Bizimle iletişime geçiniz

Ekonomi

Atilla Yeşilada: YSK kararı Türkiye ekonomisi açısından bir felaket

Ekonomist Atilla Yeşilada, YSK'nın İstanbul seçimlerini iptal etmesinin yalnız siyasi bir karar olmadığını, hiç kimsenin zaferi ya da mağlubiyeti olmadığını ancak Türkiye'nin dışarıdan borçlanması ve ekonomisi açısından bir felaket olduğunu söyledi.

Ekonomist Atilla Yeşilada, “Maalesef YSK’nın kararı yalnız bir siyasi karar değildir, hiç kimsenin zaferi ya da mağlubiyeti değildir ama Türkiye’nin dışarıdan borçlanması ve ekonomisi açısından bir felakettir. Ve en azından haziran sonuna kadar da Türkiye düzelmeyecektir” dedi.

Yeşilada, YouTube kanalına bugün yüklediği videoda şunları kaydetti:

“İstanbul seçimleri iptal edildi ve yenilenmesine karar verildi. Biz buna politik risk diyoruz.

Türkiye, önümüzdeki bir yıl içinde 170 milyar dolar dış borç çevirmek zorunda. Bunun dışında 20 milyar dolar civarında da cari açığın finansmanı için borç almak zorundayız. Eğer hızlı büyümek istiyorsak bu yüzden 30-40 milyar daha borç alacağız.

Dolayısıyla yabancıların bizim hakkımızda ne düşündüğü ki bunu yalnız fon yöneticileri ve trader’lar için değil, aynı zamanda bize borç, kredi veren bankalar için de kastediyorum. Çok önemli. Çünkü onlar, bize verecekleri borcun faizini belirliyorlar.

Borsaya da bir miktar para giriyor ama 2-3 milyar dolar. Çok yetersiz. Onlar açısından Türkiye’nin politik riskleri ve daha genel olarak baksak en büyük riskleri nedir?

Tabii yabancı Türkiye’yi para soktuğu zaman parasını geri almak ister. Bu paranın yani TL ile yatırım yapıp dolarla veya euro ile vadesi geldiğinde parayı alabileceğinin en büyük güvencesi Merkez Bankası rezervlerindedir.

Merkez Bankası rezervlerinde gerek brüt, gerekse net olarak görülen erime, Türkiye’nin en önemli ekonomik risklerinden biridir.

Bunun yanında Hazine’nin yeteri kadar vergi toplayamaması ki yılın ilk çeyreğinde vergi gelirleri nominal olarak yüzde 6 büyümüş. Yani bütçe açığının çok büyük olması da ekonomik bir risk sayılır.

Bu iki tanesi ekonomik risklerimiz ama şu anda Merkez Bankası’nın yanında siyasi risklerimiz risk primini ve fiyatlamayı etkiliyor.

Yabancının siyasi bir görüşü yok. Yani İstanbul seçimlerini kim kazanmış kazanmamış mühim değil. 23 Haziran’a kadar popülist politikalar, İstanbul’u kazanmak için pek akla uygun olmayan, Türkiye ekonomisine yarar vermeyen politikalar izlenecek.

Bütçe açıkları artacak, yine tanzim satışları kurulacak, muhtemelen yine swap piyasası kitlenecek… Bunlar hep yabancıyı rahatsız eden, yabancının çıkarlarına karşı davranışlar. Dolayısıyla bu, Türkiye’nin politik riskini artıran bir hareket olarak göze çarpıyor.

İkincisi, İstanbul seçimleri Ekrem İmamoğlu’na verilmiş olsaydı dahi, karşımızda S-400 başlığı altında topladığımız pek çok kalemden oluşan Amerika ve NATO ile çekişmelerimiz var.

Amerika ve NATO bizim S-400 almamızı istemiyor. Çünkü bir Rus silahıdır ve onların görüşüne göre Türkiye’deki bütün NATO askeri varlıklarının sistemlerine girip sırlarını veya şifrelerini çalabilecek kapasitededir. Türkiye ise “Ben karar verdim, anlaşmamı yaptım, S-400’e ihtiyacım var, alacağım” diyor. Bu sorun çözülmediği sürece de risk primimiz yüksek kalır.

Çünkü şu anda Amerikan Kongresi’nde en az iki tane ayrı, yaptırımları içeren yasa var. Yaptırımlar da sadece bizi F-35 programından dışlamakla kalmıyor. 12 tane madde var, bunların arasında finansal kurumlarımızın Amerikan Doları veya Amerikan şirketleri ve bankalarıyla iş yapmasını engelleyen maddeler de var.

Tabii bu konuda Trump’ın çözüm bulabileceğine inanıyor Ankara. Bence bulamaz. Amerikan sistemini anlamıyorlar. Kongre ve Trump birbirinden bağımsız hareket eder. Bu sorun çözülmedikçe de Türkiye’nin risk primi çok yüksek olacaktır.

Üçüncüsü, son haftalarda şehitlerimiz yeniden çoğaldı. Hepsine Allah rahmet eylesin diyorum. PKK’nın Güney Doğu’dan başlayarak Suriye’de bizim hükmettiğimiz bütün coğrafya boyunca bize saldırdığını görüyoruz. Bunu kim cesaretlendirdi bilemem ama Amerika da Rusya da yapmış olabilir. Bizimle pazarlıkları var ve biz ikisiyle de uzlaşmıyoruz.

Bunun ötesinde IŞİD lideri, işte sözde halife el Bağdadi ölmemiş. O da Türkiye’yi bir vilayeti ilan edeceğini söyledi. Bunun anlamı, Türkiye’de uyuyan hücreler uyandırılacak ve Suriye’de kalan militanlarını Türkiye’ye transfer ederek burada halifelik kurmaya çalışacak.

Allah yazdıysa bozsun, saklasın. Çok samimi söylüyorum. Bütün emniyet örgütümüzün de alarmda olduğunu düşünüyorum ama turizm sezonu gelirken birincisi vatandaşımızın, herhangi bir insanın canının yanması, ikincisi tatil yörelerinde gerçekleştirilebilecek terör saldırıları Türkiye’nin risk primini çok yükseltir, Türkiye’ye döviz girişini engeller.

En son olarak da tabii ki Doğu Akdeniz’de haklı çıkarlarımızı korumak için Kıbrıs karasularında yaptığımız doğal gaz arama çalışmaları var.

Nedense biz Kıbrıs Türkünün insan olduğunu, onun da bir dünya vatandaşı olarak hakkı olduğunu anlatamadık, bu yüzden de nedense Amerika da Avrupa da bizim haksız olduğumuzu düşünüyor, Kıbrıs’ı Rumlara ait görüyor. Bu konuda tamamen haklıyız ama bizim haklı olup olmamamız bir şey ifade etmiyor, çünkü yaptırım gücü onlarda. Dolayısıyla Avrupa Birliği’yle (AB) de ilişkilerimiz bozulabilir.

Yani bakarsanız kalemlerimiz şunlar:

Bir, Merkez Bankası rezervleri, olası bir toplu çıkış halinde veya yerleşiklerin dövize geçmesi halinde bunları karşılayabilecek cesamette değil.

İki, seçim süresince akla ziyan ekonomik politikalar uygulanacak. Bunlar yabancı yatırımcıyı rahatsız ediyor.

Üç, S-400 ve bununla bağlantılı Amerika’yla çok çeşitli sorunlar var. Çözemezsek bize geçen seneki rahip Brunson durumunda yaptıklarını yapacaklar.

Dördüncüsü terör ve AB ile bir türlü düzelmeyen ilişkiler.

İşte bunlar Türkiye’nin risk primini oluşturuyor. Şimdi bunun nasıl ölçüldüğüne bakalım.

En basiti kredi derecelendirme kuruluşlarının verdiği not. Şu anda Türkiye yatırım yapılabilir olarak kabul edilen notun iki ya da üç basamak altında. Kredi notumuz biraz daha düşebilir. Bu konuda hem Fitch’den hem de Moody’s’den uyarılar geldi.

Kredi notunun düşmesiyle bizim yurt dışından borçlanırken ödediğimiz faiz arasında genelde bir ters orantı var. Yani bir kademe daha düşersek 25 baz puan daha yüksek öderiz yurt dışından borçlanırken.

İkinci bir yöntem ve şu anda en popüler olan, CDS’lere bakmak. Bunlar bir nevi sigorta, mali sigorta enstrümanı. Eğer Türkiye veya bir şirket, dolar veya euro ya da yuan cinsinden aldığı borcu ödeyemezse, bu ödemeyi yapmayı teklif ediyor bir kuruluş. Bunun karşısında da sizden bir sigorta primi alıyor.

En son baktığımda Türkiye’nin CDS primi 450-460 baz puandı. Yani 10 milyon dolarınızı korumak için 460 bin dolar ödüyordunuz. Bu çok yüksek sayılmaz ama bizim ölçümüzdeki gelişmekte olan ülkeler yani Rusya, Brezilya ve Güney Afrika’ya baktığınızda en yükseği biziz zannediyorum. Bu da şimdiden politik risklerin fiyatlamaya girdiğini gösteriyor.

Tabii CDS fiyatı ne kadar yüksekse, adamın Türkiye’de yaptığı yatırımdan alacağı getiri de o kadar düşüyor. Çünkü bunun bir kısmını sigorta olarak ödemek zorunda. Dolayısıyla önümüzdeki günlerde CDS primleri, fiyatları yükselirse ki bence yükselir, bu durumda 500’ü geçeriz hatta 600’e bile vurabiliriz. Türkiye’ye yatırımlar azalacaktır.

Üçüncü bir yolu da spread’leri ölçmek. Yani dünyada bir ülkeye borç verilirken faiz, o vadede Amerikan hazine bonosu faizi artı o ülkeni risk primi olarak belirlenir. Bir ülkenin riski arttıkça bu spread, makas dediğimiz Amerikan eş vadeli hazine bonosu ya da devlet tahviliyle bizim ödeyeceğimiz faiz arasındaki makas açılır.

Bizim şu anda spread’lerimiz mesela Amerika’nın kısa vadeli borçlanma faizi LİBOR Amerikan Doları’nın, LİBOR üzerine 240 puan ödüyoruz bir yılda. Bu daha da yükselebilir, 300 puana çıkabilir.

Daha da kötüsü mesela geçen sene rahip Brunson olayında pek çok bankamız, sendikasyonlardan ya caydı, ya da yenileyemedi. Ancak rahip Brunson olayı çözüldükten sonra bankalarımız sendikasyonlarını yenilediler ama o krizin etkileri, yansımaları hala damaklarda kaldı. Bugün son sendikasyonlarda ödediğimiz maliyetler yani LİBOR+faiz, hala spread olarak geçen bahara göre 100 baz puan yani yüzde 1 daha fazladır.

Yüzde 1 daha fazla belki büyük bir rakam gelmiyor ama dikkat edin, bunlar dolarla alınıp TL’ye çevrilen borçlar. TL’ye çevirmek için de swap diye bir enstrüman kullanıyorsunuz. Orada da bir yüzde 25-26 faiz ödüyorsunuz. Yani bu şekilde aldığınız borcun size kapıdan giriş maliyeti bankaya yüzde 28 oluyor.

Şimdi bütün bunların tabii ki TL’nin cazibesini azalttığı, TL’ye yatırım yapmanın, Türkiye’ye kredi vermenin cazibesini azaltacağı kesin.

Dolar/TL konusunda tam anlamıyla bir rahip Brunson olayına gidiyoruz. 6.5-7 artık hükümet tedbir almadığı sürece bu rakamlar gerçekleşecektir.

Pazartesi günü kamu bankaları 400 milyon dolar satmış ama dolar yine fırlamış. Demek ki onlar da tutamıyor. Önümüzdeki günlerde eğer durum değişmezse işlerin çok daha kötüye gideceği kesin.

Tabii bu sizin kesenize de yansıyacak. Birincisi, biz geçen Ağustos olayının döviz boyutunu hatırlıyoruz, dövizin aniden 7 liraya tırmandığını ama ondan sonra şirketler kredi bulamadılar. Yani rotatif kredi dediğimiz, işletme sermayesi dediğimiz çok kısa vadeli kredilerde bile faizler yüzde 40’a çıktı ve arkasından da çok büyük bir konkordato dalgası yaşadık.

Bugün bile bu konkordato dalgası bitmiş değil ama konkordato ilan edecek şirketler hükümetin aracılığıyla bankalara yönlendiriliyor ve krediler öteleniyor. Yine aynı duruma geleceğiz diye korkuyoruz.

Kurumsal kredi bulmak çok zorlaşacak. Tüketici kredisini zaten kimse kullanmıyor. Bu da tüketime doğrudan yansıyacak.

Tabii bono ve tahvil faizleri de yükselecek. Şu an 2 yıllık tahvilin getirisi yüzde 24, 10 yıllığınki takriben yüzde 20. Buralarda da 200 baz puan civarında bir yükseliş bekleyebiliriz. Enflasyona sirayet eder bunlar.

Bu sene Merkez Bankası’ndan faiz artırımı beklemeyin. Şu anda TL mevduat faizleri hiç cazip değildir. Birkaç yüz puan daha yükselmesi gerekir.

Maalesef YSK’nın kararı yalnız bir siyasi karar değildir, hiç kimsenin zaferi ya da mağlubiyeti değildir ama Türkiye’nin dışarıdan borçlanması ve ekonomisi açısından bir felakettir. Ve en azından haziran sonuna kadar da Türkiye düzelmeyecektir.”

Ekonomi

500 ve 1000 liralık banknotlar için hazırlıklar başladı

Hükumet 500 ve 1000 liralık yeni banknotlar için düğmeye bastı. Liradan altı sıfır atmakla övünen iktidar, yanlış ekonomi politikaları nedeniyle en yüksek değerdeki 200 liralık banknot bile pula çevirdi.

BOLD – Bankalara gönderilen ATM’lere küçük kupürlü banknot yerleştirme talimatını eleştiren CHP İstanbul Milletvekili ve Genel Başkan Başdanışmanı Erdoğan Toprak, hükumetin 500 ya da 1000 liralık yeni banknotlara hazırlık yaptığını söyledi.

ARTIK 200 TL İLE FİLELER DOLMUYOR

Sözcü’den Başak Kaya’ya konuşan Toprak, markette ve pazarda filenin 200 liraya bile dolmadığını, küçük kupürlü banknotlarla yapılan ödemelerde de tomarla para ödendiğini dile getirdi. “Yükselen enflasyonla pula dönüşen en yüksek kupürlü banknot da yetersiz hale geldi. 500 ya da 1000 liralık yeni banknotlara hazırlık yapılıyor” dedi.

ENFLASYON 200 TL’Yİ PULA DÖNÜŞTÜRDÜ

Liradan altı sıfır atmakla övünen iktidarın uyguladığı yanlış ekonomi politikaları ve enflasyonun çift hanede olmasının, en yüksek değerdeki 200 liralık banknotu da pula dönüştürdüğünü vurgulayan Toprak, “Daha yüksek kupürlü banknot basma ihtiyacı doğdu” dedi.

SÜREKLİ 100 VE 200 LİRALIK BANKNOTLAR BASILIYOR

Hayat pahalılığında küçük kupürlü banknotların, cüzdanlarda değersiz kağıt para kalabalığına dönüştüğünü vurgulayan Toprak, “Değeri kalmayan 100 veya 200 liralık banknotların kullanımı da arttı. Piyasada tedavüldeki banknotların yüzde 50’yi aşan bölümü bu banknotlardan oluşuyor. Yükseliş hızı bu şekilde sürdüğü takdirde yakında 500 hatta 1.000 liralık banknotların tedavüle sokulması kaçınılmazdır” dedi.

200 TL YILLAR İÇERİSİNDE ERİDİ

Sürekli artın enflasyon Türk Lirası’nın da değerini düşürüyor. Yüksek enflasyon nedeniyle 200 liranın yıllar içerisinde alım gücü iyice düştü. Tedavüle çıktığı 2009 yılında 200 lira ile 13 kilo dana eti, 38 kilo tavuk eti, 19 litre zeytinyağı, 56 kilo muz, 2.5 çeyrek altın, 130 dolar alınabilirken şimdi 2.5 kilo dana eti, 7 kilo tavuk eti, 5 litre zeytinyağı, 13 kilo muz, 0.25 çeyrek altın ve 27 dolar alınabiliyor.

 

Selahattin Demirtaş: Daha cesur olmanın vakti çoktan geldi de geçiyor

Okumaya devam et

Ekonomi

TÜİK bir jeoloğa emanet

AKP’li Cumhurbaşkanı Tayip Erdoğan, verileri tartışmalı TÜİK’in başına Jeoloji Mühendisliği mezunu Prof. Dr. Sait Erdal Dinçer’i atadı. Önceki başkan Muhammed Cahit Şirin de Emine Erdoğan’ın özel kalem müdürünün eşiydi.

BOLD – Bir yıl olmadan görevden alınan Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) Başkanı Muhammed Cahit Şirin’in yerine Prof. Dr. Sait Erdal Dinçer atandı. Dinçer’in İstanbul Teknik Üniversitesinde Maden Mühendisliği Fakültesi Jeoloji Mühendisliği bölümü mezunu olması dikkat çekti.

KARAR RESMİ GAZETE’DE YAYIMLANDI

Resmi Gazete’nin bugünkü sayısında AKP’li Cumhurbaşkanı Tayip Erdoğan’ın imzasıyla yayımlanan atama kararına göre TÜİK Başkanlığı’na Prof. Dr. Sait Ercan Dinçer atandı. Kararın 2547 sayılı Yüksek Öğretim Kanunu’nun 38’inci maddesi ile 3 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin 2 ve 3’üncü maddeleri gereğince verildiği belirtildi.

JEOLOJİ MÜHENDİSLİĞİ BÖLÜMÜ MEZUNU

Dinçer, 1986-1990 yılları arasında İstanbul Teknik Üniversitesi’nde Maden Mühendisliği Fakültesi Jeoloji Mühendisliği bölümünde okudu. Aynı üniversitede İşletme Mühendisliği bölümünde yüksek lisans yaptı. Dinçer aynı zamanda 1992-1995 yıllarında Marmara Üniversitesi ekonometri alanında yüksek lisans yaptı. Dinçer doktorasını da Marmara Üniversitesi ekonometri bölümünde yaptı.

ESKİ BAŞKAN EMİNE ERDOĞAN’IN ÖZEL KALEMİNİN EŞİYDİ

Açıkladığı veriler tartışma konusu haline gelen TÜİK’in önceki başkanı Muhammed Cahit Şirin, bir yıl bile olmadan geçen ay ortasında görevden alındı. Mayıs 2020’de göreve gelen Şirin, Emine Erdoğan’ın Özel Kalem Müdürü Elif Esen’le evli. TÜİK’ten yapılan açıklamada başkanlığa Muhammed Cahit Şirin’in yerine Başkan Yardımcılığı görevini yürüten Ahmet Kürşad Dosdoğru’nun vekaleten atanmıştı.

ESKİ TÜİK BAŞKANI DA VERİLERE GÜVENMİYOR

Eski TÜİK Başkanı Birol Aydemir, kendisi görevdeyken 4 yıl boyunca Gelirler İdaresi’nden veri alamadığını ve TÜİK’e veri vermeyen kişinin de Merkez Bankası Başkanı Naci Ağbal olduğunu söyledi. TÜİK’e yönelik eleştirilerin son yıllarda çok yükseldiğini belirten Aydemir, “İnsanlar, artık açıklanan verilere güvenmez hâle geldi. İşin doğrusu, evet, ben de TÜİK’in enflasyon, istihdam, büyüme gibi alanlarda yayınladığı verilerin artık çok şüpheli ve tartışmalı olduğu konusunda hemfikirim” dedi.

Selahattin Demirtaş: Daha cesur olmanın vakti çoktan geldi de geçiyor

Okumaya devam et

Ekonomi

Emeklilik dilekçesi veren EYT’li gözyaşlarına boğuldu

Kendilerini Emeklilikte Yaşa Takılanlar (EYT) olarak adlandıran 6 milyon kişiden biri olan Duygu Kösedağ, bugün emeklilik dilekçesi verdi. Yaşa takıldığı için 11 yıl gecikmeli yaşlılık tahsis kartı alabilen Kösedağ, “Gözyaşlarımı tutamadım” dedi.

BOLD – Türkiye’nin çözüm bekleyen önemli sorunlarından EYT, aileleriyle birlikte 15 milyona yakın vatandaşı ilgilendiriyor. Muhalefet partileri emeklilik bekleyenlerin sorunu çözmeyi vaat ederken AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, 16 Kasım 2019 tarihinde İstanbul’da resti çekti. Erdoğan, “Milletimin zararına olan bir şeye asla yokum. Seçim kaybetsek de yokum” ifadelerini kullandı.

11 YIL GECİKMELİ EMEKLİLİK

Seslerini duyurmak için Umut Partisi ismiyle siyasi parti bile kuran EYT’liler dernek, sosyal medya ve diğer alanlardaki örgütlülüğüyle biliniyor. Anlık gelişmeleri paylaşan EYT’lilerden Duygu Kösedağ’ın emeklilik dilekçesi vermesi heyecana sebep oldu. Kösedağ, “31 yıl sonra 11 yıl gecikmeli gelen nihayet emeklilik dilekçemi verdim. Yaşlılık tahsis kartımı elime aldığımda göz yaşlarımı tutamadım. Görevli bayan EYT’li miydiniz dedi. Demek bu kadar belli oluyor hakkımızın ötelendiği. Darısı bütün eyt’li arkadaşlarımın başına” diye yazdı.

EYT NEDİR?

Bir partiyi iktidara taşıyabilecek ya da iktidardan indirebilecek kadar kalabalık olan EYT’liler, 8 Eylül 1999’da kabul edilen 4447 sayılı Kanun ile gündeme geldi. Kanundan önce erkekler için 25, kadınlar için 20 yıl sigortalılık süresi ve 5 bin günlük prim gün sayısı emekli olmak için yetiyordu. Yapılan düzenlemeyle emeklilik yaşı kadınlarda 58’e, erkeklerde 60’a yükseltilirken, emeklilik için gerekli prim gün sayısı ise 7 bin güne yükseltildi. Prim gün sayısını dolduran ancak yaşı kadınlarda 58’e erkeklerde 60’a ulaşmayanlar emekli maaşına bağlanamıyor.

Okumaya devam et

Popular

0Shares
0