Bizimle iletişime geçiniz

Gündem

Preet Bharara’nın kitabındaki 17/25 bölümleri ve Sarraf

Preet Bharara, meslek hayatında yaşadıklarını anlatan 333 sayfalık bir kitap yazdı. Kitapta; Reza Sarraf davasında karşılaştığı olağanüstü durumlara yer verdi.

Rıza Sarraf soruşturmasını ABD’de başlatan, eski New York Güney Bölgesi Başsavcısı Preet Bharara, kitabından bazı bölümleri CNBC yayın kuruluşuyla paylaştı. Eski Başsavcı Bharara, 333 sayfadan oluşan “Bir savcının, suç, ceza ve hukukun üstünlüğü konusundaki düşünceleri” adlı kitapta, Sarraf davasının bilinmeyen bazı yönlerine de yer verdi.

Rıza Sarraf soruşturmasını ABD’de başlatan, eski New York Güney Bölgesi Başsavcısı Preet Bharara’nın anılarını paylaştığı kitap, 19 Mart’ta piyasaya çıkıyor. Wall Street’in şerifi olarak adlandırılan ve birçok yolsuzluk soruşturmasını açan eski başsavcı Bharara’nın, kitabında yazacakları merakla bekleniyor. Bharara’nın kaleme aldığı kitap daha henüz piyasaya çıkmadan Amazon üzerinden yapılan online satışlarla hukuk kategorisinde en fazla satan kitap olarak zirveye yerleşti.

Eski New York Güney Bölgesi Başsavcısı Bharara, kitabından bazı bölümleri CNBC yayın kuruluşuyla paylaştı. Eski Başsavcı Bharara, 333 sayfadan oluşan “Bir savcının, suç, ceza ve hukukun üstünlüğü konusundaki düşünceleri” adlı kitapta, Sarraf davasının bilinmeyen bazı yönlerine de yer verdi.

“SARRAF’IN BAZI ÜST DÜZEY SİYASİLER İLE İLİŞKİLERİ VARDI”

Amerika’nın Sesi’nden Can Kamiloğlu’nun haberine göre, Bharara, kitabında Sarraf davasıyla ilgili bölümüne “Açtığınınız basit bir ceza davasının tuhaf uluslararası olaylara nasıl yol açtığını bir düşünün” diye başladı. Henüz piyasaya çıkmayan Bharara’nın kitabında, Sarraf davasıyla ilgili şu ana kadar açıklanan bazı bölümlerde yazdıkları şöyle:

2016 yılının Mart ayında Rıza Sarraf ve ailesi Türkiye’den Disney World’e tatil yapmak için bir yolculuğa çıktı. Sarraf, hem İran hem de Türk vatandaşı olan İran asıllı bir altın tüccarıydı. Sarraf’ın, Türkiye’nin Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da aralarında bulunduğu ülkedeki bazı üst düzey siyasiler ve işadamlarıyla yakın ilişkileri vardı. Türkiye’nin Ekonomiden sorumlu Bakanı Zafer Çağlayan, Türkiye’nin en büyük devlet bankalarından biri olan Halkbank’ın eski Genel Müdürü Süleyman Aslan da bu kişilerin arasındaydı.

“SARRAF SORUŞTURMASINI SAVCI MICHAEL LOKARD BAŞLATTI”

Sarraf aleyhine İran’a yönelik ABD yaptırımlarını delmek suçlamasıyla hazırlanan iddianame, gizlilik kaydıyla büyük mahkeme heyeti tarafından kabul edildi. Sarraf davasını öncelikle uzun boylu, sessiz ama yoğun savcı Michael Lockard başlattı. Savcı Michael, Sarraf ve diğer yedi sanığa, İran’a yönelik Amerikan yaptırımlarını delmek amacıyla milyar dolarlık suç örgütü kurmak, Amerikalı yetkililere yalan söylemek, kurdukları sahte şirketler aracılığıyla sahte belge üretmek, bazı Türk devlet memurlarına rüşvet vermek ve İran’a yönelik yaptırımları petrol karşılığında altın takasıyla delmekle suçladı. Sarraf üstlendiği bu liderlik rolüyle, ülkesinde hem sosyal itibar, hem de finansal olarak büyük bir güç sağladı. Raporlara göre, sadece 2012 yılında on milyar dolar tutarında anlaşmanın yapılmasını sağladı.

“KARISINA MARS GEZEGENİNİ SATIN ALMAYA SÖZ VERDİ”

Türk pop yıldızı olan eşi kocası Sarraf’dan kendisine Mars gezenini satın alması için söz vermesini istedi. Dava konusunda çok yeni şeyler öğrenmeye başlamıştım. Yaptığımız soruşturmalarda hazırladığımız bazı iddianameleri gizli tutarak, hedeflerimizin uyanmamasını sağlıyorduk. Bu kişiler, bazen ABD’ye seyahat edebilecek kadar kayıtsız olabiliyorlardı. Michael’ın davası ve Rıza Sarraf hakkında hızla çok daha fazla şey öğrendim.

“TÜRKİYE’DEN İNSANLAR BANA ÖVGÜLER YAĞDIRDI”

Sarraf davasının ortaya çıkmasının ardından, Hindistanlı diplomat Devyani Knobragade soruşturmasındaki gibi kötü adam ilan edilmemiştim aksine saatler içerisinde resmi Twitter hesabım aniden patladı. Takipçi sayım, birden 8 binden neredeyse her biri, sevinçli bir Türk‘ten oluşan 250 bin kişiye yükseldi. İddianamede ismim olduğu için adım Türk televizyonlarına yansıdı, tabii fotoğrafımda…

Türkiye’den insanlar bana övgüler yağdırdı, teşekkür etti ve kebap teklif etti. Çok cömert bir Twitter kullanıcısı ise bana “Türk rakısı, şiş kebabı, lokum ve Türk Halısı” teklifinde bulundu. “Şiş kebabını seviyorum ama sadece işimi yaptığım için hediyeler kabul edebileceğimi sanmıyorum” diye cevap yazdım. Haftalarca ve aylarca ABD’de çalışan Türk gazeteciler beni her türlü etkinlikte takip etti. Benim için şarkılar bestelendi. Şiirler kaleme alındı. Sevgilerini ilan ettiler. Hatta Twitter’da açtıkları #welovepreetbharara başlığı internette “en çok konuşulan” olarak yer almaya başladı.

“TÜRKİYE’DE SARRAF ALEYHİNE AÇILAN DAVA SUÇLAMALARIMIZLA ÖRTÜŞÜYORDU”

Peki bütün bu kutlamalar ve suçlamaların sebebi neydi?“ Birkaç yıl önce, 2013 yılında, Türk savcıları Rıza Sarraf aleyhine bir dava açmıştı. İddialara göre, Sarraf’ın liderliğindeki suç örgütü, üst düzey hükümet yetkililerine verdikleri rüşvet karşılığında, ülkenin ihracatını arttırmak için Amerika’nın İran’a yönelik ambargosunu deliyor, petrol karşılığında altın gönderiyordu. Suçlamalarımızla nasıl örtüştüğünüzü görüyorsunuz. Peki Türkiye’deki Sarraf aleyhine açılan davaya ne oldu? Sarraf hepsinden kurtuldu. Hüküm giymedi ama beraat de etmedi. Çünkü hiçbir zaman yargılama olmadı. Çünkü Rıza Sarraf, ülkenin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan adına hapisten çıkma kartına sahipti. Sarraf aleyhine açılan davada, Erdoğan hükümetinin bazı kabine üyeleri ve oğulları hatta Erdoğan’ın kendi oğlu Bilal de vardı. O yılın Aralık ayında davayla ilgili soruşturma kapsamında tutuklanan ve gözaltına alınan kişilerin arasında çevre bakanının oğlu, ekonomi bakanının oğlu ve içişleri bakanının oğlu da vardı.

“ERDOĞAN GERÇEK GÜCÜNÜ KULLANDI

İlk başta Erdoğan sadece kızgındı. Davaya, savcılara, Polise saldırdı.

Erdoğan, Türk halkının dikkatini soruşturma konusunda başka bir yöne çekmek için basını kullandı. Kendisini, düzenlenen komplonun hedefi olarak gösterdi. Sonrasında ise Erdoğan daha fazlasını yaptı. Sadece savcıları eleştirmekle kalmadı gerçek gücünü kullandı. İlk önce savcıları görevden aldı. Binlerce polis memurunu başka yerlere tayin ettirdi. Yeni hakimler atadı. Parmaklıklar arkasında yer alan Sarraf ve kabinede yer alan bakanların oğullarını yetmiş gün içinde hapisten çıkardı. Gazetecilerin hükümetin yaptıklarını araştırmasını engelledi.

“TÜRKİYE’DE SARRAF ALEYHİNDEKİ AÇILAN DAVA YOK OLDU”

Aralarında İstanbul Emniyet Müdürü’nün de bulunduğu polisleri kovdu. Yolsuzluk soruşturmasının başında olan savcıları tutuklattı, haklarında soruşturma açılması emrini verdi. Polis memurları, hakimler ve gazetecileri tutuklatıp haklarında soruşturma başlattı. Medya kuruluşlarını kapattı. Açılan davaların tamamen kapanması için soruşturmaya yeni savcılar atadı. Daha da ileri giderek adalet bakanının yargıya yönelik daha fazla güç sahibi olması için yeni yasalar çıkardı. Ayrıca tüm ülke genelinde hakim ve savcıları atayan, Yüksek Hakimler ve Savcılar Kurulu üyeleri seçiminde Cumhurbaşkanlığı’nın yetkilerini arttırdı. Türkiye’de Rıza Sarraf aleyhinde açılan dava yok oldu. Bu davayı ortaya çıkaran kişilerin bir çoğu da kaybedildi.

“ADALET EKSİKLİĞİ YAŞAYAN TÜRKLER İÇİN İLAHİ BİR GELİŞME

Aslında ülkenin yarısı öfkeliydi. On milyonlarca Türk, hırsızlığa, adaletsizliğe karşı kızgındı. Sarraf hiçbir zaman hesap vermeyecekti. Tabi ki Michael Lockard’ın başlattığı gizli soruşturma dosyası açılana kadar. 2013 yılında adalet eksikliği yaşayan Türk halkı için bu ilahi bir gelişmeydi. Sarraf, mahkemeye çıkıp hak ettiği cezayı alabilirdi. Sarraf’ın aniden bir Amerikan mahkeme salonunda adaletle karşı karşıya kalması da Erdoğan’ın sessizce yerinde oturacağı anlamına gelmiyordu. NATO müttefikimizin Cumhurbaşkanı soruşturmamızı etkilemeye çalıştı. Halka benim Fethullah Gülen’in bir sempatizanı olduğum yalanını söyledi. İddianamede gizlilik kararı kaldırılıp, Gülen adı basına yansıyıncaya kadar bu adı hiç duymamıştım. Erdoğan, beni 2016 yılında hükümetine karşı düzenlenen başarısız darbeye yardım etmekle de suçladı. Keşke o güzel ülkeye gitmiş olsaydım ama Türkiye’ye hiç ayak basmadım. O bundan daha fazlasını da yaptı. Basında yer aldığı gibi Obama yönetiminin son haftalarında, Erdoğan şahsen Başkan Yardımcısı Biden ile bir araya geldi.

“ERDOĞAN KOVULMAMI VE SARRAF’IN SERBEST BIRAKILMASINI İSTEDİ”

Yabancı bir ülkenin Cumhurbaşkanı, Washington’a gelip ABD’li görevli bir savcıya saldırabileceğini, bir Amerikan suç soruşturmasına kendi tarzıyla müdahale edebileceğini düşündü. İki ana gündem maddesi vardı. Kovulmamı ve Sarraf’ın serbest bırakılmasını istedi. Cumhurbaşkanı’nın Biden yaptığı ile doksan dakikalık görüşmenin yarısı, Sarraf davasıyla ilgiliydi. Erdoğan’ın eşi de Jill Biden’a Sarraf davası konusunu açmıştı. Türk Adalet Bakanı, o zamanlar Adalet Bakanı Loretta Lynch’i ziyaret edip, Sarraf’ın serbest bırakılmasını istedi. Erdoğan, Obama ile telefon konuşmalarında davayı tartıştı. Bunu bir düşünün. Kovulmadım ve Sarraf serbest bırakılmadı. Ben kovulduktan sonra aylarca hapiste kalan Sarraf, fikir değiştirip hakkındaki suçlamaları kabul etti. Kendisiyle birlikte yargılanan sanık (Mehmet Hakan Atilla) aleyhine tanıklık yaptı. Bir duruşma sırasında Erdoğan’ı yolsuzlukla suçladı.

“TÜRKİYE’DE BASININ AĞZI BAĞLANDI”

Amerika’nın Sesi’nden Can Kamiloğlu’nun haberine göre, Bharara kitabının Sarraf ile ilgili son bölümünde Sarraf davasından çıkarttığı dersleri yazdı. “Sarraf davasında görev yaptıktan sonra ne öğrenilir?” diye soran Bharara, “Muhtemelen birçok şey, ama ben iki ders çıkarttım” diye yazdı.

Bharara, çıkarttığı birinci dersin, adaletin hassas olduğu ve görevli savcılara müdahalenin her kimden gelirse gelsin tehlikeli sonuçlara yol açabileceğini belirtti. Bharara, “Adalete müdahalenin, ister Amerika, ister Rusya ister Türk Cumhurbaşkanı tarafından yapılması, adalet arayanların şeytanlaştırılması, adalete olan inancı yok edip adaleti tehlikeye atar. Erdoğan, 2013’ten beri devam eden aleyhindeki davayı örtbas ettiğinden beri, Türkiye’de yönetim gittikçe daha fazla otokrasiye dönüştü. Basının ağzı bağlandı. Özgürlükler daha da azaldı. Erdoğan’ın paranoyası ve kendini koruma içgüdüsü, hiç kuşkusuz darbe girişimi ile güçlendi. Erdoğan’ın usulüne uygun olarak devam eden bir davaya şahsen müdahale etme kararı talihsiz bir şekilde otokrasiye giden yolda bir kilometre taşı oldu. Hiçbir şey bunun Amerika’da da olamayacağını söylemez” ifadelerini kullandı.

Bharara, Sarraf davasından aldığı ikinci dersi de şöyle ifade etti:

“İnsanların adalete açlığı ve adaletin ortaya çıkışı. Bahsetmiştim, çünkü Türkiye’de bana olan bu inanılmaz ilgi, adalete duyulan açlıktan kaynaklanıyordu. Hiç kimse kanunların üzerinde olmaz, güçlü imtiyazlı kişiler hesap verebilir ve cezaları affedilmezse, yolsuzluklarla mücadele edilebilir. Sonuçta kimsenin yasaların üzerinde olmadığı hükümetler, her yerdeki uygar insanların hayalidir. Güçlü ve yozlaşmamış adalet sağlamak, büyük ve küçük her durumda insanlara inanç verir. Şimdi tüm bu olaylardan biraz uzaklaştığımı düşünüyorum, zaman zaman gülüp şunu düşünüyorum, Savcılar bazen halkın, umutlarını veya nefretlerini dökecekleri boş teknelere benzer. Hindistan’da bir kötüydüm, Türkiye’de bir kahraman.”

Bahçeli’nin 17/25’le ilgili öngörülerinin tamamı tuttu

Gündem

Cezaevindeki kanser hastalarına ‘düşman ceza hukuku’ uygulanıyor

CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu cezaevindeki kanser hastalarına yönelik uygulamaların ağır mağduriyetlere neden olduğunu belirterek, “Hükümet bunlara karşı düşman ceza hukuku uyguluyor” dedi.

BOLD – Türkiye’nin insan hakları, mağduriyetler ve adalet gündemini değerlendiren CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, cezaevindeki hasta mahkumlara yönelik hak ihlallerini hatırlattı. Tanrıkulu sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda “Cezaevlerinde bin 400’e yakın hasta var. Kovid döneminde bunların tedavileri yapılamıyor. Sağlığa erişimleri kısıtlı. Bunların ağır mağduriyetleri devam ediyor. Hükümet bunlara karşı düşman ceza hukuku uyguluyor. Ayrıca tutukluları yakınlarından uzak cezaevlerine gönderiyor ” dedi.

CEZAEVLERİNDE KANSERLİ HASTALAR VAR

Türkiye cezaevlerinde bilinen 9 kanserli hasta bulunduğunu söyleyen Tanrıkulu: ” Lenf kanseri Ali Kaya Rize Kalkandere Cezaevinde, testis kanseri Ahmet Karakuş Manisa T Tipi Cezaevinde tutuklu. Tiroid kanseri Abdülaziz Örpek ile bağırsak kanseri Ali Osman Ünal Kırşehir Cezaevinde. Cilt kanseri Ahmet Polat Önel 4 yıldır Kandıra Cezaevinde kalıyor. Lösemi Rıdvan Yıldız Silivri, lösemi Yasin Akaslan ise Sincan Cezaevinde tutuklu. Adının açıklanmasını istemeyen iki kanser hastası daha var. E. K. Antalya L Tipi Cezaevinde, adının açıklanmasını istemeyen 1 kişi de Amasya Cezaevinde” diye konuştu.

 

4 yılda tam 41 insan Türkiye cezaevlerinde kanser olup öldü

Okumaya devam et

Gündem

AKP ile yürümeyeceğini gören ulusalcılar ve Erdoğan’ı bekleyen tehlike

Turgay Karagöz, Erdoğan’ın korkulu rüyası olan Cumhur İttifakından rahatsız ulusalcı kanadın yapabileceklerini ve Erdoğan’ın karşı hamlelerini Erkam Tufan Aytav ile konuştu.

BOLD – İktidardaki Cumhur İttifakı’nın üzerinde kara bulutlar dolaşıyor. HDP’nin kapatılması konusunda MHP ve AKP arasındaki derin ayrılıklar, partililer tarafından artık kamuoyu karsında tartışılır oldu. İttifaktaki tek problem MHP ile AKP arasında da değil. AKP, ittifakın ulusalcı kanadıyla da şu aralar pek anlaşamıyor.

UNUTMAMIZ MÜMKÜN DEĞİL

AKP’li Binali Yıldırım Edirne İl Kongresinde, aralarında Doğu Perinçek gibi Ergenekon sanıklarının da bulunduğu ulusalcılara geçmişi hatırlatan bir konuşma yaptı. Yıldırım konuşmasına şu ifadeleri kullandı: “Balyoz’lar, Ergenekon’lar… Bunlar yalan mıydı, elbette bunlar vardı. Ortalığı karıştırmak için ellerinden geleni yaptılar. Çeşitli girişimlerde bulundular. Partimizi kapatmak istediler. Ordu göreve diye gösteri yaptılar. Bazı provokasyonlara imza attılar ve bu faaliyetler, Ergenekon diye dava konusu oldu. Bunları unutmamız mümkün değil. Unutursak olmaz. Benzeri gelişmelerin yaşanmaması için hafızamızda diri tutmalıyız bu yapılanları.”

VATAN’DA İSTİFA DEPREMİ

Yıldırım’ın birden bire Ergenekon ve Balyoz davalarını hatırlatması gözdağı olarak yorumlandı. Bu konuşmanın ardından yaşanan bir başka önemli gelişmede, Vatan Partisinin önemli isimlerinin de aralarında bulunduğu 108 kişinin istifa etmesiydi.

Gazeteci Erkam Tufan Aytav, tüm bu olayları Minor Üniversitesi’nde öğretim görevlisi Doçent Dr. Turgay Karagöz ile konuştu. Gelişmeleri değerlendiren Karagöz, AKP ile yürümeyeceğini gören Perinçek dışındaki ulusalcıların ittifakı terk ettiğini söyledi.

SABOTAJ YAPABİLİRLER

Ulusalcıların, hükumetin örtülü işlerini deşifre ederek sabotaj eylemleri gerçekleştirebileceklerini söyleyen Karagöz: “Vur-kaç yapabilirler. Sabotaj eylemleri yapabilirler. Onun dışında büyük bir şey yapacak güçleri yok” diye konuştu. Karagöz, ulusalcı kanadın yapabileceği eylemlerden bazı örnekler de verdi.

İzmir’de ‘FETÖ Borsası’ olarak bilinen davayı yakından takip ettiğini de söyleyen Karagöz, ulusalcılara ait medyanın borsayı kontrol ettiği iddia edilen AKP’li Binali Yıldırım ile ilgili haberlerine dikkat çekti.

Ulusalcıların AKP sonrasına hazırlık yaptığını söyleyen Karagöz, emniyet, TSK ve MİT’teki yapılanmanın ötesi bir halk hareketinin baş gösterebileceğini söyledi. Karagöz, TSK’ya ait silahların Emniyet tarafından kullanılmasına izin veren kanun düzenlemesiyle AKP’nin ön almaya çalıştığını belirtti.

GÖZÜNÜ KIRPMADAN İŞKENCE YAPACAK POLİSLER

Geçen yaz İstanbul Emniyetinde görevli Mustafa Çalışkan’ı görevden almasını ‘darbe’ diye niteleyen Karagöz, Erdoğan’ın Gezi tarzı bir eyleme girişilmesi durumunda gözünü dahi kırpmadan işkence yapabilecek ülkücüleri İstanbul Emniyetine yığdığını belirtti.

SAKIN HA!

Alaattin Çakıcı’nın cezaevinden çıktıktan sonra il il konvoylarla gövde gösterisi yapmasını Erdoğan’ın  karşı mesajı olarak yorumlayan Karagöz, “İktidar, sakın ha! Başınızı ezeriz tarzı mesaj göndermektedir. Bir diğeri de Ergenekon ve Balyoz davaları. Bu davalar Binali Yıldırım’ın bahsettiği gibi altı dolu davalardır.  Bu konuya siyasi anlamada kumpas demesine rağmen, kumpas iddialarını yargıya taşımamıştır” diye konuştu.

Kaçırılan Gökhan Güneş işkenceyi anlattı: Darp edip elektrik verdiler

Okumaya devam et

Gündem

Gülenistlerin birbirleriyle evlenmeleri de suç kapsamına girdi

Gülen Hareketi’ne yönelik soruşturmalarda gözaltına alınanlara sorulan şablon sorulardan biri “eşinle seni kim tanıştırdı” sorusu. İlk bakışta anlamsız gelen bu soru, günümüz Türkiye’sinde binlerce kişinin tutuklanmasına neden oldu. 26 Ocak sabahı Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nın talimatıyla yapılan ve 19 kişinin gözaltına alındığı “evlilik yapılanması” isimli polis operasyonu da bunlardan biriydi.

BOLD – Operasyonda gözaltına alınan 19 kişiye Ankara Başsavcılığı tarafından yöneltilen suçlama “evlilik yapılanması üyesi olmak” şeklinde açıklandı. Savcılığa göre bu kişiler bekar Gülenistlerin evlenmesini sağlayarak suç işlemişlerdi.

Savcılığın açıklamasında şöyle dendi:

“FETÖ’nün güncel izdivaç yapılanmasına yönelik yürütülen soruşturmalar kapsamında; dosya şüphelilerinden bir kısmının etkin pişmanlık hükümleri çerçevesinde alınan ifade ve teşhislerinde FETÖ/PDY silahlı terör örgütü ile irtibatlı olduğu belirtilen sivil 19 şüpheli hakkında Ankara merkezli 13 ilde gözaltı kararı verilmiştir.”

MİT’İN GÜLENİST BELİRLEME KRİTERLERİ

Turkishminute’nin haberine göre evlilik konusu Milli İstihbarat Teşkilatı’nın, Gülen Hareketi takipçilerini tespit etmek için belirlediği kriter listesindeki maddelerden biri. Özürlü çocuk sahibi olmak da kriter listesindeki maddelerden. MİT’e göre Gülen hareketi takipçileri dindar oldukları için özürlü çocukları doğacağını fark ettiklerinde kürtajla bebeği aldırmıyorlar.

Bir başka kriter ise, evlendikleri kişiyle nasıl tanıştıklarına ilişkin sorgu. Eğer evlendikleri kişiyle tanışmalarını sağlayan kişi de bir Gülenist ise bu durumda ailenin tüm üyeleri Gülen hareketi takipçisi sayılıyor.

Toplumsal olarak alt seviyelerden gelip üst seviyelere tırmanmak da kriterlerden bir diğeri. Örneğin, ailesinde hiç üst düzey bürokrat ya da subay bulunmayan ve köyde büyümüş biri hayatının ilerleyen dönemlerinde üst düzey bürokrat, diplomat ya da subay olmuşsa, bu durum Gülenist olma kriterlerine uyuyor.

Yurt dışı eğitim, yabancı dil bilme de kriterlerden. MİT’in çizdiği Gülenist prototipine göre, Gülenistler hayatlarının bir döneminde yurt dışında eğitime gidiyor ve dil becerileri de Türkiye ortalamasının üzerinde. Bu durumdaki özellikle devlet memurları MİT’in kriterleri kapsamına giriyor.

Gülen hareketine yakın işadamlarına ait Bankasya’da hesabı bulunmak gibi uzayan kriterler listesindeki üç kriteri karşılayanlar savcılıklar tarafından Gülenist olarak niteleniyor ve tutuklama talep ediliyor.

POLİS EVLİLİK HİKAYELERİNİ RAPORLAŞTIRIYOR

İçişleri Bakanlığı verilerine göre Türkiye’de 550 bin kişi hakkında Gülen Hareketi takipçisi oldukları gerekçesiyle soruşturma başlatıldı. Bugüne dek 170 bin kişi çeşitli sürelerde tutuklandı. Halen cezaevlerinde 30 bine yakın kişi var ve on binlerce dava da devam ediyor.

Gözaltına alınan tüm Gülen hareketi takipçilerine sorulan ve “şablon sorular” olarak adlandırılan bir liste var. “BankAsya’ya para yatırdın mı, herhangi bir Gülen okuluna gittin mi” gibi soruların yanında “Eşinle nasıl tanıştın, kim tanıştırdı” sorusu da yer alıyor. Yargılananların evlilik hikayesi de polis sorgusunda dosyaya yazılıyor.  Hala geleneksel evliliklerin yaygın olduğu Türkiye’de bu soru garip karşılansa da Gülen hareketi takipçileri için tutuklanma nedeni.  Evlilik hikayesinde ismi geçen kişilerden biri Gülen hareketi takipçisiyse, savcılıklar bunu “örgüt talimatıyla evlilik” kapsamına sokuyorlar.

Yüzbinlerce gönüllüden oluşan Gülen Hareketi üyelerinin eğitim seviyesi açısından Türkiye’nin en eğitimli grubunu oluşturuyor. Hareketin üyelerinin yüzde 90’ından fazlası üniversite mezunu. Türkiye’nin üniversite mezunu nüfus ortalaması yüzde  %13,9, hiç okula gitmemişlerin oranının  %10,5 düzeyinde.

Gülenistler için bu sorguyu anlamak ilk zamanlar oldukça güç oldu. Semra Polat da benzer sorgudan geçen isimlerden biri. Spor öğretmeni olan Semra Polat, 2017 yılında gözaltına alındığında bu kriterlerden habersizmiş. 15 Temmuz başarısız darbe girişiminden sonra getirilen kriterler doğrultusunda sorgulanan Polat’a da eşiyle nasıl tanıştığı sorulmuş. Polat, bu soruları anlamsız bulduğunu ve tepki gösterdiğini söylüyor. Ancak ilerleyen dönemlerde evlilikleri de karşılarına suç unsuru olarak çıkartılan Gülenistler, artık gözaltına alındıklarında özel hayatlarıyla ilgili sorularla karşılaşacaklarını biliyor.

Evlilikle ilgili kriterler en sert olarak Türk Silahlı Kuvvetleri’nde uygulandı. Milliyet Gazetesi’nde 23 Şubat 2017’de yayınlanan ve Ankara Cumhuriyet Başsavcı vekili Necip Cem İşçimen’in raporuna dayandırılan habere göre, eşi doktor ya da hakim gibi mesleklerden olan subaylar, Gülenist olarak listelendi. Savcılığa göre bir subayın hakim ya da doktorla evlenmesi hayatın olağan akışına uygun değil.

GÜLENİSTLERE ÖZEL SUÇ KRİTİRLERİ

Yaklaşık 6 yıldır yoğun baskı altında bulunan ve sosyal hayattan dışlanan Gülenistlerin birbirleriyle evlenmeleri ya da aynı evde yaşamaları örgütsel faaliyet olarak değerlendiriliyor. Son iki yıldır öğrenci evlerine yapılan polis baskınlarına “yeniden yapılanma”, evliliklerle ilgili soruşturmalara ise “izdivaç yapılanması” ismi veriliyor.

Okumaya devam et

Popular