Bizimle iletişime geçiniz

BOLD ÖZEL

Norveç’e iltica eden KHK mağduru iki doktorun hikâyesi: Türkiye’de kasiyerlik dahi yaptırmadılar

KHK ile ihraç olan doktorlar Salim Erkam Yılmaz ve Hüseyin Muhammed Atalay, Norveç'te mesleklerini ifa edecekleri günü iple çekiyor.

KHK ile ihraç edilen binlerce hekimden ikisi… Salim Erkam Yılmaz ve Hüseyin Muhammed Atalay işsizliği, yıkımı, haksızlıkları ve Norveç’e çıkış hikâyelerini BOLD’a anlattı.

Mustafa Kuzey / BOLD

Anadolu’nun küçük bir ilçesinde devlet hastanesinin acil polikliniğinde görev yapan Salim Erkam Yılmaz (26), “KHK ile ihraç olduktan sonra birçok özel hastaneye müracaat ettim. Fakat hiçbiri ihraç olduğum için işe almadı. Yeni evliydim ve bir işe ihtiyacım vardı. Evin yakınındaki bir market zincirine kasiyer olarak iş başvurusunda bulundum. Oraya da yaptığım müracaat kabul edilmedi. Sebebi malum.” sözleri ile Türkiye’den niçin ayrıldığını ifade ediyor.

CEZAEVİNDE YAŞADIKLARINI UNUTAMIYOR

Yılmaz ile birlikte aynı sınıfta okuyan ve öğrenciyken aynı evi paylaşan Hüseyin Muhammed Atalay (27) ise tutuklu kaldığı cezaevi hatırlarının hâlâ dün gibi tazeliğini koruduğunu vurguluyor: “Görüş gününde çocukların babalarından ayrılırken  feryatlarını unutamıyorum.”

Atalay, 75 yaşındaki tutuklu bir amcaya cezaevi yönetiminin uyguladığı psikolojik işkenceye de nasıl şahit olduğunu da gözyaşları ile anlatıyor.

Acil poliklinik hekimi Salim Erkam Yılmaz, 692 sayılı KHK ile ihraç edildi.

2016’DA MEZUN OLUP GÖREVE BAŞLADILAR

Kayseri Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden 2016’da mezun olan Salim Erkam Yılmaz ve Hüseyin Muhammed Atalay, Türkiye’de yaşadıkları birçok zorluktan sonra bir şekilde Norveç’e ulaştı. Mesleki kariyerlerine burada devam etmek amacıyla dil kursuna gidiyorlar.

Yılmaz ve Atalay’ın yaşadıkları, iyi eğitim almış 270 bin gencin 2017 yılında Türkiye’yi niçin terk ettiğine dair hayli fikir veriyor.

“POLİS VE JANDARMA KİMİ, NİYE GÖZALTINA ALDIĞINI BİLMİYORDU”

2016 yılı mayıs ayında göreve başladıktan iki ay sonra 15 Temmuz darbe teşebbüsü oldu. Salim Erkam Yılmaz 15 Temmuz’un akabinde olup biteni şöyle aktardı:

“15 Temmuz olduktan sonra ben Anadolu’nun küçük bir ilçesinde hastanede acil doktoru olarak görev yapıyordum. Bir anda ‘FETÖ’ diye bir tabir çıktı ve insanlar bu sebeplerle gözaltına alınmaya başlandı.

Acilde çalıştığım için birçok insanın gözaltı sürecinde muayenesini yaptım. Süreç çok karışıktı. İnsanlar ne yaptıklarını veya nereye götürüldüklerini bilmiyordu. Ülkede bir olay oldu, fakat kimin ne yaptığını bilmiyorduk. Sadece bir grup, siyasetçiler tarafından 15 Temmuz’da yaşanan olaylardan sorumlu tutuluyor ve suçlanıyordu.

Soruşturmayı yürüten polislerle ve jandarmayla yani kolluk kuvvetleri ile yaptığım iş sebebiyle muhatap oluyorduk. Onlarla konuştuğumda muayeneye getirdikleri insanları niye gözaltına alındıklarını bilmediklerini ifade ediyorlardı.

Gözaltına alınan insanların yüzlerindeki şaşkınlık ve garipseme ifadelerini gördüm. İnsanlar ne olduğunun veya nereye götürüldüğünün farkında değildi. Bir şeyler sorduğumda algılayamıyorlardı. Muayene esnasından her hangi bir şikâyetiniz var mı veya bir şeyiniz var mı diye sorduğumda ‘nasıl bir şeyim var mı?’ gibi sorularla karşılaşıyordum.”

DOKTOR YILMAZ: NİÇİN AÇIĞA ALINDIĞIMI ÖĞRENEMEDİM

Sağlık Bakanlığı tarafından yürütülen idari soruşturma sebebiyle 16 Şubat 2017’de açığa alındığını aktaran Yılmaz, “Sağlık Bakanlığı’nın yürüttüğü soruşturma kapsamında hiçbir gerekçe sunulmadan, nedenini öğrenemeden açığa alındım.

Dünya Tıp Bayramı Günü’nde 14 Mart’ta gözaltına alındım. Açığa alındığım için görev yaptığım ilçede resmi adresimde kalmıyordum. Emniyet’ten arayıp ifademe başvuracaklarını söylediler. Ben de karakola gittim ve hakkımda gözaltı kararı olduğunu orada öğrendim.

Gözaltına alındığım gün Başbakan Binali Yıldırım görev yaptığım şehre gelmişti. Ben polis otosunda götürülürken birçok mesai arkadaşım o günkü ziyaret nedeniyle protokol görevindeydi. Arkadaşlarım görevlerinin başındayken ben ise bir polis otosunun içerisinde sağlık kontrolüne götürülüyordum.

“MESLEKTAŞIM GÖZALTINA ALINDIĞIMA İNANAMADI”

Hastaneye sağlık kontrolü amacıyla gittiğimizde il devlet hastanesine çok fazla hasta sevk ettiğim için acilde çalışan doktorların çoğunu tanıyordum. Hastanenin aciline götürüldüğümde oradaki doktor arkadaş, ‘O hacım hoş geldin hayırdır’ dedi. Bende ‘Bir adli durum var onun için geldim’ dedim. ‘Hayırdır kavga filan mı ettin’ diye sordu. Ben de dedim ki ‘terör örgütü üyeliği gerekçesiyle aldılar’ Bunun üzerine arkadaşım ‘Benimle dalga geçme’ dedi.

Dedim ki ‘Dalga geçmiyorum bak yanımda polis var’ Olayın vahametini kavradıktan sonra arkadaşım, ‘Ne alakası var seninle bu durumun’ dedi. Daha sonra yanımdaki polisi dışarı çıkartarak herhangi bir işkenceye veya kötü muameleye maruz kalıp kalmadığımı sordu. Ben de gayet iyi olduğumu polislerin bana iyi davrandığını anlattım. Çalışma arkadaşlarımın beni o halde görmesini istemedim. Bir daha o görev yaptığım şehre gitmeyi hiç istemedim.”

“BİR ANDA ‘BU ZATEN SUÇLUYDU’ BAKIŞLARIYLA KARŞILAŞTIM”

Gözaltında bir hafta kaldıktan sonra mahkeme tarafından adli kontrolle serbest bırakılan Salim Erkam Yılmaz, “Bundan sonra insanların bana bakışları değişmeye başladı. İlçedeki devlet hastanesine ilk atandığım zaman çalışan personele mescit nerede diye sormuştum. Hastane personeli ile birlikte görev yaptığım süre içerisinde namazlarımı mescitte kılıyordum.

Gözaltına alındıktan sonra bazı mesai arkadaşlarımın sonradan bana anlattıklarına göre, hastanenin personeli arasında benim için zaten namazını gizli gizli kılıyordu gibi sözlerle üzerimde esrarengiz bir hava oluşturmaya çalıştıklarını duyunca çok üzülmüştüm. Hiçbir zaman namazımı gizli kılmadım.

15 Temmuz’da estirilen öyle bir hava vardı ki eğer hakkınızda iddia edilen bir suçlama varsa çevrenizdeki insanlardan şunu duymak mümkün değildi, ‘Yok ya bu suçlu değil ben onu tanıyorum’ demiyor da aksine ‘Bu suçluydu zaten’ diyerek otoriteden taraf olmaya çalışıyorlardı.” şeklinde konuştu.

KHK mağduru Salim Erkam Yılmaz

“692 SAYILI KHK İLE İHRAÇ OLDUM”

692 sayılı KHK ile 14 Temmuz 2017 gecesi ihraç edildiğini anlatan Yılmaz şöyle devam etti:

“Açığa alındığımda yeni nişanlanmıştım. Evlilik hazırlıklarını yaptığımız dönemde ihraç oldum. 23 Temmuz’da düğünümüz vardı. İhraç olduktan 10 gün sonra işsiz bir doktor olarak düğünümüzü yaptık.

İhraç olduktan sonra evli ve işsiz biri olarak sorumluluklarım her zamankinden daha fazlaydı. İlk aklıma yurt dışına gitmek gelmişti. Türkiye’deki yaşanan olaylar sebebiyle hayatımı yurt dışında devam ettirmeyi düşündüm.

Tabi bunları düşünürken yasadışı yollarla çıkacağım için bir miktar korktum. Bana bu durum çok zor göründü. Meriç’ten botlarla geçip Yunanistan’a kaçmak çok zor göründü. Sanki gerçekte hiç olmayacak kadar zor geldi.  Daha sonra yurt dışına çıkma fikrinden vazgeçtim. Ne olacaksa artık olacak dedim. Hukuki süreci hiç aklıma getirmeden hayatımı devam ettirmeye karar verdim.

Meslek olarak da diplomama dokunmadılar. Yaklaşık bir yıllık da acil servis tecrübem vardı. Yaşım genç bir şekilde özel hastanelerde iş bulurum diye düşündüm.

YILMAZ: KHK’LI OLDUĞUM İÇİN HİÇBİR HASTANE BENİ KABUL ETMEDİ

Özel hastanelerle görüştüm. Mezun olduğum okuldan ve aldığım eğitimden bahsedince, ‘senin gibi birisi neden burada çalışmak istiyor, senin kadar genç ve acil tecrübesi olan bir doktor bize iş başvurusuna gelmez’ şeklinde sorularla karşılaştım.

‘Neden mevcut kariyerinde geri planda bir iş istiyorsun’ diye sorduklarında hepsine aynı cevabı verdim. ‘KHK ile ihraç oldum’ dedim. Görüştüğüm tüm kurumlarda ‘Buraya kadar çok iyiydi’ cevabıyla karşılaştım.”

KHK’lı olmanın Türkiye’de insanın boynuna vurulan bir pranga olduğunu birkaç ay sonra fark ettiğini belirten Yılmaz ardından yaşadıklarını şöyle anlatıyor:

“Bizim KHK’lı durumumuzdan istifade etmek isteyen özel hastane sahibi tüccarlarla karşılaştım.

“İŞ ARARKEN BİR KHK’LI SİMSARI ÖZEL HASTANE SAHİBİ İLE KARŞILAŞTIM”

Müracaat ettiğim bir özel hastane bana ‘seni işe alırım, fakat 2 bin lira maaş veririm’ dedi. Normalde en düşük doktor maaşı 5 bin liradan aşağı değil. Zaten resmi çalışmayacağım için benim KHK’lı olma durumumu bir fırsat olarak görenler çıktı karşıma.

Özel hastanede ayda 10 gün 24 saat nöbet tutacaktım. Acil servis doktoru olarak bana 2 bin lira teklif ettiği gibi ‘Bu para sana bu şehirde yeter’ tarzında küstah bir ifadeye muhatap oldum.

Tüm bunların ardından bana 2 bin lira teklif eden hastanede hemşireden tutun da hastane personelinden de az bir maaş teklif etmesi emek hırsızlığından başka bir şey değildi. Ben de teklifi kabul etmedim. Kabul etmememin sebebi 2 bin liraya ihtiyacımın olmaması değil onu da alıp alamayacağımdan emin olmamamdı.

Benim karşılaştığım küstah tavra Türkiye’nin birçok yerinde KHK’lı hekimler maruz kalmıştır. Çünkü siyasi iktidarla arası iyi olan özel hastane sahipleri, KHK’lıları nasıl kullanabilirizin hesabını yapıyordu. İşveren için en ideal çalışansın, çünkü hiçbir hak iddia etme durumuna sahip değilsin.

Ayrıca başka özel bir hastanenin başhekiminden şunu duydum. ‘Benim bir doktora ihtiyacım var. Senin de tecrüben var. Seni buraya almak istiyorum ama bize İl Sağlık Müdürlüğü şunu yazdı ‘Bu insanları işe alabilirsiniz. Ama sorumluluk size ait.’ Ben bir hastane sahibi olarak bu lafın üzerine seni işe alsam onlar da hastanemi mühürleseler hiçbir şey iddia edemem.’ demişti.”

Yılmaz ve Atalay, Türkiye’de birçok KHK’lı gibi iş bulmadıklarını söylüyor.

“BİR MARKETTE KASİYER OLMAK İSTEDİM, KHK’LISIN DİYE ALMADILAR”

“Koskoca bir devlet boğazıma yapışmış nefes almama müsaade etmiyor.” diyen Yılmaz, “Evimin hemen yanında Türkiye’nin en büyük market zincirlerinden biri vardı. Bulunduğum şehirdeki tüm özel hastanelere yaptığım iş başvurusu olumsuz sonuçlanmıştı.

Markette çalışmaya karar verdim. Asgari ücret de olsa yaşadığım şehirde bir şekilde geçinebileceğimi düşündüm. Marketteki çalışan elemana özgeçmişimi bıraktım. Eleman ‘Bu ne’ diye sordu. Ben de ‘CV’ dedim. Şaşkın bir ifadeyle ‘Bu CV’de tıp fakültesi yazıyor, hastane yazıyor. Sen ne yapmak istiyorsun anlayamadım’ diye sordu. Ben de ‘Burada çalışmak istiyorum’ dedim.

‘Ama neden’ diye sordu. ‘KHK’lıyım’ deyince ‘Sen KHK’lısın, bu CV’yi hiç verme’ dedi. ‘Peki, neden’ dedim. ‘Bizim buradan da cemaat ile irtibatı olduğu tespit edilenler işten atılıyor. Mümkün değil almazlar’ dedi.” sözleri ile yüz binlerce KHK’lının yaşadıklarına tercüman oldu.

Hakkındaki iddianame hazırlandıktan sonra “terör örgütü üyeliği” suçlamasıyla dava açıldığını belirten Yılmaz, “Yargılamanın sonucu aslında herkesin de bildiği sona çıkacaktı. Türkiye’de kalabileceğim tüm yolları denemiştim. Bu noktada içim rahat.

“TÜRKİYE 46’NCISI OLDUM”

İşyeri hekimliği sınavına girdim ve Türkiye 46’ncısı oldum. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı bana kazandığım sınavın sertifikasını KHK’lıyım diye vermedi. Yurt dışına çıkma kararında çok zorlandım. Şimdi dönüp arkama baktığımda neden bu kadar çok beklemişim diye soruyorum kendime.

Hayatımda karakol kapısının önünden geçmiş birisi değilim. Kaçak yollarla yurtdışına çıkacağımı hiç hayal dahi edemezdim. Yurtdışına çıkarken yol boyunca gözyaşlarıma hâkim olamadım. Sevdiğim ve severek görev yaptığım ülkemden bu şekilde çıkıyor olmak çok zoruma gitmişti.” dedi.

Hüseyin Muhammed Atalay (sarı tişörtlü) gözaltına alındığında sağlık kontrolüne götürülürken.

“BEN BİR HEKİMDİM VE ASLA BAŞIMI ÖNE EĞMEDİM”

Okuldan mezun olduktan sonra Şanlıurfa’da hekimlik yapan Hüseyin Muhammed Atalay, en yakın arkadaşı Salim Erkam Yılmaz gibi o da 14 Temmuz 2017 gecesi ihraç oldu.

İhraç olduktan yaklaşık bir ay sonra 9 Ağustos günü gözaltına alındığını anlatan Atalay, “Polisler evde arama yaptıktan sonra beni karakola götürdü ve 5 gün nezarethanede kaldım. Kaldığım nezarethanede iki yatak vardı. Biz dört kişi kalıyorduk. Dönüşümlü olarak uyumaya çalışıyorduk.

Gözaltı sürecinde devlet hastanesine muayene götürülüyorduk. Hastane çıkışında da basın mensuplarının görüntü alması için sanki podyuma çıkartılmışçasına bizleri sergiliyorlardı. Ben bir hekimdim ve insanların canına malına kast eden bir azılı suçlu değildim. Bunu çok iyi bildiğim için onların yapmak istedikleri şeyler zerre miktar umurumda değildi. Tam tersine başım dik bir şekilde ve tebessüm ederek yürümeyi tercih ettim.

NAMAZ VE ABDEST İÇİN MÜSAADE İSTEDİĞİMİZDE RED CEVABI ALDIĞIMIZ OLDU

Bir gün adalet yerini bulacak ve bize istinat edilen suçlamalardan beraat edeceğimizi düşünüyordum. Ailem adına çok üzülmüştüm sadece. Çünkü kız kardeşim de tutuklandığı için onların yaşananlar karşısında zorlandıklarını biliyordum.

Gözaltında polislerin iyi davrandığını söyleyemeyeceğim. Çünkü bazen en temel ihtiyaçlarımızı dahi görmemize izin verilmiyordu. Onların belirledikleri saat ve süre içerisinde tuvalete gitmemize müsaade ediliyorlardı.

Namaz kıldığımız için ihtiyaç durumunda taleplerimize bazen olumlu cevap alamıyorduk. Hatta bir sefer nöbetçiler, bizi tamamen unutup veya kasıtlı olarak saatler sonra ihtiyaçlarımıza cevap vermişlerdi. 17 kişi vardık gözaltında tek bir tuvaleti 10 dakika içerisinde kullanmamıza izin veriyorlardı. Kişi başına neredeyse 2 dakikalık bir zaman düşüyordu. Tuvalete gittikten sonra abdest aldığımız zaman da ‘Abdest almak için izin vermedik’ diyorlardı.”

“CEZAEVİNDE BİR YATAĞI İKİ KİŞİ BİRLİKTE KULLANIYORDUK”

14 Ağustos günü tutuklanarak cezaevine götürüldüğünü ifade eden Atalay, “Cezaevine ilk girdiğim zaman gece saat 03:00 civarıydı. Koğuşun kapısından adımımı attığımda kapının hemen girişinde birisinin yattığını fark ettim. Gece geç saat olduğu için ışıklar kapalıydı.

Bende dikkatli bir şekilde içeri girdim. Bir taraftan koğuştaki insanlar namaz için kalkıyordu. Bana ‘hoş geldin’ diyorlardı Bana bir yatak gösterdiler. Burada yatabilirsin diye. Yatağın sağ tarafını başka, sol tarafını da başka biri kullanıyordu. Herkese bir yatak düşmüyordu. 10 kişi için tasarlanmış koğuşlarda 31 kişi kalıyorduk.” sözleri ile cezaevindeki gayri insani şartları anlattı.

KHK mağduru Hüseyin Muhammed Atalay

“MAHKEME HEYETİ ANLATTIKLARIMI UMURSAMADAN KARAR VERDİ”

10 Ekim günü ilk duruşmasına çıkan Atalay, mahkemede karşılaştığı vurdumduymazlığı şu sözlerle dile getirdi: “Savunmama çok iyi hazırlanmıştım. Mahkeme heyetinin beni dinlemediğini fark ettim. Kürsüde savunmamı yapıyorum konuşuyorum fakat heyet tarafından dinlenmediğim çok açık bir şekilde görülüyordu. Kendi aralarında konuşuyorlardı ve duruşma savcısı uyukluyordu.

Savunmamı bitirdikten sonra hiç dosyaya veya savunmama bakmadan beklenen evrakların gelmemesi sebebiyle tutukluğumun devamına karar verildi. Duruşma savcısı savunmamı hiç dinlememesine rağmen ‘tutukluluğun devamına’ diye görüş bildirdi. O zaman iliklerime kadar hissettim adaletin olmadığını.”

Karar duruşmasına dair şunları kaydetti: “Mahkemenin hakkımda 6 yıl 3 ay hapis cezası verip tahliye etmesine ben ve ailem buruk da olsa sevinmiştik. Aynı suçtan yargılanıp 7,5 yıl veya daha fazla hapis cezası alıp tutukluluğunun devamına karar verilen arkadaşlarım vardı. Onları geride bırakmak en ağırıydı.”

ATALAY: O ÇOCUKLARIN HIÇKIRIKLARI HÂLÂ KULAĞIMDA”

Cezaevinde babalarını ziyarete gelen çocukların hıçkırıklarından çok etkilendiğini belirten Hüseyin Muhammed Atalay şahit olduklarını şöyle anlatıyor:

“Terör suçundan tutuklu bulunanların açık görüş hakkı iki ayda birdi. Normalde ayda bir olması gerekiyordu. Fakat tutuklu kaldığım cezaevinde açık görüş uygulaması iki ayda bir yapılıyordu. Açık görüş için 40 dakika müsaade ediliyordu. Evli ve çocuklu olan abilerin, çocukları ile vedalaştığı o anlar hiç aklımdan çıkmıyor.

Çocuklar babalarının bacaklarına sarılarak ‘Ne olur baba gitme’ diye hıçkırıklarla ağlıyorlardı. Aynı manzaraya kız kardeşim tutukluyken onu ziyarete gittiğimde annelerinden ayrılan çocuklarda gördüm. Ne cezaevi şartları ne de başka bir durum beni bu kadar etkilemişti.”

“75 YAŞINDAKİ BİR İNSANA REVA GÖRÜLEN MUAMELE İNSANİ DEĞİLDİ”

“Kronik bir hüzün var. Sürekli bir yerlerde acı yaşanıyor.” diyen Atalay, “Bu acılar yaşanırken insan mutlu olmayı kendine yakıştıramıyor. Bizim kaldığımız cezaevinde 75 yaşında bir amca vardı. Ticaretle uğraşan bir işadamı olduğunu biliyorduk. Tek başına bir hücrede tutuluyordu.

Cezaevi yönetimine ricada bulunmuş. Çok yalnız olduğunu ve tek başına bazı ihtiyaçlarını yapamadığını bu nedenle kalabalık bir koğuşa alınmasını istemişti. Çok iyi hatırlıyorum, cezaevi müdürü gardiyanlara talimat vermiş; gece 12’den sabah saat 08’e kadar her 15 dakika da bir, amcanın hücresinin kapısın çalınarak, amcanın yalnızlığının giderilmesini istemişti.

İnsani olmayan bu uygulama her gün devam etti. 75 yaşındaki o insana yapılan bu zulüm psikolojik işkenceden başka bir şey değildi.” dedi.

 

İKİ ARKADAŞ NORVEÇ’TE MESLEKLERİNİ YAPACAKLARI GÜNÜ BEKLİYOR

“Türkiye’de nefes alma imkânımız kalmamıştı.” diyen Salim Erkam Yılmaz ve Hüseyin Muhammed Atalay, yurt dışı çıkış yasakları olduğu için kaçak yollarla Norveç’e ulaşır.

Norveç’e iltica eden iki arkadaş, Norveç hükümetinin önemsediği entegrasyon programına alınır. Yoğun dil eğitimi alan iki arkadaş, Norveç’in istediği dil seviyesine ulaşınca Türkiye’de ellerinden alınan mesleklerini yapma fırsatı bulabilecek.

NORVEÇLİ KADIN “SİZ TÜRKİYE İÇİN BÜYÜK BİR KAYIPSINIZ” DEDİ

Norveç’e ilk geldikleri günlere ilişkin karşılaştıkları ilginç diyalogları anlatan Salim Erkam Yılmaz, “Entegrasyon programına alındıktan sonra bizimle kariyer planlaması amacıyla görüşmeler yapılmaya başlandı. Kariyer merkezindeki kadına doktor olduğumu anlatınca, ‘Türkiye’den gelen insanların yüzde 90’ından fazlası yüksek eğitimli. Aralarında mühendis, öğretmen, gazeteci, akademisyen ve doktor var. İnanın bu Türkiye için büyük bir kayıp’ ifadesini kullanmıştı.” dedi.

Yılmaz, “Norveçli bir aile dil pratiği kazanmamız açısından bize yardımcı oluyor. O insanlar mesleğimize çok önem veriyor. Çünkü ‘iyi eğitimli doktorlara ihtiyacımız var’ diyorlar. Ülkenin özellikle kuzey kesimlerinde çok fazla doktora ihtiyaçları olduğunu, bu ihtiyacı karşılamak için Avrupa’nın farklı ülkelerinden doktorları Norveç’e davet ettiklerini anlatıyorlar.” bilgisini verdi.

İki genç doktor Salim Erkam Yılmaz ve Hüseyin Muhammed Atalay, entegrasyon programı kapsamında gittikleri dil kursunda kısa sürede Norveççelerini ilerletmiş.

Türkiye’den gelen diğer sığınmacılara da tercümanlık yaparak yardımcı olan iki genç doktor, biran önce Norveç’te doktor olarak göreve başlamayı hedeflediklerini vurguluyor.

Sürgünle parçalanmış bir ailenin ölüme giden kızının hikâyesi: Günlüklerimi yakın…

BOLD ÖZEL

Vefatının 28. yıl dönümünde Turgut Özal kimdir?

8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın vefatının üzerinden 28. yıl geçti. Cumhurbaşkanlığı görevi devam ederken vefat eden Turgut Özal’ın hayatı, kariyeri, ölümü üzerindeki şaibeler, 19 yıl sonra açılan mezarından çürümemiş cesedinin çıkmasına dair bilgiler…

BOLD – Turgut Özal, vefatının 28. yıldönümünde sevenleri tarafından anılıyor. Ölümünün üzerindeki sis bulutları halen duran Turgut Özal’ın hayatı ve kariyerine dair önemli satır başları…

MEMUR BABASI NEDENİYLE SIK SIK İL DEĞİŞTİRDİLER

13 Ekim 1927 tarihinde Malatya’da dünyaya geldi. Banka memuru babasının görevi nedeniyle sık sık il değiştirdi. Mersin’in Silifke ilçesinde kaza sonucu eşeğin üzerinden düşerek kolundan sakatlanması sonucu kollarından biri diğerine göre daha kısa kaldı. 4 yaşındayken ailesiyle birlikte Bilecik’in Söğüt ilçesine taşındı ve ilköğrenim hayatına burada başladı.Ortaokulu Mardin’de bitirdi. Mardin’de lise olmaması nedeniyle, Konya Lisesi’nde eğitimine devam etti. Lise eğitimini Kayseri Lisesi’nde tamamladı.

İTÜ ELEKTRİK MÜHENDİSLİĞİ MEZUNU

İstanbul Teknik Üniversitesi Elektrik Fakültesi’nde Elektrik Mühendisliği bölümünü burslu olarak okudu ve 1950 yılında mezun oldu. Mühendislik yapmaya başladı ve kısa bir süre sonra ailesinin isteğiyle 1952 yılında evlendiği Ayhan İnal ile aynı yıl boşandı. Bu evlilikten sonra çalıştığı kurum Elektrik İşleri Etüt İdaresi Genel Müdürlüğü’nde (EİEİ) sekreter olarak görev yapan Semra Yeğinmen ile nikah masasına oturdu. Evlendikten sonra ABD’de Teksas Teknoloji Üniversitesi’ne ihtisas yapmaya giderek burada ekonomi branşında eğitim aldı. Yine bu evliliğinden sonra Ahmet, Zeynep ve Efe adında 3 çocuk sahibi oldu.

DPT’NİN KURULUŞUNDA YER ALDI

Geri döndüğünde EİEİ Genel Müdür Yardımcısı oldu ve Türkiye’de elektrifikasyon üzerine projelerde çalıştı. 1958 yılında Planlama Komisyonu’nda sekretarya görevini yaptıktan sonra 1959 yılında Ankara Ordonat Okulu’nda yedek subay oldu. Askerliği sonrasında Devlet Planlama Teşkilatı’nın (DPT) kuruluşunda yer aldı. 1965 seçimlerinden sonra Süleyman Demirel’in danışmanı olarak görev yaptı. 1967 yılında DPT Müsteşarı oldu. 1971-1973 yılları arasında Dünya Bankası Sanayi Dairesi’nde danışman olarak çalıştı. Yurda döndükten sonra başta Sabancı Holding olmak üzere birçok sektördeki, birçok şirket için yönetici olarak çalıştı.

MSP’DEN ADAY OLDU ANCAK SEÇİLEMEDİ

1977 genel seçimlerin,de Milli Selamet Partisi’nden İzmir milletvekili adayı oldu ancak seçilemedi. 43. hükumet döneminde Başbakanlık Müsteşarlığı ile DPT Müsteşar Vekilliği görevlerine getirildi. 24 Ocak Kararları’nı hazırladı. 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra, bu politikaları devam ettirmek amacıyla Bülend Ulusu Hükumeti’nde ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcılığı görevine getirildi. Bu göreve getirildikten 22 ay sonra, 14 Temmuz 1982 yılında istifa etti. Türkiye Cumhuriyeti tarihinin hem DPT Müsteşarlığı hem de Başbakanlık Müsteşarlığı yapmış tek Başbakanı ve Cumhurbaşkanıdır.

DARBE SONRASI ANAP’I KURDU

20 Mayıs 1983 tarihinde Anavatan Partisi’ni kurdu. 1983 Türkiye genel seçimlerinde tarihindeki seçimlerde 400 kişiden oluşan parlamentoda 211 milletvekili çıkararak tek başına iktidar ve 45. hükumetin Başbakanı oldu. 1984 yerel seçimlerinden de başarıyla çıktı. 13 Nisan 1985 tarihinde yapılan ilk kongrede tekrar genel başkanlığa seçildi. 1987 yılında yapılan genel seçimlerde de 292 milletvekili çıkartarak tekrar çoğunluğu sağladı ve 46. hükumetin Başbakanı oldu. İktidarda bulunduğu 1983-1991 döneminde Türkiye ekonomisi ortalama yıllık yüzde 5,2 oranında büyüdü. Polis Vazife ve Selahiyetleri Kanunu’nu değiştirerek Emniyet İstihbarat Daire Başkanlığını kurdu.

TÜRK EKONOMİSİNİ REKABETE AÇTI

Ekonomide serbest piyasa düzenini esas alan yapısal değişim programı Turgut Özal hükumeti döneminde uygulamaya kondu. 1983-1987 yılları arasındaki Başbakanlığı dönemini de içine alan, Türkiye’de kişi başına düşen milli gelir 1980 yılında 1.539 dolar iken 1987 yılında 1.636 dolara yükseldi. Türkiye’yi ithal ikamesi modelinden ihracat önderliğinde büyüme modeline dönüştürmeyi başarmış ve Türk ekonomisi rekabete açılmıştır. Döneminde pek çok Anadolu il ve ilçesinde organize sanayi bölgesi kurulmuş, Anadolu üretim yapıp doğrudan ihracata yönelmiştir.

PARTİ KONGRESİNDE SUİKASTA UĞRADI

18 Haziran 1988 Cumartesi günü Ankara Atatürk Spor Salonu’nda Anavatan Partisinin 2. Olağan Kongresi’nin düzenlendiği sırada Kartal Demirağ isimli saldırgan tarafından düzenlenen suikasttan yaralı olarak kurtuldu. Foto muhabirleri ve televizyon kameraları için hazırlanmış olan platformun önünden ve Özal’a 12 metre öteden iki el ateş eden Demirağ, Turgut Özal’ı sağ elinden yaraladı. Saldırı sonrası etrafa rastgele ateş açan korumalar ise 18 kişinin yaralanmasına sebep oldu. Yaralananlar arasında Bakan İmren Aykut da vardır. Önce ölüm cezasına çarptırılan, ardından cezası 20 yıla indirilen Kartal Demirağ’ı Özal Cumhurbaşkanlığı döneminde affetti.

3. TURDA CUMHURBAŞKANI SEÇİLDİ

1989’daki Cumhurbaşkanlığı seçiminde aday oldu. Sosyal Demokrat Halkçı Parti ve Doğru Yol Partisi meclise girmeyerek seçimi boykot etti. İlk turda Turgut Özal 247, ANAP Burdur Milletvekili Fethi Çelikbaş 18 oy aldı. 17 oy boş çıkarken 3 oy geçersiz sayıldı. İkinci turunda 284 milletvekilinin katıldığı oylamada adaylardan Başbakan Turgut Özal 256 oy alırken, Çelikbaş 17 oy aldı. 2 oy geçersiz sayılırken 9 oy boş çıktı. 31 Ekim 1989 tarihinde yine muhalefetin katılmadığı 3. tur oylamasında Turgut Özal 263 oy alarak Türkiye Cumhuriyeti’nin 8. Cumhurbaşkanı oldu. 9 Kasım 1989 tarihinde resmi olarak görevine başladı.

SİVİL YÖNETİMİ SAVUNDU

Turgut Özal her zaman sivil yönetimi savundu, genellikle de resmi kıyafetler yerine sivil kıyafetler giymesiyle dikkat çekti. Kamu kurum ve kuruluşlarını resmi kıyafetiyle ziyaret eden diğer Cumhurbaşkanlarından farklı olarak çoğu defa kravatsız, keten pantolon, keten ayakkabı ve tişörtle resmi programlara katıldı. Askeri birlikleri şortla denetlemesi medya tarafından şiddetle eleştirildi. Özal diğer Cumhurbaşkanları gibi konuklarını köşkte ağırlamak yerine, Marmaris Okluk koyundaki resmi yazlıkta ağırladı. Ölümünde sivil Cumhurbaşkanı, demokrat Cumhurbaşkanı, dindar Cumhurbaşkanı pankartlarıyla da bu tutumu desteklendi.

1. KÖRFEZ SAVAŞI’NDA YER ALMAK İSTEDİ

Cumhurbaşkanlığı döneminde meydana gelen 1. Körfez Savaşı’nda aktif rol aldı. Petrol kaynaklarının kontrolünü elinde tutan Saddam Hüseyin’in Türkiye için büyük bir tehlike teşkil ettiğini ve Saddam’ın bölgeyi hakimiyeti altında tutmasına izin verilemeyeceğini savundu. Saddam’ın uzaklaştırılması için mümkün olan her şeyin yapılması konusunda fikren ve siyasi açıdan son derece istekliydi. Bu nedenle ABD’ye bu konuda açık destek verdi. Harekata Türk ordusunun da katılıp, Misak-ı Milli sınırları içinde olan Musul ve Kerkük’e girilmesini isteyince, zamanın Genelkurmay Başkanı Necip Torumtay görev süresi sona ermeden 3 Aralık 1990 tarihinde kendi isteği ile Genelkurmay Başkanlığı görevinden emekliye ayrıldı.

GÖREVİ BAŞINDA VEFAT ETTİ

Turgut Özal, 17 Nisan 1993 tarihinde 5 ülkeyi kapsayan 12 günlük Türkistan gezisinden sonra Çankaya Köşkü’nde sabah sporu yaparken kalp krizi geçirerek hayatını kaybetti. Cenazesine Türkiye’nin dört bir yanından yüz binlerce kişi akın etti. Tören televizyonlardan canlı yayınlandı, ülkede 3 günlük yas ilan edildi. “Öldükten sonra beni İstanbul’a defnedin, kıyamete kadar Fatih Sultan Mehmet’in manevi ruhaniyeti altında bulunmak istiyorum” şeklindeki vasiyetine uyularak kendisi tarafından yaptırılan eski Başbakan Adnan Menderes’in anıt mezarının bulunduğu Topkapı’da, Vatan Caddesi üzerinde kendisi adına hazırlanan anıt mezara defnedildi.

SUİKASTA UĞRADIĞI İDDİASIYLA MEZARI AÇILDI

Bir suikasta kurban gitmiş olabileceği de yıllardır tartışıldı. Turgut Özal’ın limonatasına katılan arsenikle zehirlendiği iddiasını ortaya atan eşi Semra Özal, delil olarak da saç örneğini ABD’de tahlil ettirdiğini söyledi. 2 Ekim 2012 tarihinde Turgut Özal’ın 19 yıl aradan sonra kabri açıldı, cesedinin çürümemiş olduğu görülürken, ölümünün bir suikast olup olmadığının belirlenmesi için yapılan otopsi sonucunda Adli Tıp Kurumu araştırmalar ve bulgular sonucu zehir bulunduğunu ancak Özal’ın zehirden mi yoksa başka sebepten mi öldüğünü tespit edemediklerini açıkladı.

 

Cezaevinde kanser olan KHK’lı mühendis Abdülazim Özdemir hayatını kaybetti

 

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Cezaevinde kanser olan KHK’lı mühendis Abdülazim Özdemir hayatını kaybetti

Kalkınma Bakanlığı’ndan ihraç edildikten sonra tutuklanan ve hapiste akciğer kansere yakalanan KHK’lı endüstri mühendis Abdülazim Özdemir dün gece öldü. Özdemir, 4. evre olana kadar tahliye edilmemişti.

SEVİNÇ ÖZARSLAN | BOLD ÖZEL 

Cezaevinde akciğer kanserine yakalanan ve 4. evre olana kadar tahliye edilmeyen KHK’lı mühendis Abdülazim Özdemir 50 yaşında hayatını kaybetti. Özdemir’e geç teşhis konulduğunu ve tedavisinin geciktirildiğini tutuklu eşi Emir Özdemir ortaya çıkarmıştı. Kırıkkale Keskin T Tipi Cezaevinden HDP’li Ömer Faruk Gergerlioğlu’na mektup yazan Emir Özdemir, “Defalarca doktora gitmesine rağmen 4. evredeki bir hastalık acaba nasıl anlaşılmadı? Acaba geç yapılan sarılık ameliyatı kansere mi sebep oldu? İhmaller var mı?” diye sormuştu.

ODTÜ Endüstri Mühendisliği mezunu olan Abdülazim Özdemir, Kalkınma Bakanlığında mühendis olarak görev yaparken Eylül 2016’da çıkarılan 672 sayılı KHK ile ihraç edildi. Daha sonra Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklanıp Ankara Sincan Cezaevine gönderildi. 14 ay tutuklu kalan Özdemir, çıkarıldığı son mahkemede 6 yıl 3 ay ceza verilip tahliye edildi. Dosyası 1,5 yıl Yargıtay’da bekleyen Özdemir, cezası onaylanınca Mart 2019’da tekrar tutuklanıp Bandırma 1 No’lu T Tipi Cezaevine konuldu.

“CEZAEVİNE SAPASAĞLAM GİRDİ”

İkinci kez hapse giren Abdülazim Özdemir’e 10 ay sonra Ocak 2020’de 4. evre karaciğer kanseri teşhisi konuldu. Ancak hastalığının teşhisi ve tedavisinde geç kalınmıştı.  Yaklaşık iki yıldır Kırıkkale Keskin T Tipi Cezaevinde tutuklu bulunan Abdülazim Özdemir’in eşi Emir Özdemir, 7 Ocak 2020’de HDP’li Ömer Faruk Gergerlioğlu’na mektup yazarak eşinin uğradığı hak ihlallerini şöyle anlatmıştı:

“Eşim cezaevine girdiğinde sapasağlamdı. Sonra rahatsızlandı. Böbrek taşı teşhisi kondu. İyileşmedi. Sararıp vücudu kabarınca acilen doktora götürüldü. Meğer böbrek taşı yokmuş. Rahatsızlığı sarılıkmış. Hemen ameliyat olması gerekti. Ama ameliyat olacağı alet bozulduğu için geri cezaevine getirildi. Doktor Bursa veya İzmir’e sevkini  söylemiş. Ama araya Kurban Bayramı girdi, ihmal edildi. Eşim idareyle görüştü ancak unutuldu. Sevk edilmedi. Ameliyat edilmedi. Elden ayaktan düştü. Hiçbir şey yeyip içemedi (çay bile içemedi). İhtiyaçlarını arkadaşları karşıladı. Sonunda acilen ağustos ayında ameliyat olmak zorunda kaldı. Meğer alet birkaç günde yapılmış. Daha önce de ameliyat olabilirmiş. Ameliyatta parça alındı ve Ankara’ya patolojiye gönderildi. Bu arada aşırı kilo kaybetti. Çünkü bu süreç 2-3 ay sürdü. Ameliyattan sonra toparladı. Kilo almaya başladı. Aralık ayında patoloji sonucu geldi. Tekrar ameliyat olabilirim dedi. İyi huylu mu kötü huylu mu bakılacak. Bir sürü tahlilden sonra 6 Ocak 2020’de maalesef karaciğer kanseri olduğunu ve 4. evrede bulunduğunu öğrendim. Yıkıldım. Defalarca doktora gitmesine rağmen 4. evredeki bir hastalık acaba nasıl anlaşılmadı? Acaba geç yapılan sarılık ameliyatı kansere mi sebep oldu? İhmaller var mı? Kafamda bir sürü soru.”

EŞİ CEZAEVİNDE KORONA OLDU, CENAZEYE KATILAMAYACAK

Milletvekilliği düşürülmeden önce olayın peşine düşen Ömer Faruk Gergerlioğlu, Abdülazim Özdemir’in sağlık durumunu ve yaşadığı hak ihlallerini Meclis’te geçen yıl defalarca gündeme getirdi. Sosyal medya baskısı nedeniyle Şubat 2020’de tahliye edilen Özdemir bir yıldır Ankara’da tedavi görüyordu.

6, 10 ve 16 yaşında 3 kızı olan Abdülazim Özdemir’in eşi, 20 yıllık matematik öğretmeni Emir Özdemir de Cemaat soruşturmaları kapsamında 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı. Yaklaşık iki yıldır tutuklu olan Emir Özdemir, geçen hafta koğuşta koronavirüs kaptı. Aile yakınlarının verdiği bilgiye göre sağlık durumu düzelene kadar Emir Özdemir’e eşinin vefat ettiği söylenmeyecek. Dolayısıyla cenazeye de katılamayacak. Daha önce birçok mahpus, pandemi nedeniyle vefat eden yakınlarının cenazelerine savcılık izin vermediği için gidememişti.

Abdülazim Özdemir cenazesi bugün Ankara Karşıyaka Mezarlığı’na defnedildi.

Abdülazim Özdemir’in son hali.

KHK’lı mühendis cezaevinde kanser oldu: 4. evrede olmasına rağmen tahliye yok!

4. evre kanserli tutuklu yoğun bakıma kaldırıldı, hala tahliye edilmedi

 

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

En fazla aşı en çok vaka: Koronavirüs aşısı korumuyor mu?

Etkinlik oranı tartışma konusu olan Çin aşısını kullanan Türkiye’de vaka sayılarının aşılamaya paralel olarak artması dikkat çekti. Aşının en fazla yapıldığı şehirlerin aynı zamanda en çok hastanın görüldüğü iller olması “Aşı işe yaramıyor mu?” sorusunu gündeme getirdi.

BOLD ÖZEL – Kovid-19 salgınına karşı Türkiye’de ilk etapta 11 milyon Çinli Sinovac şirketinin ürettiği Coronavac aşısı yapıldı. İki haftadır ise Almanya’dan alınan 1 milyon 400 bin doz Pfizer Biontech aşısı uygulanıyor. Sağlık Bakanlığı’nın Kovid-19 aşılama haritasıyla 100 bin kişide görülen vaka haritası ise ilginç ayrıntılar içeriyor. Aşının en fazla yapıldığı şehirlerin, rekor korona vaka sayısıyla zirvede bulunması dikkat çekiyor. En fazla aşının yapıldığı bu iller yüksek riskli şehirler arasında yer alıyor.

İSTANBUL VE SAMSUN ÖRNEĞİ

Risk haritasında kırmızıya boyanan bütün şehirler aşılamanın en fazla görüldüğü iller olarak ön plana çıkıyor. 3 milyon 161 bin 630 aşının yapıldığı İstanbul’da vaka sayısının düşmesi beklenirken tam tersi bir durum yaşanıyor. Mega kentte 100 bin kişide 804,97 Kovid-19 hastası bulunuyor. 406 bin 149 doz aşıyla nüfusa göre en fazla aşılamanın yapıldığı Samsun’da da 100 bin kişide 645,17 kişi virüsü taşıyor.

EN AZ AŞI EN AZ VAKA

En az aşı yapılan şehirler ise vaka sayıları en az olan iller kategorisinde yer alıyor. 16 bin 288 aşının yapıldığı Hakkari’de 100 binde 46 kişide korona hastası görülüyor. 28 bin 295 kişinin aşılandığı Şırnak’ta da durum aynısı. Şırnak’ta 100 bin kişide 32,17 kişide virüs bulunuyor.

Aşı ile vaka ilişkisi arasındaki doğru orantıyı bozan tek şehir ise Kilis. 25 bin 152 aşının yapıldığı Suriye sınırındaki şehirde 100 bin kişide 508 kişide Kovid-19 hastalığı bulunuyor.

AŞILAMA SAYISI 20 MİLYONA DAYANDI

17 Nisan 2021 tarihi itibariyle Türkiye’de toplam 19 milyon 935 bin 543 aşı yapıldı. 12 milyon 150 bin 134 kişiye birinci doz aşı vurulurken, 7 milyon 785 bin 409 kişiye ise iki doz aşı yapıldı.

Muhtarlar, icra takiplerine yetişmek için eleman alıyor

Okumaya devam et

Popular

0Shares
0