Bizimle iletişime geçiniz

BOLD ÖZEL

Ragıp Enes Katran’ın abisi Fevzi Katran: Kardeşimi canice öldürdüler

Boğaziçi Köprüsü’nde kesici aletlerle öldürülen Harbiyeli Ragıp Enes Katran’ın ailesi ilk kez BOLD’a konuştu. Asker abisi o geceyi ve sonrasını anlattı.

SEVİNÇ ÖZARSLAN

BOLD ÖZEL – Ragıp Enes Katran, 15 Temmuz’da Hava Harp Okulu 3. sınıf öğrencisiydi. 20 yaşındaydı. O gün arkadaşları gibi komutanlarının emriyle Yalova’daki kamp yerinde otobüse bindirildi ve Boğaziçi Köprüsüne götürüldü. Köprüde delici ve kesici aletlerle öldürüldü. Otopsi raporunda ölüm nedenine beyin kanaması yazdılar. Vücudunda 8 yerde kesici delici alet yarası vardı. Boynunda ise, boyun organlarını ortaya çıkaran 6 cm uzunluğunda kesik mevcuttu.

Ragıp Enes ölümünden 10 gün sonra İstanbul Adli Tıp’ta bulundu ve defnedildi. Arkadaşları ise o geceden sonra tutuklanarak Silivri Cezaevine gönderildi. Geçtiğimiz hafta, 3 Ocak 2020 günü Ragıp’ın 70 arkadaşına daha müebbet hapis cezası verildi. 3,5 yılda ise tüm askeri okullardan 355 öğrenci darbeden sorumlu tutularak müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Ragıp’ın, Murat’ın katilleri de KHK ile korunmaya alındı.

O gün Boğaziçi Köprüsünde hayatını kaybeden iki öğrenci bulunuyor. Murat Tekin’in annesi, babası ve ablası Murat’ın vahşi bir şekilde öldürüldüğünü birçok kez anlattı. Ragıp’ın ailesi ise sessizliğe gömülmüştü. Yaşadıkları şoku, acıyı atlatabilmiş değiller, atlatabilecek gibi de görünmüyorlar. Ablası Elif Katran ile görüşmek için birçok kez teklifte bulunmuştum ama maalesef konuşmak istememişti.

Ragıp Enes ablası Elif Katran ile.

Kendisi gibi asker olan deniz astsubayı abisi Fevzi Katran’ın (33) Almanya’da olduğu öğrenince ona ulaştım ve görüştüm. 677 sayılı KHK ile ihraç edilen Katran, eşi ve iki çocuğuyla birlikte 16 ay önce Almanya’ya yerleşmiş. Üç ay önce dünyaya gelen küçük oğluna amcasının hatırasını yaşatsın diye Enes Burak adını vermişler.

Benim için oldukça zor bir röportajdı. Kardeşi kan revan içinde kalıncaya kadar canice öldürülen bir insanın yarasını sorularımla kanatmaktan korktum. Fevzi Katran da ailesiyle bile konuşmadığı birçok ayrıntıyı ilk kez anlattığını söyledi. Ragıp Enes’i İstanbul Adli Tıp’ta nasıl bulduklarını, cansız bedenini gördüklerinde hissettiklerini, cenaze nakil ve defin işlemleri sırasında yaşadıklarını… Bunları anlatırken çoğu zaman boğazı düğümlendi, sessiz kaldı, ağlamamak için kendini çok zor tuttu.

“Kardeşimi canice öldürdüler. Orada bir grup var. Onlara halk diyemeyeceğim. Bizim halkımız bunları yapmaz.” diyen Fevzi Katran, 15 Temmuz’da şehit olan herkesin ailesine başladığı diledikten sonra ekliyor:

“İnsanımızın çoğunun şunu düşünmesi gerekir. Olaylar gösterildiği gibi değil. Birileri orada kurgu senaryo bir şey üretip onu dayatıyor. Tarihe not düşmek adına bunların konuşulması lazım. Bütün askeri öğrencilerin aileleri çıkıp konuşmalı.”

O BİZİM EN KÜÇÜĞÜMÜZDÜ

1986’da Gaziantep’te doğdum. Biz 7 kardeşiz. Bir abim 2013’te kanserden vefat etti. Kardeşim de Ragıp Enes Katran bu malum olaylarda vefat etti. Şu an 5 kişi kaldık. Bir abim ve üç ablam var. Ragıp Enes bizim en küçüğümüzdü. O hep bizim en kıymetlimizdi, en akıllımızdı. Beraber büyüdük. Onu büyüttük. Ablamla hep ona hediyeler alıp getirirdik o zamanlarda. Hep ona bir şeyler yapmaya çalışırdık. Bizim ailemiz böyle kendi halinde, Gaziantep’te yaşardık.

Ragıp Enes abileri Fevzi ve Adem Katran ile birlikte.

BANA  ÖZENİP ASKER OLMAK İSTEDİ

Babam fabrika işçisi, annem ev hanımı. Ben ilkokul ve liseyi Gaziantep’te okudum. Daha sonra Yalova’da deniz astsubay okulunda gidip deniz astsubayı olmuştum. Vefat eden abim sınıf öğretmeniydi. Diğer abim de devlet memuru. Ragıp Enes de herhalde bizden görüp birazcık askeri merakı oradan kaynaklanmış olabilir. İzinlere geldiğimizde üniformayla görürdü. O da hep istiyordu. Başarılı da bir öğrenciydi. Biz de biraz onu yönlendirmiş olduk.

HAYALİ PİLOT OLMAKTI

Ragıp hep pilot olmak isterdi. Okula girdiğinde de çok sevinmişti. Ben ona Deniz Harp Okuluna gel, bak burası da iyi. Bildiğimiz şeyler var, sana söyleriz, yönlendiririz diyordum. “Yok yok abi ben pilot olacağım” diyordu. O kazanma süreci de uzun. Önce sınava giriyor. Sonra Hava Harp Okuluna gidip spor mülakatlarına giriyor. Onun sonrasında 15 gün uçuş eğitimi alıyorlar ve ondan sonra kabul ediyorlar HHO’na. O uçuş eğitimden sonra aramıştı, çok mutluydu, çok sevinmişti. “Beni aldılar” demişti. Neşe dolu, disiplinli, çalışkan bir çocuktu Ragıp. Kimse sorsanız hep güler yüzlü der. Onu hiç asık suratlı hatırlamıyorum.

BÜTÜN ZORLUKLARINI ÇEKEREK HHO’NA GİRDİ

Ragıp Hava Harp Okuluna gitmek için ortaokuldan sonra askeri liseye başvurdu. Kazanamadı o zaman. 85’ti giriş puanı, 83’te kaldı. Eğer bir yerden olsa idi o zaman girerdi. Ben kendimden de biliyorum, kimseden soru almadım. ÖSS’nin yaptığı sınava girip yüksek bir puan alıp okula gittim, kendim zorluklarla kazandım. Kimse de bana hadi sen gel içeri gir otur, bak bu okulda oku, mezun ol demedi. Bütün zorluklarını çekerek o okula girdik, kardeşim de öyle ben de öyle ve bütün zorluklarını çekerek mezun olduk. Kardeşim gelirdi dizleri, dirsekleri hep yara bere içinde. Sürünmüşler, eğitim yapmışlar, yüzü gözü kızarmış, kararmış, beyaz tenliydi. Saatlerce güneşte bekletmişler. Bunlar mı torpilli çocuklar. Alındı, beslendi, hemen bir şey yapıldı. Yo hayır, öyle bir şey yok.

KARDEŞİMİZ AKLIMIZIN UCUNA GELMEDİ

15 Temmuz gecesi ben evimdeydim. Mustafa Tarık daha küçüktü. O zaman Ankara’da görev yapıyordum. Evde çocuğumu uyutuyordum. Saat 9-9.30 suları. Televizyon da açık değildi. Hiçbir şeyden haberim yok. 9.30-10 gibi bir arkadaşımın ısrarlı aramalarıyla öğrendim. “Ya bir şey oluyor, sen Ankara’dasın, haberin var mı” diye soruyordu. Böyle öğrendim yani 15 Temmuz’u. Sonra televizyonu açıp öğrendim.

Ailem Gaziantep’teydi. Sonra onları aradım, konuştuk. Tabi kardeşimiz hiç aklımızın ucuna gelmiyor. Çünkü o Yalova’da, kamp yerinde, güvende, herhangi bir şey olmaz diye düşünüyoruz. Cep telefonları da yok yanlarında. Arayıp soramıyoruz. Ta ertesi gün ben ona bir mesaj attım. ‘Telefonunu alırsan, açarsan, haber ver’ diye. Tabi herhangi bir cevap gelmedi.

TEDİRGİN OLDUK, NE YAPACAĞIMIZI BİLEMEDİK

Pazar günüydü yanlış hatırlamıyorsam, okulda kalan arkadaşlarından biri aradı. “Biz burada 700 küsur öğrenciydik. Bunların bir kısmını o gece dışarı çıkardılar ve çoğu da gözaltında. Sizin Ragıp Enes de gözaltında olma ihtimali yüksek, bilginiz olsun” dedi. Çocukların oradan çıkarıldığına dair ilk bilgimiz o şekilde oldu.

Ondan sonra tabi biz tedirgin olduk. Ne yapacağımızı bilemedik. Avukatlara sorduk. Çocuklar iyidir, merak etmeyin, ortaya çıkarlar dediler. O arada HHO öğrencilerinin aileleri Whatsup grubu kurmuştu. Benim çocuğum burada bulundu, benim çocuğum şurada bulundu gibi bilgiler alıyorduk. Biz de İstanbul Emniyeti arıyoruz. Sonra bize dediler ki İstanbul Barosunu arayın. Oradan çocuğunuz gözaltına alınınca avukat tayin ediliyor, neredeyse ortaya çıkar dediler.

Ben her bir saate 1, iki saate bir arıyorum, abim ayrı arıyor. Baroyu, emniyeti… Bir de diyorlar ki, İstanbul Emniyet’i olmayabilir, farklı farklı ilçelere götürüldü çocuklar, oralar olabilir, bütün ilçeleri arıyoruz. Tek tek karakolları, böyle isimde biri var mı yok mu.

10 GÜN BOYUNCA HER YERDE RAGIP’I ARADIK

Bu arayışımız 8-10 gün sürdü. Ayın 26’sına kadar. Hiçbir haber alamadık. O sırada da haber alınamayan 3 Harp Okulu öğrencisi kaldı. Biri Murat Tekin, Ragıp Enes, bir de hasta olan bir arkadaş vardı. En son o arkadaş da yanlış hatırlamıyorsam Haseki Hastanesinden çıktı. Oradan arayıp ailesine haber verdi ve son geriye iki aile kaldık.

Murat’ın babası İstanbul Adli Tıp’a kendisi gidip görmüş, orada tanımış oğlunu. Aslında biz daha önce Adli Tıp’ı aramıştık ama kimliği belirsiz askerler var gibi bir şey söylenmişti. Biz de orada olacağına ihtimal vermemiştik. 10 gün geçince mecburen abimle ben 27 Temmuz sabahı İstanbul Adli Tıp’a gittik. Ayağımız geri gide gide, dualar ede ede… Burada çıkmasın Allahım, başka bir yerde bulalım, bir hastanede dualarıyla gittik.

BEN DE ABİM DE YIKILDIK

Kardeşimiz için geldiğimizi söyledik. Beklettiler. Sonra içeriye çağırdılar. Ben kardeşimin bir fotoğrafını gösterdim. Görevlinin yüzü biraz düştü. Tanıdı muhtemelen. ‘Benzer biri var, gelin bakın’ dedi. Teşhis için içeriye girdik ve kardeşimi teşhis ettik. Tabi yıkıldık. Ben de yıkıldım, abim de yıkıldı. Yarım saat ne yaptığımızı hatırlamıyorum. Abime bir kimlik tespit tutanağı gibi bir kağıt imzalattılar.

VÜCUDUNDA MORLUKLAR,  KESİKLER VARDI

Vücudunda morluklar vardı, delik ve kesikler vardı. 7-8 kesik yazıyor otopsi raporunda. Yüzünü görünce kendimizden geçtiğimiz için o kadar detaylı bakamıyorsunuz. Otopsinin de izleri diye düşündüm o an. Bize beyin kanamasından öldüğünü söylediler. Daha sonra okuduğumuz gibi kesici, delici aletlerle her biri öldürmeye niyetli, öldürme kastı ile yapılmış, kesikler, delikler.. Yani canilik söz konusu. Kardeşimi, Murat’ı ve diğer öğrencileri canice öldürdüler. Orada bir grup var. Onlara halk diyemeyeceğim. Bizim halkımız bunları yapmaz diye düşünüyorum.

RAGIP ENES KATRAN’IN OTOPSİ RAPORU

O yıkımı öğreniyorsunuz ama bitmiyor orada. Görevlilerden biri dedi ki, biz size cenaze hizmeti veremeyeceğiz. Araba, herhangi bir şey… Kendiniz yapacaksınız. Yıkım üstüne yıkım yaşadık. Sonra araştırmaya başladık. İnternetten, oradan buradan bakıyoruz. Bu işler nasıl yapılır. Bir cenaze nasıl alınıp götürülür. İnternetten bu işi yapan bir adam buldum. Aradım telefonla. Yarım saat 45 dakika sonra geldi. Adamla konuştuk. Normalde parasını veriyorsunuz, devletin yapmadığı işlemi sizin için yapıyor. Tabut ayarlayacak, cenazeyi tabuta koyuyorlar, tabutu arabaya götürüyorlar. Tamam öyle yapalım dedik. Adam dedi ki “Olmaz… Beni içeriye almazlar.” Adam korkuyor, “Bir daha bana burada iş yaptırmazlar” dedi. Bize sadece bir tabut ayarladı. Nakliye için yoldan araba çevirdik, onlar da kabul etmedi. Bir tanıdığımız küçük bir araba, Doblo idi yanlış hatırlamıyorsam buldu. Kardeşimizi tabuta biz koyduk. Havaalanına öylece götürebildik. Uçağa verdik ve memlekete gönderdik.

Annem babam o zaman Gölcük’te abimin yanındaydı. Onları da alıp biz de arabayla memlekete yola çıktık, defnetmek üzere. Fakat telefonu açıp bizimkilere Ragıp Enes’i burada bulduk derken çok zorlanmıştım. Nasıl söyleyeceğim! Biz orada yıkıldık, onlar orada yıkıldı. Sonra biz onların yanına gidince tekrar yıkıldık.

GELİN, CENAZENİZİ BURADAN ALIN!

Cenazeyi memlekette akrabalar karşıladı. Mezarlık morguna koydular. Biz tabi o zaman da safiyane bir şekilde, mezarlıkta normal işlemleri yapılacak gibi düşünüyoruz. Öğlen namazına defnedeceğiz gibi planlıyoruz. Öğlen olmadan mezarlıktan aradılar. Mezarlık müdürü mü artık kimse. Dediler ki, ‘Cenazenize burada hizmet vermeyeceğiz. Gelin cenazenizi alın. Biz herhangi bir işlem yapmayacağız.’ O anda 3-5 kişi kardeşimi gidip oradan almak zorunda kaldık.

MEZARLIK ÖNÜNDE PROVAKASYON OLACAKTI

Orada sanki böyle bir provakasyon olacak gibiydi. Kalabalık toplanmış. Biz de belki kalabalık bir grupla gitsek belki bir şey olacakmış gibi. insanlar bekliyordu. Polisler vardı. Artık polisler neyi bekliyorsa…

Herkes bir şey söylüyordu. Bu çocuğa yer veremeyecekler. Oraya defnettirmezler. Biri köye defnedelim, diyor. Kimseye bir zarar gelmesin, ailemizde, tanıdıklarımıza ve cenazemizi sakin bir şekilde alıp gidelim diye ben, abim, iki de akrabamızdan 4 kişi gittik, aldık. Kardeşimi biz defnettik. Annem babam cenazeye gelemediler. Sessiz sedasız defnettik. Cenaze namazını biz kıldık. Bir imam cenaze namazı kıldırmadı. Gidip söylediler camiye, caminin imamı selasını okumadı.

DEFNEDERKEN SİVİL POLİSLER BİZİ TAKİP EDİYORDU

Antep’te şehir merkezinde aile mezarlığımız vardı. Babam eskiden almıştı, iyi ki de almış. Yoksa yer vermeyeceklerdi. Biz defnederken de polisler bizi takip ediyordu. Sivil polisler görünce anlıyordum. 2-3 araba toplanmışlar… Kendimiz kıldırdık cenaze namazını. İnternetten bakarak, yani nasıl oluyor bunlar, nasıl yapılıyor diye.

Defnettikten sonra annem babamı da aldık, mezarın başına getirip bir de onlarla cenaze namazı kıldığımızı hatırlıyorum tekrar. Babam, ablalarım son bir kez göreyim diye bakmak istediler ama izin vermedik. Daha fazla üzülmesinler diye uygun görmemiştik. Hep eski güzel günlerini, güzel gülüşünü hatırlasınlar diye. En sonunda abimin ‘Çok şükür cenazesini bulduk” dediğini hatırlıyorum. İnsanın buna sevinebileceğini düşünebiliyor musunuz… Çok şükür bir mezarımız var. Çok şükür.

ÖĞRENCİLERİ DARBENİN BİR PARÇASI YAPILMAK İSTENDİ

Birebir yanında olup onunla köprüye giden çocuklardan kimseye ulaşamadım. Aslında olayın canlı tanıkları onlar ve onlar da şu an cezaevindeler ve müebbet hapis cezası aldılar. Çocukları saat 10-11 gibi toplamışlar ve terör saldırısı var, Hava Harp Okuluna gidiyoruz diye arabalara bindirmişler. Hepsine de yetmemiş o otobüsler. Saat 12.00 gibi çıkmışlar yola. Bunun kamera kayıtları var. Olay olmuş. Köprü’yü tıkamışlar. Belli bir şey için oraya götürdükleri belli. Kimi Köprü’ye götürüyorlar, kimi Sultanbeyli’de kalmış, kimi Orhanlı’da kalmış, kimini Digiturk’e götürmüşler. Ve çocukların hiçbir şeyden haberi yok. Cep telefonları yok, herhangi ulaşabilecekleri bir şey yok. Onlar Hava Harp Okuluna gittiklerini düşünerek yola çıkıyorlar. Başlarında da bir komutan var ve ne derse onun sözüne uyup gidiyorlar.

Bu çocuklar darbenin bir parçası yapılmak istendi. Yoksa aklı olan, asker olmasa da az buçuk düşünebilen bir insan darbenin öğrenci ile yapılmayacağını bilir. Daha sonra bütün askeri okulları kapattılar. Bu bir sebep olabilir. O gece darbeye katılan yeterli sayıda insan yoktu, çocukları dahil ederek insan sayısını artırmış oldular. Artık bunu planlayanlar kim ise okulları kapatmak için bütün çocukları oradan tasfiye ettiler. Ve yerine yenilerini aldılar. Milli Savunma Üniversitesi diye bir kurum kurup. Oradaki çocukların hepsi mi suçlu idi?

YÜZÜ GÖZÜ KANLI GENCECİK BİRİNİ TAŞIYORLAR

Bir videoda kardeşimi benzettiğim biri var. Bire bir kardeşim diyemiyorum, çünkü yüzü gözü çok kanlı, karga tulumba gencecik birini taşıyorlar. Tabi bu videoların çoğunu da izleyemiyorum, bakamıyorum. Kaldırmıyor yüreğim. İnsanlar onu nasıl yapabilmiş hayretler içindeyim. Ellerinde G3 var bu çocukların. Öldürülme pahasına kimseyi öldürmemişler.

ELLERİNDE G3 VAR VE KİMSEYE ATEŞ ETMEMİŞLER

G3 ile birine bir mermi değse o kişi oradan sağ kurtulamaz. Eğer o çocuklar o gece G3 ile halka ateş etmiş olsa idi, kimse çocukların yanına yaklaşamazdı. Ama çocuklar kendilerine bir şey olma pahasına o silahlara dokunmamışlar. Balistik raporlarında da var. Çocukların silahlarından ateş edilmemiş. Ama ne hikmetse bizim çocuğumuzu hem öldürmüş hem de hain etmişler. Kim bunu neye göre yapmış, bilemiyorum. Hakim olmuşlar, savcı olmuşlar, yargılamışlar ve o gece bizi hain ilan etmişler. Neye göre yapmışlar bunu. Bütün olayları inceleyip bu haindir, vatanına ihanet etmiştir deyip nasıl bu kanıya varmışlar hayret ediyorum.

677 KHK İLE İHRAÇ EDİLDİM

Ben 15 Temmuz’dan sonra iki ay çalıştım. Daha sonra açığa alındım iki kere. 15 gün, 15 gün arayla. Daha sonra da 677 sayılı KHK ile ihraç ettiler. Ben bunlara üzülemedim bile. Beni açığa almışlar, sonra ihraç etmişler, emek verdiğim mesleğim elimden gitmiş, üzülemedim yani, yaşadığımız o kadar şeyden sonra… İnanın hiçbir şey hissetmedim. Çünkü gencecik bir çocuğun cenazesine neler yaptıklarını gördüm. Bunlar 2016 yılında yaşandı. 200 yıl önce yaşanmadı. Türkiye’de yaşandı. İnsanların bilmesi lazım. Masum değil o insanlar. Daha sonra o katillere KHK ile zırh çıkardılar, yargılanamaz bunlar diye. Neden? Kimi koruyorlar? Katilleri koruyorlar. Bunları görünce kendime üzülecek takatim kalmadı.

İlk başta açığa alırlarken herhangi bir şey söylememişlerdi, şundan bundan dolayı alıyoruz diye. Daha sonra bizi Bylock çukuruna bizi attıklarını öğrendim, öyle bir şey olmamasına rağmen o ara popüler olan Bylock’tu. İlk zamanlarda. Yani Bylock listelerine bizim de ismimizi yazmışlar. Oysa Bylock nedir, ne yapar, sonradan öğreniyorum. O listelerin altına da bu liste delil olarak kullanılamaz diye yazmışlar. Ondan sonra da bizi savcılığa bildirmişler. Yani bizi kendi kurumumuz savcılığa bildirmiş. Biz bu adamı attık siz de yakalayın!

Dikkat ediyorum, hep işini iyi yapan insanlara bir şekilde iftira, çamur atılmaya çalışılıyor. Bize terörist diyorlar ama herhangi bir şeyle suçlayamıyorlar. Suçladığı şey, işini iyi yapmak, İngilizce’den iyi not almak, o aldığı notlarla yurt dışına gitmek. Terörist tanımı bu olmuş. Daha fazla orada yaşam hakkı olmadığını gördük. KHK’lıyız, bir şekilde bizi arıyorlar, terörist diye damgalamışlar, bizden dolayı eşime, aileme zulüm ederler diye çekinerek yurt dışına çıkma kararı aldık.

Fevzi Katran ve ailesi hayatlarına artık Almanya’da devam ediyor. Röportajı bir pazar günü evlerinde gerçekleştirdik.

KATİLİ BULUNSUN DİYE ŞİKAYETTE BULUNDUK AMA…

Biz şikayette bulunmuştuk, katili bulunsun diye. Ama bir sonuç alamadık. Savcı takipsizlik kararı verdi. Daha sonra o gün orada sivil şahısların herhangi bir suç işledilerse onlardan muaf tutulacağı bir KHK ile korumaya alındı. Yani orada o katillere bir zırh uydurdular ve onların yargılanmasını engellediler. Ama er ya da geç bu değişecek, masumiyetleri ortaya çıkacak, bütün Harp Okulu öğrencilerinin. Kardeşim de dahil… Biz zaten şehit olduğuna inanıyoruz. Bunu resmi makamlar da er ya da geç tescil edecekler.

KÖPRÜDEKİ POLİS ARAÇLARI ZARAR GÖRDÜ DİYE TAZMİNAT DAVASI AÇTILAR

Emniyet Genel Müdürlüğü, o gece araçlarına, köprüye zarar geldi diye zararı tahsil etmek için askerlere tazminat davası dava açıyor. Toplamda 250 bin TL gibi bir rakam. Bütün ailelere pay etmişler. Kardeşim vefat ettiği için aileme gönderdiler belgesini. Hem kardeşimizin orada canını almışlar, hem de araçlara verilen zararı sizden alacağız diyorlar.

Yoldan geçen birine sorun Türkiye’de, böyle bir şey olmaz der. Bu ülke darbeleri yaşamış. Ben kendim görmedim. Az buçuk biliyorum ki darbe böyle olmaz. Hadi diyelim ki başarsız oldu. O en üstteki genelkurmay, kuvvet komutanları, başarısız oldu ise altındaki insanlar onlardan aykırı bir şey yaptı diye ceza alması lazım. Başarılı olsa zaten ceza alması lazım, darbeci olduğu için. Eğer birisi darbeye kalkıştı ise altındaki görevli kişiye sahip çıkamadığı için ceza alması lazım. Ama bizde ne oldu. Ödüllendirildiler. Milli savunma bakanı yapıldılar, taltif edildiler. Asıl ceza alması gereken kişiler ceza almadı, gencecik kişilere müebbet verildi. Ortada bir olay var, onun neticesi kime yaradıysa o yapmıştır o olayı.

OLAYLAR GÖSTERİLDİĞİ GİBİ DEĞİL

O gün şehit olan herkese ben Allah’tan rahmet diliyorum. İnsanımızın çoğunun şunu düşünmesi gerekir. Olaylar gösterildiği gibi değil. Birileri orada kurgu senaryo bir şey üretip onu dayatıyor. İnsanların düşünmesi lazım. Tarihe not düşmek adına bunların konuşulması lazım.

Ragıp Enes, hayatını kaybettiği Boğaziçi Köprüsü önünde…

Abisi Fevzi Katran ile.

Ablalarıyla.

Abileriyle.

 

Arkadaşlarıyla.

 

HAVA HARP OKULUNDA KULLANDIĞI PANO

 

AİLESİNİN ONUN İÇİN EVDE HAZIRLADIĞI KÖŞE

 

ÖLÜM BELGESİ

Darbecilikten müebbet alan 5 günlük er Ahmet Özdemir: Yeter artık 3 yıl oldu!

Ev hapsindeki emekli albay BOLD’a konuştu

Müebbet verilen erin annesi Fadime Akgül: “Ben anne değil miyim?”

 

Müebbet alan askeri öğrencilerden mektup var

Müebbet verilen 5 günlük erin babası: “Allah onlara da ciğer acısı versin. İnim inim inletsin”

Müebbet verilen erin annesi: Ben oğlumu askere gönderdim Silivri’ye değil!

BOLD ÖZEL

KHK’lı Vahap Salman: Hollanda’dan döndüğüme pişmanım

İlyas Salman’ın KHK’yla ihraç kardeşi Vahap Salman 1990’larda yaşadığı Hollanda’dan döndüğüne pişman. Salman, ağaç kökü yemekten başka yol bırakılmadığını belirtiyor.

SEVİNÇ ÖZARSLAN

BOLD ÖZEL- İstanbul KHK’lılar Platformunun üyeleri arasında bulunan Vahap Salman, Fatih Sultan Mehmet Eğitim ve Araştırma Hastanesinde sağlık görevlisi olarak çalışıyordu. 1 Nisan 2018’de çıkarılan 696 sayılı KHK ile ihraç edildi. Komünizm propagandası yapıyor diye 5 kişi tarafından şikayet edilmişti.

Ünlü sinema oyuncusu İlyas Salman’ın kardeşi Vahap Salman 2 yıldır Ankara-İstanbul arasında gidip gelerek yaşadığı haksızlıkla mücadele ediyor. Bir yandan da Harbiyeli Annelerin eylemlerine destek veriyor. Onu en son Ankara Büyükşehir Belediyesi eski başkanı İ. Melih Gökçek hedef gösterdi. Ankara metrosunda Harbiyeli Annelere destek verenlerin videolarını paylaştığı için trollerin saldırısına uğradı.

Uzun yıllar özel tiyatrolarda oyunculuk yapan Salman, ağaç kökü yemekten başka bir yol bırakmadıklarını belirtiyor ve 1990’lı yıllarda 7 yıl yaşadığı Hollanda’ya geri dönmeyi planlıyor.

AİLESİ DAĞILDI

İlyas Salman’ın en küçük kardeşi olan Vahap Salman 1966 Malatya Arguvan doğumlu. Türkmen Alevi bir köyden geldiklerini söylüyor. Annesi 11 çocuk dünyaya getirmiş. 7’si yoksulluktan, hastalıktan, kazalardan vefat etmiş. Kendisinin de 2 çocuğu var. Fakat bu süreçte yuvası da dağılmış. “Tencere kaynamayınca, sırtın pek olmayınca, kirayı ödeyemeyince böyle oluyor. Binlerce KHK’lı bu süreçte aynı durumu yaşadı. Bunlar bir travma. Bunu atlatırız bilmiyorum.” diyor. KHK’nın ne demek olduğunu ve bir KHK’lının yaşadıklarını kurdukları platformlarla duyurmaya çalıştıklarını söyleyen Salman 1990’lı yıllardan bugüne yaşadıklarını BOLD’a anlattı.

ZULME UĞRAYANLARIN HEP YANINDA OLDUM

Haksızlığın, adaletsizliğin, hukuksuzluğun olduğu her yerde zulme uğrayan insanların yanında olmak gibi bir düsturum var benim. Vicdanım da bana hep bunu emretmiştir. Adalet Yürüyüşüne de Melek Anne’nin haklı talebine omuz vermem gerektiğini hissettiğim için gittim. Sonrasında birkaç gün evden çıkamadım tedbiren. Çünkü yoğun saldırılar, tehditler vardı. İsim vererek hedef gösterme vardı.

KOMİSYONDAN RED ALDIM

Fatih Sultan Mehmet Eğitim ve Araştırma Hastanesinde ameliyathane ve strelizasyonda görevliydim. 1 Nisan 2018’de 696 sayılı KHK ile ihraç edildim. “Yasal yollar açık, gidin hakkınızı arayın” dediler. Ben de o gün bugündür hakkımı arıyorum. İdare Mahkemesinden ve OHAL Komisyonundan red kararı aldım. İstinaf Mahkemesine başvurmayı düşünüyorum ama gelişmeler neyi gösterir bundan sonraki süreçte bize o hak tanınır mı, geri döner miyiz, bu konuda emin değilim. Çünkü bana yapılan tamamen siyasi bir linçti.

Bizim aslında kimseyle bağlantımızın olmadığını çok iyi biliyorlar. Benim sosyalist olmam, İlyas abimin de sistemin dışında bir insan olması nedeniyle yapıldığına inandığım için mücadelem nereye varır, sonuç ne olur inanın ben de çok iyi bilemiyorum.

HASTANEDE ÇOK SEVİLEN BİR İNSANDIM

Ben hastanede çok sevilen, teşekkür belgeleri olan, sürekli takdir edilen bir insandım. Erkenden işime giden, steril makinalarının testlerini yapan, ameliyat odalarını hazırlayan bir insandım. Hocalar tarafından da çok sevilirdim. İhraç olduğumda kimse inanamadı. Hala ne gerekçesini söylediler, ne işime iade ettiler, ne de sonuç verdiler, sürünceme de bekliyorum.

Bizler şuna inanmıştık. Devlet suçun varsa seni cezalandırır ama suçun yoksa senin ekmeğinle oynamaz. Yani bana neden kast etsin ki, ben ne yaptım ki düşüncesi kafamı zorladı. Daha sonra şunu düşündüm, hayır böyle olmayacak. Ortada bir sürü hukuksuzluk var. Bu bana sıçradı bir şekilde. Öyleyse ne yapmam lazım, haklıyım, haklılığımla mücadele etmem lazım.

DEVLET BENİ NEDEN ATTI?

Kalktım Ankara’ya gittim.1,5 ay, kışın Ankara’da soğuklarda, hastane koridorlarında yatarak, arkadaşlarımın, dostlarımın yardımıyla bazen misafirhanelerde kalarak Meclis’te, Sağlık Bakanlığında, Adliye’de, Adalet Bakanlığında muhatap aradım. En azından bir gerekçe öğreneyim diye. Yani ben neden ihraç edildim, benim ne suçum vardı, ben devletime ne yaptım. Biz kamuda çalıştığımız için sürekli güvenlik soruşturması geçiren, sabıka kaydı sürekli takip edilen insanlarız. Benim hiçbir şeyim yok ki, beni neden attılar diye sordum. Kimlerle görüştüysem KHK işin içine girdiğinde insanlar sus pus oluyorlar. İnsanlar duvar gibi oluyor, o duvarın arkasına geçemiyorsunuz. Hiçbir somut bilgi alamıyorsunuz. Yani yaşadığım süreç buydu.

Daha sonra İstanbul KHK’lılar Platformu oluşturuldu. Ben de onun içinde yerimi aldım. Yeniden işimize, ekmeğimize, ailemize dönebilmek, sağlıklı bir gelecek kurabilmek için mücadele veriyoruz. İstanbul KHK’lılar platformu ayağımızda potin, sırtımıza gocuk, başımızda çatı. Birbirimizle dayanışarak, o komün kültürünü yeniden geliştirerek birbirimizi var etmeye çalışıyoruz. İnanın bana, 3,5-4 yıldır bu ülkede KHK soru var. Ve şimdiye kadar hiçbir KHK’lı taşkınlık yapmadı. Sadece haklarını savundu, haklarını aradı. Bunların görülmesi lazım.

KHK’NIN NE DEMEK OLDUĞUNU TOPLUMUN HAFIZASINA KAZIYORUZ

Bir defa toplum KHK’nın ne demek olduğunu bilmiyordu. Biz toplumun hafızasına KHK’nın ne olduğunu kazımaya çalışıyoruz, görünür olmaya, farkındalık yaratmaya çalışıyoruz. Yani bu toplumun ezberini bozmaya çalışıyoruz. Çünkü devlet bize siz teröristsiniz dedi. İnsanların kafasında bir getto oluşturdu, bizi de o gettoların içinde koydu. Biz bunu değiştirmekle mükellefiz. Sokaktaki insan bizim terörist olmadığımızı, bu ülkeye yıllarca emek veren insanlar olduğumuzu bilmeli.

Bunların içerisinde profesörler, akademisyenler, doktorlar, öğretmenler, güvenlik güçleri, askerler, sağlık çalışanları, yani anlatamayacağım kadar büyük bir kesimin içinden çıkmış büyük büyük beyinler var. Bu ülkeyi ihya edecek insanlar var, bu işten mağdur olanlar ve toplum bunu bilmiyor. Ben KHK’lıyım dediğimde başka bir şey zannediyor. İkincisi muhalefet olmamız lazım. Bu hukuksuzluk karşısında sesimizi duyurabilmek için bir çatıya ihtiyacımız var.

AĞAÇ KÖKÜ YİYORUZ

İş olarak hiçbir şey yapmıyoruz, ağaç kökü yiyoruz. Bize dayatılan şey bu. Biliyorsunuz bize bunu layık gördüler. Ağaç kökü yesinler dediler. Ben hasta ve yaşlı bakım sertifikası sahibiyim. MEB ve Halk Eğitim Merkezi tarafından verilmiş resmi belgem var. Bu tarz işler olunca gidiyorum, yoksa dostlarımın arkadaşlarımın desteğiyle ayakta durmaya çalışıyorum. Bir şair der ki, “Ömür umuttan önce bitmeli” Biz her türlü umuda sarılmak zorundayız. Her türlü umuda da sarılıyoruz. İnsanların ağzından çıkacak iki kelimeye bakıyoruz. Bir arkadaşım bana para gönderecekti. Çocuğu korkutmuşlar, demişler ki, ya sen ne yapıyorsun, onun hesabına para gönderirsen başın belaya girer. Düşünebiliyor musunuz yaşadıklarımızı.

DÖNDÜĞÜME PİŞMANIM

1989 yılında Avrupa’ya gittim ama hiç kendimi Avrupalı olarak görmedim. Dil öğrenmek gibi bir kaygım da olmadı. Bir kültür derneğinde çalıştım ama hep yurduma döneceğim günü hayal ettim ve döndüm. Şimdi pişman mısın deseler, evet pişmanım. 1989’daki geliş sebebim tiyatroydu. Çok da teklif aldım ama 7,5 yıl kaldıktan sonra döndüm. Fakat şimdi tekrar gitmeyi düşünüyorum. Uluslararası yaşlı bakım sertifikam var. Avrupa’da çok ihtiyaç olduğunu da biliyorum. Ayrıca tiyatro geçmişim var, zorlanacağımı zannetmiyorum. Ülkemin yarınlarının aydınlık olacağına inanıyorum. Bu umudumu korumak istiyorum. İçerideki, dışarıdaki bütün dostlarımızı KHK’lılara karşı duyarlı olmaya davet ediyorum.

Vahap Salman, İlyas Salman ve Talat Bulut

 

Bahçesaray’da 41 kişiyi çığ değil yolsuzluk öldürdü: Tüneli çaldılar

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Bahçesaray’da 41 kişiyi çığ değil yolsuzluk öldürdü: Tüneli çaldılar

Çığ bölgesine yapılacak iki tünel ihalesini alan firma, farklı yere tek tünel yaptı: Çığ düşmeyen Cumhurbaşkanı Başdanışmanının ailesinin arazisine. Belgeleriyle…

CEVHERİ GÜVEN

BOLD ÖZEL- Bahçesaray’da 41 kişinin hayatını kaybettiği çığın altından da yolsuzluk çıktı. Kar tüneli ihale edilen arazi yerine Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Gülşen Orhan’ın ailesinin arazisine yapılmış.

Van’ın Bahçesaray ve Çatak ilçelerini birbirine bağlayan karayolunda 4 Şubat akşamı 5 kişinin yaşamını yitirdiği bir çığ meydana geldi. Çığ altında kalanları kurtarmaya çalışanlar da çığın altında kaldı ve toplamda 41 kişi hayatını kaybetti, 75 kişi ise yaralandı. Ölenlerden 12’si jandarma görevlisiydi.

Çığ 65-50 Karayolu’nun 23. kilometresinde meydana geldi. Bu noktaya oldukça yakın 26. Kilometrede Karabet Geçidi isimli bir kar geçidi var. Ancak iki çığ da bu geçidin olduğu bölgede yaşanmadı. Geçidin yanlış yere yapıldığı tartışıldı. Belgeler, bunun yanlışlık değil yolsuzluk olduğunu gösteriyor. İhale şartnamesine göre bölgede sürekli çığ olan iki noktaya iki ayrı tünel planlandı ve ihale iki tünel için yapıldı. İhaleyi alan firma, iki tünel yerine; Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Gülşen Orhan’ın ailesine ait farklı noktadaki araziye tek tünel yaptı. Kimse tünellerin sayısının teke düşürülmesi ve yerinin kaydırılmasını sorgulamadı ve yolsuzlukla gelen facia 41 can aldı. Oysa Orhan ailesinin arazisi güneş alan düzlük bir alandı. Ve karla mücadeleyle temizlenebilecek noktadaydı. İhalesi yapılan ancak inşa edilmeyen iki tünel ise, kenarlarında çığ yapan dağların bulunduğu kuzey cepheli iki noktaydı.

KARABET TÜNELİNDE GARABET İŞLER

Karabet Kar Tünelinin ihale aşaması mercek altına alındığında büyük bir usulsüzlüğün yapıldığı ortaya çıkıyor.

Karayolları 11. Bölge müdürlüğü tarafından 2011 yılında Van Bahçesaray yolunda (65-50) karayolu ekiplerince tespit edilen ve sürekli çığ düşen iki noktaya iki ayrı tünel yapılması için ihale ilamı yayınlandı.

Buna göre 2011/90268 numaralı ihalede 65-50 (başlangıç noktası Çatak, Bahçesaray yol ayrımında başlıyor) karayolunun 23,100 kilometresinde 200 metrelik kar tünelinin yapılmasına; ikinci kar tünelinin ise 29,800 kilometresinde 1,800 metre uzunluğunda yapılması kararlaştırıldı. Yani toplamda 2000 metrelik iki ayrı tünel.

Mayıs 2012’de Fermak İnşaat Taahhu T A.Ş. firması 51 milyon 798 bin 300 TL’ye ihaleyi kazandı ve hemen yapım işine başladı.

Ancak yükleyici firma ihale şartlarının tamamen dışına çıkarak iki tünel yerine tek tünel yaptı. Yapılan bu tünel daha sonra Karabet Kar Tüneli 2016 adını aldı. Sonuç olarak tünellerin karayolları ekiplerince ihale şartlarında belirlenen kilometrelere yani çığ noktaları yerine 26. Kilometreye yapıldığı resmi belgelerle anlaşıldı.

(Parsellerin tapulardaki görüntüsü)

TÜNELİN YAPILDIĞI BÖLGE ORHANLAR’A AİT

Çığ faciasından sonra ismi en çok duyulan kişi iki dönem AKP Milletvekilliği yapmış ve halen Cumhurbaşkanı Başdanışmanı olan Gülşen Orhan’dı.

Tek tünelin ihale şartnamesi ihlal edilerek kaydırıldığı bölge Gülşen Orhan’ın ailesine ait.

Hatta Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü sistemi üzerinden bölge incelendiğinde; Bahçesaray’ı her yıl dünyadan kopartan karayolu üzerindeki şahsa ait parselli tek arazi olduğu görülüyor. O arazi, Gülşen Orhan’ın ailesine ait.

Çığ nedeniyle palanlanan iki ayrı tünel yeri ise kamuya ait mera arazisi.

Dolayısıyla tünel kaydırıldığında, Orhan ailesinin kırsal alandaki arazisinin başına devlet kuşu konmuş oluyor.

Bahçesaray’ın her yıl kapanan ve dünyayla irtibatını kesen sarp yolundaki tek parselli arazi Orhan ailesine ait. Tapu Kadastro Parsel Sorgulama sistemi sorgu sonucunda arazi görülebiliyor (kırmızılı alan).

Kamulaştırma bedeli olarak hazinenin Orhan ailesine ne kadar ödediği bilinmiyor. Ancak Fermak A.Ş.’ye iki tünel yapmış gibi ödeme yapılıyor.

Üstelik, 2 ayrı tünel için; 51.798.300 TL‘ye ihale yapılmışken, tek tünele 58 Milyon TL ödendi. İhalede belirtilen iki tünel daha sarp yerlerdeydi ve iki ayrı şantiye kurulması gerekiyordu. Tünelin yapıldığı AKP’li Orhan ailesine ait parsel ise düz arazi ve tek şantiyede inşaat bitirilebildi. Bunlar maliyeti düşürecek kolaylıklar ama aksine maliyet yaklaşık 7 milyon TL artırıldı.

Planlanan iki tünel (sol ve sağ başta) ve yapılan tünel (ortada).

GÜLŞEN ORHAN’IN AMCA ÇOCUKLARI

Tünelin yapıldığı çayırlık alanının mülkiyeti Cumhurbaşkanı Danışmanı Gülşen Orhan’ın akrabalarına ait. Arsalar; Muhli Orhan, Nazmi Orhan, Mehmet Akif Orhan ve Fahri Orhan adına kayıtlı.

Öte yandan tünel yapımı için ihale hazırlıklarının sürdüğü 2011 yılında eş zamanlı mevcut tünelin yapıldığı çayırlık alan da Kadastro çalışmasıyla arsaların bu şahıslar adına kaydedildiği iddia ediliyor.

Adını vermek istemeyen bir kaynak, bu mülkiyetlerin Koçerlere ait olduğu, daha sonra Orhanların ilk kadastro çalışması sırasında kendi mülkiyetlerine aldıkları ve şuan davalık olduğunu belirtti.

Planlanan kar tünelinin ilkinin iki boyutlu harita üzerinde görünümü. Arazi daha önce de çığ düşen dik dağların yanında.

ORHANLAR ARAZİSİNE KAYDIRMA CAN ALDI

Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü’nün sistemi üzerinden yapılan incelemede çığ tünelleri, ihale şartlarında belirtildiği gibi yapılmış olsaydı, ilk kar tüneli 41 kişinin canına mal olan çığ felaketinin yaşandığı nokta olan 23. kilometreye yapılmış olacak ve bu kadar can kaybı yaşanmayacaktı.

İhale Şartnamesinde iki ayrı tünelin yapılacağı yer şöyle belirtiliyordu:

Yapılacağı yer: 65-51 K.K.Nolu İl Yolunun 23+100-23+300 ve 29+800-31+600 km’leri.

İhale edilen ikinci kar tünelinin de çığ olasılığı iki boyutlu haritadan görülebiliyor.

İHALEDE ÖNGÖRÜLEN TARİH İHLAL EDİLDİ

Şartnameye göre 450 günde bitmesi gereken projenin 18 Eylül 2013’te bitirilmesi gerekiyordu. Ancak ihale edilen iş 2016‘da tamamladı. Tünelin isminden de bu görülebiliyor.

Sözleşmeye göre başlangıç-bitiş ve bedel bilgileri şöyle:

4) Sözleşmenin
a) Tarihi : 22.06.2012
b) Bedeli : 51.798.300,00 TRY
c) Süresi : 26.06.2012 – 18.09.2013

İhale sözleşmesinde iki tünelin yapılması gerektiği ve kilometreleri “3.2” maddede açıkça görülebiliyor.

İsmini vermek istemeyen kaynak, tünelin geciktirilmesinin sebebinin, Orhanlar ailesinin bölgeden arsa toplaması olduğunu ileri sürüyor. Bölgede arsalar toplandıktan sonra tünelin yeri ihale şartnamesinin dışına çıkılarak kaydırılıyor.

İki tünelin yerine yapılan ve Orhan ailesinin arazisinin yer aldığı bölge ise düz ve güneş alabilen, karla mücadeleyle temizlenebilecek bölgede.

TEMSİLCİYE ÖZÜR DİLETTİLER

Karabet tünelinin ihalesi ve bitiş dönemi, Türkiye’de ismi sık sık yolsuzluklarla anılan Binali Yıldırım’ın ulaştırma bakanlığı dönemine denk geliyor. Yıldırım, yapılan tünelle ilgili „Tünel Kanada modeli kar tüneli sistemiyle yapıldı. Bahçesaray’ın yolu da bahtı da artık hep açık olacak” demişti.

AKP’nin bölgedeki kilit ismi, dönemin Van milletvekili olan ve şimdinin Cumhurbaşkanı Başdanışmanlarından Gülşen Orhan’ın çığ yaşandığı andan itibaren konuya doğrudan müdahil olması dikkat çekiciydi. O kadar ki çığa davetiye çıkaranlardan olduğu iddia edildi. AKP’ye yakınlığıyla bilinen HaberTürk Ankara Temsilcisi Bülent Aydemir, Tv canlı yayınında “Cumhurbaşkanı Başdanışmanı ve eski AKP milletvekili Gülşen Orhan bölgede partisinin etkinliğindeydi, uyarıları dinlemeyip yanına iş makinaları alıp yolu aça aça yola çıktı. İş makinaları ile yolu açtırdı. Yüksek desibel çığı tetikledi ve minibüs çığın altında kaldı” dedi.

Gülşen Orhan çığın altında kalarak yaralandı, şoförü ise hayatını kaybetti.

Gülşen Orhan, iddiaları yalanladı. Kendisinin yol çalışmalarını görmek için bölgeye gittiğini, bu sırada çığın kendisi dahil herkesin üstüne düştüğünü iddia etti. AKP cenahından gelen sert tepki üzerine Bülent Aydemir tekrar ekrana çıktı ve Gülşen Orhan’dan “Bilgileri teyit etmeden açıkladım” diyerek özür diledi.

Zorla kaçırılan Gökhan Türkmen’in ‘9 ay boyunca işkence gördüm’ sözleriyle ilgili mahkemeden suç duyurusu

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

AYM Sevgi Sezer için ‘yaşam tehlikesi yok’ dedi, doktor kanser ilacı verdi

Yaşam hakkı ihlal edildiği gerekçesiyle AYM’ye başvuran hasta tutuklu Sevgi Sezer’in başvurusu reddedildi. 3 gün önce tekrar hastaneye götürülen Sezer’e doktor ise kanser hastalarının kullandığı ağrı kesici verdi.

SEVİNÇ ÖZARSLAN

BOLD ÖZEL- 26 Şubat 2018’den bu yana Giresun Cezaevinde bulunan hasta tutuklu Sevgi Sezer için Anayasa Mahkemesine yapılan başvuru reddedildi. Sırtındaki damarın içinde bulunan 9X5 cm’lik tümör nedeniyle ağrı çeken ve yürümekte dahi zorlanan Sezer için 11 Aralık 2019’da yaşam hakkı ihlal edildiği gerekçe gösterilerek Anayasa Mahkemesine (AYM) başvuru yapılmıştı.

Giresun Cezaevi ile yazışma yaparak bir sonuca vardıklarını belirten AYM, 20 Aralık 2019 tarihinde verdiği kararında şöyle dedi:

“Başvuru dosyasında bilgiler ve ilgili kurum tarafından Anayasa Mahkemesine gönderilen bilgi ve belgeler birlikte değerlendirildiğinde, başvurucunun sağlık hizmetlerine erişim imkanına sahip olduğu, ceza infaz kurumunda tutulmasının yaşamına ya da maddi veya manevi bütünlüğüne yönelik ciddi bir tehlike oluşturduğuna dair bilgi veya bulgunun olmadığı anlaşılmıştır.”

Geçtiğimiz perşembe günü (20 Şubat 2020) Giresun’dan tekrar Samsun Tıp Fakültesi Hastanesine götürülen Sevgi Sezer’e ise doktorlar, “Artık bizim yapabileceğimiz bir şey yok, ameliyat yapılması gerekir. Ama o da riskli.” dedi. Ağrıları için kanser hastalarının kullandığı ilaç verildi.

ABLAM İYİ DEĞİL, AİHM’NE BAŞVURACAĞIZ

Sevgi Sezer’in kızkardeşi Özge Sezer ablasıyla hastane dönüşünden sonra yaptıkları son görüşü anlattı, sağlık durumu hakkında bilgi verdi. AYM’nin kararına anlam veremediklerini ifade eden Özge Sezer, ablasının iyi olmadığını belirterek artık Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) başvuracaklarını söyledi:

“2o Şubat 2020 Perşembe günü ablam Sevgi Sezer ile kapalı görüş yapabilmek için Samsun’dan Giresun’a doğru yola çıktım. Öğrendim ki ablamı hastaneye Samsun’a getirmişler. Görüş iptal oldu. Sonraki gün gitmek için savcıdan izin aldım. Normalde 45 dakikalık görüşümüz olması gerekirken 30 dakika görüştürüldüm. Ablam hastanede yaşadıklarını anlattı.

1.5 yıldır geldiği Girişimsel Radyoloji bölümündeki doktoru ablama kendi bölümüyle alakalı bir durumunun kalmadığını, tümörün yanında oluşan havuzda biriken kanın durduğunu, daha birikmediğini ve tümörünün büyümediğini söyleyip artık ameliyat olması gerektiğini belirtmiş ve Göğüs Cerrahisi bölümüne sevk etmiş.

AMELİYAT RİSKLİ

Oradaki doktor böyle vakalarla çok karşılaşmadıklarını ve böyle bir ameliyatı her doktorun yapmak isteyeceği bir ameliyat olmadığını yine de alanında uzman doktora sorup yapıp yapmayacağını anlatmış. Ve ablama ‘Bu ameliyatı yaparım ama çok riskli. Ameliyat sırasında olabilecek reaksiyona karşı kanama çok olur ve tüp tüp kan gerekebilir ve bu tümörü kazıdığımda bir yere sıçrama ihtimali de olabilir bu tümörler sinsi olur.’ denilmiş. Ayrıca ameliyattan sonra kolunu kullanamama ihtimali de sözkonusu. En kötü ihtimal buraya yazarken bile elim gitmiyor,masada kalabilirsin demişler.

KANSER HASTALARINA VERİLEN İLACI KULLANIYOR

Zaten cezaevi şartlarının bu ameliyata uygun olmadığını ve bu tümörün bu hale gelmesinin tamamen stres ve sıkıntıya bağlı olduğunu da bizzat doktor söylüyor. Ablam da cezaevindeyken ameliyat olmak istemiyor zaten. Peki ameliyat olana kadar ne yapacak? Onun için de Algoloji bölümüne gönderilmiş. Ağrılarını hissetmemesi için ilaç vermiş oradaki doktor ve bu ilacı verirken ‘bu ilacı kanser hastalarına veriyorum’ demiş. AYM hayati tehlike yok diyor. Doktorlar ablama kanser hastalarının kullandığı ilacı veriyor.”

TÜMÖR DAMARIN İÇİNDE

Cemaat soruşturmaları kapsamında 26 Şubat 2018’de tutuklanan sınıf öğretmeni Sevgi Sezer, kısa bir süre sonra sırtında oluşan ağrı ve şişkinlik şikayetiyle önce Giresun Prof. Dr. A. İlhan Özdemir Eğitim ve Araştırma Hastanesine sevk edildi. Burada ameliyat edilmesi riskli bulununca Samsun 19 Mayıs Tıp Fakültesi Hastanesine gönderildi.

Samsun-Giresun arasındaki yaklaşık 3 saatlik yolu hasta haliyle defalarca kez gidip gelmek zorunda kalan Sezer’e 9 ay sonra Vemöz Malformasyon adı verilen hastalık teşhisi konuldu. Sezer, sırtındaki damarın içinde bulunan ve en son 9×5 cm olan tümör ile cezaevi ortamında ağrı çekerek yaşamaya mecbur bırakılıyor.

Sevgi ve Özge Sezer.

Hasta tutuklu Sevgi Sezer’in annesi: “Kızım tedavi edilsin, sağ salim cezaevinden çıksın”

Okumaya devam et

Popular