu hukuka aykırı duruma ilişkin herhangi bir tepki verilmemekte, ruhsatı gasp edilen avukat adaylarıyla herhangi bir dayanışma gösterilmektedir. Mesela, ruhsatımın gasp edilmesi üzerine açılan davada müdahil olması yönünde talepte bulunmama rağmen Ankara Barosu gerekçesiz bir şekilde reddederek vermiş olduğum hukuk mücadelesinde taraf olmadı” dedi.

MESLEĞİMİN 3’NCÜ AYINDA İPTAL EDİLDİ

Ruhsatı iki kez iptal edilen Simin Atabay ise, “Bir yılı aşkın süre sonra ruhsat almıştım. Fakat henüz mesleğimin 15. gününde tarafıma iptal istemli dava açıldığını öğrendim. Bu süre zarfında mesleğe adapte olmak elbette çok zor. Bu durumu yaşayanlar olarak dosya almaktan imtina ediyoruz. Çünkü her an bir yürütmenin durdurulması kararı ile ruhsatımız yeniden elimizden alınabilir. Benim de aynen öyle oldu. Mesleğimin 3. ayında iken Yürütmenin Durdurulması kararı verildi ve yeniden işsizdim. Üstelik verilen bu karar masumiyet karinesinin ihlali demek” ifadelerini kullandı.

KHK’LILARA DA RUHSAT ZULMÜ YAŞATILIYOR

KHK ile ihraç olan hukukçuların avukat yapmaları da Adalet Bakanlığı tarafından engellenmişti. Anayasa Mahkemesi, avukatlığın kamu hizmeti niteliğinin avukatın kamu görevlisi olarak kabulüne imkan vermediği gerekçesiyle KHK ile ihraç edilenlerin avukatlık yapabileceğine karar vermişti. Ancak Ankara 14. İdare Mahkemesi, Anayasa Mahkemesinin hakkında ihlal kararı verdiği KHK’lı Ceza Hukukçusu Yrd. Doç. Dr. Günal Kurşun’un Büyükada Davası’nda 1 yıl 13 günlük kesinleşmemiş cezasını gerekçe göstererek ruhsat başvurusunu reddetmişti.

İdare mahkemesi AYM’nin KHK’lı avukatla ilgili ihlal kararını yok saydı

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Bir aylık hamile akademisyen Emel Top Bayraktar tutuklandı

Hamile bir kadın daha tutuklandı. Bingöl Üniversitesinde çalışan ve hamile olduğunu yeni öğrenen Emel Top Bayraktar tutuklanıp cezaevine gönderildi.

BOLD ÖZEL – Üç yıldır Bingöl Üniversitesinde araştırma görevlisi olarak çalışan Emel Top Bayraktar (29) 8 Nisan’da tutuklanıp Bingöl M Tipi Cezaevine gönderildi. 7 Nisan’da gözaltına alınan Bayraktar bir gece nezarethanede kaldıktan sonra ertesi gün tutuklandığı öğrenildi.

HAMİLE OLDUĞUNU YENİ ÖĞRENDİ

Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklanan Emel Top Bayraktar’ın, kendileriyle ilgilendiğini söyleyen üniversite öğrencilerinin ifadeleri ve Bylock kullandığı iddiasıyla tutuklandığı belirtildi. Hamile olduğunu kendisi de yeni öğrenen Bayraktar’ın, elinde resmi bir rapor olmadığı için SEGBİS ile bağlandığı Manisa 2. Sulh Ceza Mahkemesi’nde hamileliğini söylemedi.

İfadesinde, üniversiteyi çok zorluklarla okuduğunu vurgulayan Bayraktar, “Bu suçlamalar beni ziyadesiyle üzmektedir. Vatanımı, milletimi çok seviyorum. İhanet etmeyi kendime ve kimseye yakıştıramıyorum.” dedi.

Okumaya devam et

Popular

0Shares
0