Bizimle iletişime geçiniz

Eskimez Yazılar

Tutuklu Selçuk Kozağaçlı’dan tarihe geçecek mektup

Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) Başkanı, avukat ve insan hakları savunucusu Selçuk Kozağaçlı, babasının vefatının ardından tutuklu bulunduğu İstanbul Silivri Cezaevi’nden mektup yolladı.

Babasının cenazesine kelepçeli katılan Kozağaçlı, 30 yıl sonra kıldığı ilk namazı ve ayrım yapmaksızın Türkiye’de tüm mağdurlara sahip çıkan duygularıyla tarihe geçecek bir mektup yazdı.

SELÇUK KOZAĞAÇLI’NIN MEKTUBU:

“Bize ne başkasının ölümünden demeyiz
Çünkü başka insanların ölümü
En gizli mesleğidir hepimizin
İsmet ÖZEL

Sabaha karşı hücreye döndüm.
Cenazenin hüznü, 30 saate yaklaşan kesintisiz kelepçenin ağrıları ve açlık grevinin artık kendisini hatırlatmaya başlayan yorgunluğuyla.

Uyuyamayacağımı anlayınca elim masanın üzerinde bir haftadır beni seyreden Zeynep Sayın’ın “Ölüm Terbiyesi” kitabına gitti. Hücrede kitap kotası uygulandığından bir kitabın ne zaman ve ne kadar benimle kalabileceğini tesadüfler belirliyor. İyi ki bu kalmış.

Babam 81 yaşındaydı, ben neredeyse 50 oldum. Kendi halimize bırakılsaydık her ikimizin de diğerinin ölümünü şefkat ve metanetle karşılayabileceği yaşlar bunlar.

Belki de sadece bu nedenle kendimi ağır bir kişisel hakarete uğramış gibi hissederek oturdum kitabın başına. Satır aralarındaki listeyi takip ederek sabahı hayali bir mezarlıkta karşıladım:

91 gün aç kalarak elde edebildiği oğlunun mezarı başında oturan Kemal Gün’ü,
Şırnak’ta 24 kurşunla katledildikten sonra cesedi zırhlı araca bağlanıp sokak sokak gezdirilen Hacı Lokman Birlik’i,
Gömülmekten mahrum bırakılarak cezalandırılmaya kalkışılan kardeşi Polyneiks’in mezarında yatan Antigone’yi,
Sokak ortasına vurulup, sadece kendi acılı çocuklarını değil, kendisini ortadan kaldırmaya gelecek ilk “insanı” bekleyen Taybet Anayı,
Polonya’dan Arjantin’e kepçeyle toplu mezarlara yığılmış halkları,
Yerleri belli olmasın diye üzerlerine isim bile konmadan idam sehpalarının yanına gömülmüş eski başbakan ve iki arkadaşının İmralı’daki yerlerini,
Taşlarına isim yerine birer numara lütfedilmiş gerilla mezarlarını,
“Hain mezarlığı” yaptık, oraya gömeceğiz, namazını da kıldırmayız diye itilip kakılan cemaat ölülerini,
Mezarından çıkarmaya zorladıkları annesini bir kez daha gömmek zorunda bırakılmış Aysel Tuğluk’u,
Gece yarıları, otomobil farlarının ışığında gömmeye zorlandığımız; cenazelerine gazla, suyla, copla saldırılmış müvekkillerimi, dostlarımı, sevdiklerimi düşünerek sabahı ettim.

Bana ve babama yapılan saygısızlığın; aslında ait olduğu çürümüş ahlakın, egemenlerin ölüm terbiyesinin bir parçasından ibaret olduğunu hatırlayarak kişisel olmaktan çıkardım. Bir nebze ferahladım.

Benzer bir ferahlamayı mezarlık camiinin gasilhanesinde de hissetmiştim. 30 küsur yıl sonra ilk defa namaz kıldım. Lavabonun bulunduğu daracık sofayı copları ve bedenleriyle dolduran jandarma timine hayretle bakarak; “Abdest alacak sadece, telaşlanmayın…” diyen imamla ilgili bir ferahlık.

Uzun yıllar önce inancımı tamamen yitirdiğimi söyleyince; “Kaybedilen bulunmak içindir, bak yok demiyorsunuz kaybettim diyorsunuz, endişelenmeyin.” diye yüzünde kocaman bir gülümsemeyle önce bana sonra da bir imama bunun söylenebilmesinden dehşete düşmüş görünen jandarmalara baktı. Şefkat bu kadar kolay.

İyi ki bunların içine doğdum, iyi ki “Ölmeden önce ölünüz.” çağrısına uyup devrimci oldum. Kalenderilerin, Babailerin, Celalilerin, Bedrettinlerin bizde sürüp giden ahlakının bana hâlâ bu ümmetin orta yerinde isyan edebilmek ve bu ümmeti hâlâ sevebilmek imkanı tanımasına mutlu oldum.

Kendisini herhalde Çamlıca sırtlarına kaçak yaptırdığı “Selâtin” camii ve etrafına çöreklenmiş birkaç televizyon vaizi Ebu Suud karikatürünün fetvasıyla hesaptan kurtarabileceğini uman; terbiyesini bozmuş Emir’lerine rağmen umut var.

Olup bitene öfkelendiğinizi, yazdığınızı, çizdiğinizi, paylaştığınızı avukatlarım anlattı. Beni yalnız bırakmadığınız, bunların kiri paçamıza sıçradıktan sonra, beni kendi ölüm terbiyemizle, dayanışmayla temizleyip teselli ettiğiniz için minnettarım.

Sizin ömrünüz uzun kayıplarınız geç olsun.

Sadece bu çürümüş, yoz ahlakın pisliğinden korumak için bile olsa isyan etmek zorundayız. Kazanmak zorundayız.

Biz kazanacağız.”

Selçuk Kozağaçlı

Babasının cenazesinde eli kelepçeli bir avukat

Eskimez Yazılar

Hilmi Yavuz: Hüznün bize yakıştığını söyleyemiyorum artık

Şair ve yazar Hilmi Yavuz kişisel Facebook sayfasında yayınladığı yazısında sokağa dökülen nefret dilinden ve sıradanlığın yayılmasından üzüntüsünü dile getirdi.

BOLD– Hilmi Yavuz “Yaşlı biriyim ben…” diyerek başladığı yazısında bir yandan “Türkiye’de giderek çoğalan acılarla yaşamak”tan söz ederken bir yandan da ülkede yaratılmak istenen bölünmüşlüğün “tutmayacağına” olan inancını dile getiriyor.

“Hüzün ki en çok yakışandır bize” dizesinin şairi Hilmi Yavuz’un kişisel Facebook sayfasında yayınladığı o yazı…

TAZARRUNAME’MDİR

“Yaşlı biriyim ben. Çok güzel günler gördüm ülkemde, yapraklar ağaçlarda yeşile durmuşken de, sararıp düştükleri günlerde de… Acılı günler de yaşadım karlar yolları örtmüşken de, güneşin Dünya’yla kuytularda bile buluştuğu günlerde de…

Yaşlı biriyim ben. Giderek çoğalan acılarla yaşadığım bu ülkede, hüznün bize yakıştığını söyleyemiyorum artık. Kavganın nefret zırhıyla kuşanmışları dilde ve söylemde sokağa dökülmüşken, zihinleri sıradanlığın demirden miğferiyle örtülmüşler köşe başlarını tutmuşken?

Yaşlı biriyim ben. Bunca yıl yaşadım ve hiç böylesini görmedim. Gülümseyen insanların saydam, iyimser yüzleriyle var oldukları bu ülkede güvenle, hazla yaşadım. İnsanların, hiç tanışmamış olsalar da gülümsedikleri günlerden, hiç tanışmamış insanların birbirlerine nefretle baktıkları günlere gelinmişken…Necatigil’in deyişiyle, ‘Bu dünyada insanca yaşamak da yoksa, ne kalıyor geriye yüzyıllardan?’

Bakınız, önce Türk insanı sağcı ve solcu diye birbirine düşürüldü, tutmadı. Alevilerle Sünniler birbirine düşürüldü. tutmadı. Türklerle Kürtler birbirine düşürülmek istendi, tutmadı. Gezi Parkı’nda Laiklerle Muhafazakarlar birbirine düşürülmek istendi, Allah’a binlerce şükürler olsun, o da tutmadı! Şimdi Sünnilerle Sünnileri birbirine düşürdüler;- o da tutmayacaktır!

Tutmayacaktır, tutmamalıdır. Ülkesini esenlik içinde görmekten bahtiyarlık duyan ben ve benim gibiler, olup bitenlere itidalle [itidâl-i dem’le], serin kanlılıkla ve sağduyuyla bakmak gerektiğinin farkındalar. Sadece kavganın dışındakiler değil, kavganın içinde olanlar da farkındalar elbet…

Yaşlı biriyim ben. Yaşayacağım günlerin, yaşadıklarımdan daha kötü olmasından kaygı duymayacak bir yaşta değilim. İlk gençliğimizde ‘Elbet ilerdedir yaşanacak günlerin en güzelleri..’ derken , ‘ilerde, ama ne zaman?’ diye tasalanmazdık;- geç de olsa ne gam! Yaşayacağımızı biliyorduk o günleri!

Rilke gibi söyleyeyim: ‘Allah bilir, niçin böyle olmadı?’ Eski günlerimiz, tıpkı Rilke’nin eski mobilyaları gibi, ‘ koymamıza müsaade ettikleri bir samanlıkta çürüyor’ mu? Sadece eski günlerimiz mi, yoksa gelecek günlerimiz de, Rilke’nin eski mobilyalarının akıbetine mi uğrayacak? Ve hâlâ o şarkıdaki gibi, ‘güzel günlere var iştibâhım!’ diyerek daha da kötümserleşmeye devam mı edeceğiz?

Yaşlı biriyim ben. Kavgasız, gürültüsüz, toma’sız, biber gazsız, kinsiz ve garazsız, gencecik fidanların parklarda kurumadığı, slogansız, Sait Faik’in o güzelim ‘Ayışığı’ hikayesinde söylediği gibi: ‘haksızlıkların olmadığı bir dünya’da, ve Türkiye’de yaşamak!

Çok şey mi istiyorum? Öyle, çok şey istiyorsun, diyorsanız, bağışlayın beni. Yaşlı biriyim ben…

NOT: Bu yazı Hilmi Yavuz’un kişisel Facebook sayfasında 25 Kasım 2020 tarihinde yayımlanmıştır.

Okumaya devam et

Eskimez Yazılar

KHK’lılar adına Mehmet Altan’dan AİHM Başkanı Sopano’ya mektup

KHK’larla çok sayıda akademisyeni ihraç eden İstanbul Üniversitesi’nden fahri doktora alacak AİHM Başkanı’na Mehmet Altan açık bir mektup yazdı.

Mehmet Altan’ın P24’te yayınlanan mektubu:

AİHM Başkanı’na açık mektup

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Başkanı Sayın Robert Spano’ya açık mektubumdur.

Sayın Başkan,

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne Türkiye’den yapılmış altmış bini aşkın bireysel başvuru var. Türkiye hak ihlalleri konusunda Rusya’dan sonra ikinci sırada yer alıyor.

Malûmunuz olduğu üzere, anayasal hakları yok sayılmış Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarından biriyim. Malûmunuz üzere diyorum, çünkü başvuru dosyamı sizin daha önceki başkanı olduğunuz 2. Daire değerlendirdi.

AİHM’in sizin başkanlığınızdaki 2. Dairesi, 20 Mart 2018 tarihinde evrensel hukuk açısından “emsal karar” özelliğini taşıyan gerekçeler ile kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkım ile ifade özgürlüğü hakkımın ihlal edildiğine karar verdi. Türkiye’yi mahkûm etti.

Bu karar için size ve şimdi başkanı olduğunuz Mahkeme’ye teşekkür ediyorum. Hukuk yerde kalmadı.

Sayın Başkan,

Benimle ilgili kararınızın, AİHM tarihi açısından önem taşıyan bir özelliği daha var:

O davaya Türkiye adına katılan Ergin Ergül, karara itiraz eden tek yargıç olarak öyle şeyler yazdı ki yanlış bilmiyorsam, AİHM tarihinde ilk kez mahkeme başkanı olarak “karşı oy’a”, “karşı oy” yazdınız. Diğer üyeler de size katıldı.

03 Eylül 2020 tarihinde, Adalet Bakanı’nın davetlisi olarak Türkiye’yi ziyaret edeceğiniz açıklandı.

Ama beni sarsan, İstanbul Üniversitesi’nden fahri doktora alacağınızı öğrenmem oldu.

Yukardaki ayrıntıyı da tam bu nedenle, ülkemizdeki kamu görevlisi “hukukçuların” ve “hukuk eğitiminin” durumu hakkında bilgi vermek için anımsatıyorum.

Acaba, evrensel hukuk adına karşı oy şerhine karşı şerh yazmak mecburiyetinde kaldığınız Ergin Ergül’ün, size fahrî doktora verecek olan İstanbul Üniversitesi’nin Hukuk Fakültesi mezunu olduğu hatırınızda mı?

İstanbul Üniversitesi darbeci Kenan Evren’e de “hukuk fahrî doktorası’”vermişti. Sekreteryanız sizi muhakkak bilgilendirmiştir.

Sayın Başkan,

Ben, “fahrî hukuk doktorası” alacağınız İstanbul Üniversitesi’nde kesintisiz otuz yıl hocalık yaptım. 27 yıl önce de profesör oldum.

Anayasanın üç maddesinin ihlali sonucu tutuklandıktan bir ay sonra, cezaevindeki hücremde, 29 Ekim 2016 tarihinde KHK ile üniversiteden ihraç edildiğimi televizyonda duydum. Beni ve pek çok akademisyeni ihraç edenler ile size fahrî doktora verecek olanlar aynı kişiler.

Anayasa Mahkemesinin dava dosyasında “mevcut tüm delilleri değerlendirerek”, üç ayrı hak ihlali ve tahliye kararına karşın tahliye edilmedim. Üstelik hemen ertesinde ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına da mahkûm edildim. Başkanı olduğunuz AİHM’in hakkımda verdiği hak ihlali kararından sonra dahi İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 2. Ceza Dairesi tarafından bu mahkûmiyetimin onanmasına karar verildi. Bu tür hukuk skandallarının yaşandığı süreçlerin var olduğundan söz ediyorum.

Ancak nihayetinde, çok sonra Yargıtay 16. Ceza Dairesi’nin beraatime hükmetmesi sonucunda, 4 Kasım 2019 tarihinde beraat ettim ve bu karar kesinleşti.

Ama “davalısı” fahri doktora ünvanını alacağınız İstanbul Üniversitesi olan, “üniversiteden ihracımın iptali” konulu davam hâlen Ankara 21. İdare Mahkemesinde beklemektedir.

Kesinleşmiş beraat, Anayasa Mahkemesi’nin ve AİHM’in hak ihlalleri kararlarına karşın, ben sizin fahrî doktora alacağınız üniversiteme dönebilmiş değilim.

Doktora alacağınız üniversite, benim gibi KHK ile atılan akademisyenlerin davalarında “davalı kurum” olarak yer almaktadır.

Bu davalar hâlen devam ediyor ve pek muhtemeldir ki sizin başkanı olduğunuz AİHM önüne de gelecektir. Ancak siz o süreçte İstanbul Üniversitesi’nden fahrî doktora diploması almış bir Yargıç olacaksınız.Yüzlerce öğretim görevlisini haksız bir şekilde okuldan atarak işsizliğe ve yoksulluğa mahkûm eden bir üniversitenin fahrî üyesi olmak bilmiyorum ne kadar övünç verici.

Normal koşullarda Türkiye’yi ziyaret edecek olmanız tabii ki sevindirici olurdu. Maalesef ki durum böyle değil.

Sayın Başkan,

Başkanı olduğunuz AİHM, AİHS kapsamında garanti altına alınan özgürlükler ve hakların teminatıdır.

Başkanı olduğunuz AİHM’in hak koruyuculuğunun bir büyük hukuk şemsiyesi olarak herkesi kapsadığına inanmak istiyoruz.

İnancımızın her zaman diri kaldığını söylemek ise zor.

Korona felaketine rağmen dört yıldır Silivri’de tutulan ve romanları 23 ülkede yayınlanmış olan 70 yaşındaki Ahmet Altan başvurusunda, bizzat sizin başkanı olduğunuz bölüm “öncelik” kararı vermişti. Mahkeme tarafından içeriğine de son derece hâkim olunmasına rağmen maalesef dört yıldır hâlâ o önceliği bekliyoruz.

Tabii Ahmet Altan dosyası görüşülmesin, eğer bir gün görüşülürse de kesin bir ihlal çıkmasın diye kimlerin nasıl ve hangi gayretler içinde olduğundan da haberdarız. Ama bunun yeri burası olmadığı gibi yaşanılan bu büyük mağduriyeti o düzeyde konu etmek de benim üslûbum değil.

Kişisel tercihlerinizin nasıl tecelli edeceği tabii ki sizin takdirinizdedir. Her bir tercihinizin farklı sonuç ve yansımaları da olacağı açıktır.

Hukuk mağdurlarının büyük umutlar bağlamış olduğu, sözleşme ile kurulmuş, uluslararası yüksek bir mahkemenin başkanı olarak ziyaret edeceğiniz Türkiye’ye şimdiden hoş geldiniz.

Saygılarımla.

Okumaya devam et

Eskimez Yazılar

Ölüm orucundaki avukat Aytaç Ünsal’ın mektubu: “Sana kendimi anlatmak istedim”

Aytaç Ünsal, avukat eşine yazdığı mektubunda bir hakim annenin tek evladı olarak Anadolu’da geçirdiği yılları, gördüğü haksızlıkları ve mücadelesini anlattı.

BOLD – Halkın Hukuk Bürosu avukatlarından Aytaç Ünsal, Burhaniye T Tipi Cezaevinde tutuklu durumda. Açlık grevi ve ardından geçtiği ölüm orucunun 100. günü geride kaldı. Aytaç Ünsal, kendisi gibi avukat olan eşi Didem Baydar Ünsal’a bir mektup yazdı. Aytaç Ünsal, mektubunda bir hakim annenin evladı olarak çocukluğundan beri Hatay’dan başlayarak Anadolu’nun farklı yerlerinde gördüğü haksızlıkları anlattı ve haksızlığa uğrayan halkını savunma hakkının elinden alınmaması için ölüm orucuna başladığını söyledi.

AYTAÇ ÜNSAL’IN MEKTUBU

“Sana bu
mektubu
içine yüreğimden başka bir şey katmadan
yolluyorum”
Nazım Hikmet

Merhaba!

Nasılsın? Sana kendimi anlatmak istedim. Ölüm orucunda olan bir avukatı tanımak istersin diye düşündüm. Bu hikayenin içinde bir avukatın ölüme yürüyüşünün nedenleri vardır. Ve aslında bu hepimizin hikayesidir.

Memur bir ailenin tek oğluyum aynı zamanda tek çocuğuyum. Memur çocuğu olmak demek bir yandan hiçbir yerden olmamak bir yandan Anadolu olmak demektir. Çünkü doğduğun yer farklıdır, büyüdüğün ve kendini bildiğin yer farklıdır. Benim için de böyle oldu.

Annem Denizli Acıpayam babam Adana Kozanlıdır. Ama ben Antakya’da Arap bir ebe eşliğinde dünyaya geldim. Hakime bir annenin oğluyum. Yargı mekanizmasına vakıf olmak insana çocukluktan beri hak, hukuk ve adaleti öğretiyordur gibi düşünülebilir. Oysa benim çocukluktan itibaren adaletsizliği tanımamı sağlamıştır. Çocukluğumda bile sınıfsal farkları gözümün önünde somutlamıştır. Babam ise orman mühendisiydi. Birçok kez Orman Müdürlüklerinin lojmanlarında kaldık.

Antakya’da çok küçüktüm. Ama halkın hayatı tüm çıplaklığıyla karşımdaydı. Kaldığımız lojmanda zaman zaman Zeliha isminde genç bir kız bana bakmaya geliyordu. Bana bakarak, anneme yardım ederek para kazanıyordu. Nusayri yoksul bir ailenin kızıydı. Güzel bir Arap şivesiyle Türkçe konuşuyordu. Kendisi hayatı henüz tanımayan Zeliha benimle birlikte yaşamı öğreniyordu. Ve Zeliha’nın annemin eski kıyafetlerini giymek zorunda kalan yoksulluğuna tanık oldum.

Bizimle aynı binada oturan bir orman işçisinin oğlu vardı. Adı Mustafa. Benimle yaşıt ama benim gibi değil. Çünkü ben etrafımda kimse olmadan sokağa çıkamam ama Mustafa sokaklardadır. Benim üç tekerlekli bisikletim vardır ama Mustafa taşlı yollarda koşar. Ve yalın ayaktır. Benim gibi yeni spor ayakkabıları yoktur. Ve Mustafa benden farklı olarak hep açtır. Yalın ayak taşlı yollarda koşturan 4-5 yaşlarındaki bir çocuğun açlığına orada tanık oldum. Ve haşlanmış yumurtalarımı düzenli olarak onunla paylaşmayı ilk kez orada öğrendim.

Bir sonraki durağımız Çanakkale’nin küçük ve sevimli ilçesi Bayramiç’ti. Vatanın cennet haliydi Bayramiç. Tıpkı Antakya gibi Anadolu’nun zenginliğiydi. Çingene halkıyla Türk halkı iç içe yaşıyordu. Burada da benimle ilgilenen, eve temizliğe yardım eden genç bir kız vardı. Bu sefer adı Berna’ydı. Ve bu kez Nusayri değil ama Çingene’ydi. Ama aynı yoksulluk ama aynı emekçilikti. Bu kez oyun arkadaşım ise Türk Sünni İslamcı bir ailenin oğlu İsmail’di. Sık sık ziyaret ettiğim başka arkadaşlarım da vardı. Orman İşletme’de çalışan işçiler bazı öğle aralarında barınaklarının yanına mangal kurup “boklu balık” yaparlardı. Çanakkaleliler içi temizlenmeden pişirilen sardalya balığına bu adı verirler. Tabii mangalın kurulduğunu beş duyumla tespit ettikten sonra kasap önünde dolaşan kediler gibi etraflarında dolanmaya başlardım. Fark edip hemen yanlarına çağırırlardı. Ve bir süre sonra bu mütevazı mangal partisinin bir üyesi haline gelmiştim. Doğallığı, içtenliği, sıcaklığı, o insanlar arasında tanıdım.

Çanakkale’den sonra İç Ege’ye doğru yola çıktık. Uşak’taydık. Artık ilkokula da başlamıştım. Ve tanıklıklarım artarak devam etti. İlkokulda bizim gibi bürokrat devlet memuru çocuklarının nasıl kayırıldığını bizzat yaşadım. En yakın arkadaşım Yavuz isminde Konyalı bir işçi çocuğuydu. Okulun büyük çoğunluğu bu işçi ve çiftçi çocuklarından oluşuyordu. Onlarla aynıydık ama bir yandan da birbirimiz gibi değildik. Başka bir sınıfta okuyan Mehmet diye bir arkadaşım vardı. Önlüğü yamalıydı. Yakası kız öğrencilerinin yakasına benziyordu. Ailesinden harçlık alamadığı için teneffüslerde simit alamıyordu. Bunu görünce eve dönünce anneme ağlamıştım. Ve sormuştum “Neden? Neden o öyle?”. Çünkü bu yaşadıklarım annemin bana okuduğu Diyet, Gönen gibi Ömer Seyfettin hikayelerindeki hak ölçülerine uymuyordu.

Annem de açıklamaya çalışıyordu. Ve “sen de ona simit ayran alabilirsin” diye tavsiyede bulunuyordu. Bir gün okulun serseri çocuklarından biri Mehmet’i aşağılamaya ve ona sataşmaya başladı. Deliye döndüm. Çocuğun üzerine atılıp yere düşürdüm ve tekmelemeye başladım. Mehmet’in yaşadıklarının hesabını soruyordum sanki. Durmuyordum, öfkemi boşaltıyordum. Zor aldılar çocuğu elimden. Sonra öğretmenim sınıfın önünde beni tahtaya kaldırarak yaptığımın hesabını sormuştu. “Neden yaptın?” diye sorunca, “Çünkü o benim kardeşim” demiştim. Öğretmen tek çocuk olduğumu bildiği için şok olmuştu. “Nasıl yani Mehmet ÜNSAL mı onun adı?” demişti. O kadar sahiplenmiştim ki annemi arayıp “Aytaç’ın kardeşi var mı?” diye sormuştu. Vardı! O benim kardeşimdi.. bir çocuğun yaşadığı ezikliğe ve arkadaşım Yavuz’un bodrum katındaki küf kokulu izbe işçi evine orada tanıklık ettim.

Ardından üniversiteye kadar kaldığım İzmir’deydik. Artık İzmir’de bu sınıf farkları benim aklımın alamayacağı kadar fazlaydı. Gittiğim lise karışıktı. Zengin ailelerin çocukları da vardı ama büyük ölçüde yoksul halk çocuklarının okuduğu bir yerdi. Liseye başlayana kadar İzmir’deki en iyi arkadaşlarım apartmanın kapıcısının çocuklarıydı. Hep onların evindeydim, onlar da sık sık bizdeydi. Kendimi hep orada, işçilerin, halkın yanında daha rahat hissediyordum. Zenginlerin arasında o kasıntı, ilkel bireycilik, gösteriş beni boğuyordu. Lisede bunu çok kez deneyimledim.

Türk Sünni bir ailede yetişmiştim. Özellikle baba tarafında Kozan’da MHP’nin etkisi yoğundu. Annemin babası, dedem Süleyman Demirel hayranıydı. Ben de politik biri olmamakla birlikte bu gerçeklik dışında doğru düzgün bir şey görmemiştim. Lisede yaşadığım bir olay bana tüm bunları sorgulatmıştı. Bir sınıf arkadaşım vardı Yusuf adında. Mardinliydi, Kürt’tü. Tarih dersine gelen öğretmen bir gün Yusuf’u kaldırdı ayağa “Söyle bakalım Yusuf, sen Arap mısın, Kürt müsün, Türk müsün?” diye sordu. Yusuf “Kürt’üm” deyince “Sen dersimden kaldın!” dedi. Şok olmuştum. Neydi bu şimdi. Ülkemizin gerçeğiydi ve ben de bu gerçekle lisede yüzleştim. Yurtta kalan, dolmuş parası olmadığı için her gün okula kilometrelerce yürümek zorunda olan, bundandır ki sınıfta uyuklayan arkadaşlarımın gerçekliğinde yüzleştim. Tek maaşla ayakta kalmaya çalışan ve her gün makarna pilav yemek zorunda olan ailelerin gerçekliğinde gördüm.

Ankara’ya üniversite okumak için gittiğimde hukuk fakültesinde okuyan öğrencilerin çoğu durumu iyi olan ailelerin çocuklarıydı. Milyonların bu gerçeğinden çok uzaktılar. Hani Türk filmlerinde der ya başka dünyaların insanlarıydılar. Gündemleri, dertleri çok başkaydı. Rahat değildim, mutlu değildim. Benim alışkın olduğum, açık, samimi, sıcak, “haklı ve doğruyu” çocuk gibi kabul eden, ağız dolusu gülmeyi bilen, zor zamanda omuz başında biten, mert insanlarımın ilişkileriydi. Ben Zeliha’yı, Mustafa’yı, Berna’yı, İsmail’i, Mehmet’i, Yavuz’u, Yusuf’u arıyordum. Sanki onlar bir anda kaybolmuş gibi hissediyordum.

Sonra Halkın Hukuk Bürosu’nu tanıdım. Ve anladım ki aslında onlar her yerdeler. Hem de milyon milyonlar. Onları yeniden buldum. Katıldığım Cansel Malatyalı direnişinde tanıdım onları. Kazova işçilerinin yanında tanıdım. Kınıklı maden işçilerinde gördüm. Halkın Hukuk Bürosu avukatı olan sevgili eşim Didem’de buldum onları yeniden. Onları bir kez daha bulduktan sonra da asla yalnız bırakmadım. Soma’da karnındaki bebekleri yetim kalan kadınları, Ermenek’te ayaklarında çarık olmayan ve çocuklarını çamura gömen ana babaları, Berkin Elvan’ı, Hasan Ferit Gedik’i, Dilek Doğan’ı, Sıla Abalay’ı savunmak ilkokuldaki Mehmet’i savunmak demekti. Ve ben o Mehmetleri asla savunmasız bırakmadım. Hayatımın en mutlu zamanlarını halkımı savunurken yaşadım. Hayatı ve halkı savunurken, hayatı ve halkı tanıdım. Çocukluğumda yaşamı Zeliha’dan, Mustafa’dan, Mehmet’ten, işçilerden öğrenmiştim. Halkın Hukuk Bürosu ise bana yaşamı gerçek anlamda öğretti.

Kınıklı işçiler, Kazova işçileri, Cansel Malatyalı, Türkan Albayrak, her yerde direnen TAYAD’lılar, özgür tutsaklar, vatan sevme ustası devrimciler, burada adını sayamayacağım kadar çok olan müvekkillerim, eşim, sevdam, Didem’im bana gerçekten yaşamanın ne olduğunu öğrettiler. Vefayı, bağlılığı, dayanışmayı, paylaşmayı, sevgiyi, güveni iliklerime kadar yaşadım. Ve çok büyük rahatlıkla “yaşadım” diyebiliyorum.

Şimdi bana tüm bunlardan vazgeçmemi dayatıyorlar. İşçileri, köylüleri, Anadolu halklarını savunamazsın diyorlar. Halkın Hukuk Bürosu’nda avukatlık yapamazsın diyorlar. Önümüzdeki 10,5 yıl boyunca Didem’i göremezsin diyorlar. Halka, vatana ve sevdama, mesleğime yasak koymaya çalışıyorlar. Ama bunlar öyle hemen vazgeçilebilecek, değersiz şeyler değildir. “Neyse, yapacak bir şey yok” diyecek kadar basit değildir. Bana hayatı öğreten, emeğiyle beni insan haline getiren halkımdan, Anadolum’dan asla vazgeçmem. Ölürüm ama vazgeçmem.

İşte benim yolculuğumun hikayesi böyledir. Dün hayatımda olan Mustafa bugün de vardır. Şimdi Kırıklar 1 No’lu F Tipi Hapishanesi’nde 300’lü günlerine geliyor. Ölüme koçakça direniyor.

Simit yiyemeyen Mehmet bugün 30 kilo kalmış İbrahim Gökçek’tir. Ve ben onların çocukluğumdan beri ailesiyim. Ve ben onların çocukluğumdan beri avukatıyım. Ölürüm ama onları savunmaktan vazgeçmem!

NOT: Bu yazı Aytaç Ünsal’ın 5 Nisan 2020 tarihli mektubudur. Ölüm orucundaki Mustafa koçak 24 Nisan’da, İbrahim Gökçek ise 7 Mayıs’ta vefat etti.

Okumaya devam et

Popular