Bizimle iletişime geçiniz

Analiz

Bahçeli ile Çakıcı’nın verdiği fotoğrafın anlamı

Çakıcı ile Bahçeli, MHP Genel Merkezi’nde fotoğraf verdiler. Fotoğrafı, Çakıcı övgü dolu bir notla paylaştı. Bu paylaşımın bir anlamı var.

BOLD – Yazar Oya Baydar, organize suç lideri Alaattin Çakıcı’nın Bahçeli’ye MHP Genel Merkezi’nde gerçekleştirdiği teşekkür ziyaretinin fotoğrafı için, “Türkiye’nin kimlerin elinde olduğunu göstermesi açısından, ‘makbul vatandaş’ standartları açısından, siyasi ahlak açısından, balığın nasıl baştan koktuğunun ibret ve korku verici kanıtıdır” diye yazdı.

Koronavirüs (Kovid) salgının Türkiye’de yayılmaya başlaması ile birlikte MHP tarafından AKP’nin gündemine sokulup, muhalefetin itirazlarına rağmen her iki partili vekillerin oyları ile Meclis’ten geçirilen infaz düzenlemesi ile serbest kalan isimlerden biri Alaattin Çakıcı’ydı. “Organize suç örgütü lideri olmak” suçlamasıyla yargılanarak hüküm giyen ve 16 yıldır cezaevinde bulunan Çakıcı, 16 Nisan’da tahliye edilmesi sonrası kendisini cezaevinde ziyaret eden MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ile Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’a teşekkür mektubu kaleme almıştı.
Bu mektubunun ardından Bahçeli’yi MHP Genel Merkezi’nde eden Çakıcı, ziyaretin fotoğraflarını da sosyal medya hesabından paylaştı.
Paylaşılan o fotoğraflara dair Yazar Oya Baydar T24 için “Organize suç örgütleriyle aranıza mesafe koyun Sayın Bahçeli!” başlıklı bir yazı kaleme aldı.
Baydar yazısı şöyle:
“AKP’lilere ve MHP’lilere soruyorum: Cumhur İttifakı’nın ortağı Devlet Bahçeli’nin kibarca “organize suç örgütü” denilen mafyanın sembol kişilerinden biriyle verdiği bu fotoğrafı hazmedebiliyor musunuz?
65 yaş üstü yurttaşları ev hapsinde tutan zihniyet üzerine yazmaya, uzayıp kabak tadı veren bu abukluğa isyanımı dile getirmeye niyetliydim ki fotoğrafı gördüm. O da ne! “Türk dünyasının ve Türk milletinin yaşayan efsanevî lideri” Bahçeli ile Ülkücü mafyanın efsanevî liderlerinden Çakıcı’nın baş başa fotoğrafları!
Devlet Bahçeli, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a rağmen af diye tutturduğunda belki tek değil ama asıl amacı Çakıcı’nın serbest kalmasıydı. Her zamanki gibi onun dediği oldu, 90 bin civarı mahkûm Çakıcı’ya yapılan jestten yararlandı. Şükranlarını göstermek için önümüzdeki günlerde Reis’in tayfasına yazılırlar artık.
Çakıcı, 80 öncesinde Ülkücü Mafya denilen organize suç örgütü liderlerinden biriydi. 80’lerde devletin kirli işlerinde, faili meçhul-faili belli karanlık olaylarda başarıyla kullanılmış bir tetikçiydi. Cinayete azmettirme, yaralama, öldürme dosyası kalabalıktı. Eski eşini öldürtmekten, önce müebbete mahkûm edilmiş sonra Ülkücü camianın etkisiyle cezası 19 yıla indirilmişti. Uzatmaya değmez, meraklısı küçük bir Google araştırmasıyla adamın geçmişiyle ilgili verilere kolayca ulaşır.
Mesele şu ki, devlet aklının (kimileri derin devlet der) sözcülerinden MHP Genel Başkanı, Cumhur İttifakı’nın baş dümencisi Bahçeli, bu mafya reisi için ne zamandır paralanıyor. Hapishanede ziyaret etmiş, tez zamanda kurtarılacağı güvencesi vermiş, ziyaretin fotoğraflarının çekilip servis edilmesinden kaçınmamıştı. Belki ittifak ortağına, belki Ülkücü camiaya, belki benim aklımın ermeyeceği bir takım derin mihraklara mesaj vermişti o ziyareti kamuoyuna duyurarak.
MAFYAYLA ARANDAKİ MESAFEYİ KORU
Çakıcı’nın Bahçeli’ye MHP genel merkezinde gerçekleştirdiği teşekkür ziyaretinin fotoğrafı; Türkiye’nin kimlerin elinde olduğunu göstermesi açısından, “makbul vatandaş” standartları açısından, siyasî ahlak açısından, balığın nasıl baştan koktuğunun ibret ve korku verici kanıtıdır. Fotoğrafta iki reis omuz omuza, yan yana poz vermişler. Maske takmamış, mesafeyi korumamış garibana yüzlerce lira para cezası kesilirken, yetmedi tartaklanır, kötü muamele görürken Bahçeli ile Çakıcı’nın ne maskesi, ne mesafesi var.
Hadi hukukî, ahlakî, siyasî mesafe koymamışsınız bari şu günlerde fiziksel/ sosyal mesafe koysaydınız aranıza. Hani topluma örnek olmak falan var ya!
Bu fotoğrafın çektirilip servis edilmesinin, görüntüyü aşan anlamları olduğunu düşünüyorum. Çakıcı Bahçeli’yi konutunda da ziyaret edebilirdi, sessiz sedasız bir teşekkür ziyareti de yapabilirdi ama özellikle MHP genel merkezi tercih ediliyor ve Ülkücü mafya reisi fotoğrafla birlikte attığı tweet’te Bahçeli’ye “Türk dünyasının ve Türk milletinin yaşayan efsanevî lideri” diye hitap ediyor. Boş bir mizansen değil bu. 80 öncesi ve 80 sonrasında birileri adına iyi iş görmüş deneyimli mafyacılara yeniden ihtiyaç duyulduğunun ve baştacı edileceklerinin ilanı.
Sağduyusunu ve namusunu hâlâ koruyabilen AKP’lilere ve MHP’lilere soruyorum: Cumhur İttifakı’nın ortağı Devlet Bahçeli’nin kibarca “organize suç örgütü” denilen mafyanın sembol kişilerinden biriyle verdiği bu fotoğrafı hazmedebiliyor musunuz?
Ona buna, terörle aranıza mesafe koyun, derken önce siz mafya ile, organize suç örgütleriyle aranıza mesafe koyun.”

Analiz

KHK’lar işkencecileri koruyamaz

15 Temmuz’da ve OHAL sürecinde görev alan işkencecileri korumak için çıkartılan KHK’lar işkencecileri kurtaracak mı? Benzer düzenlemeler farklı ülkelerde işkencecileri korumaya yetmedi.

FATİH YURTSEVER

BOLD ANALİZ – Uluslararası hukuk yapılacak diğer hukuki düzenlemelere yol göstermesi için bazı ilkeleri buyruk kural (jus cogens) olarak kabul ediyor. Uluslararası teamül hukukunda yer alan buyruk kurallar, diğer bir deyişle jus cogens, uluslararası toplumun yapısı ve işleyişi açısından son derece önemli olan ve resmi olarak onaylanmasa bile, devletleri bağlayan kurallar. Devletlerin hiçbir şekilde buyruk kurallara aykırı davranmaya veya onları protesto etmeye hakları yok.

Soykırım, işkence ve saldırı amacıyla savaş başlatılmasının yasak olması önemli buyruk kural örnekleri.

Ancak buna rağmen Türkiye’de 15 Temmuz sonrasında kurulan tek adam rejimini tahkim etmek ve muhalif olarak görülen kesimlerin direncini kırmak için devletin resmi görevlileri tarafından sistematik ve yaygın olarak işkence suçu işlenmeye devam ediyor. Hatta Erdoğan rejimi işkencenin devamı için 15 Temmuz gecesi ve devamındaki OHAL döneminde yaşanan işkence olaylarına karışanları sorumluluktan kurtarmaya yönelik olarak 696 no’lu KHK’yı çıkardı.

KORUMA KALKANI

Bu KHK’nın 121. maddesine göre, “Resmi bir sıfat taşıyıp taşımadıklarına veya resmi bir görevi yerine getirip getirmediklerine bakılmaksızın 15/7/2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması kapsamında hareket eden kişiler hakkında da birinci fıkra hükümleri uygulanır” denilerek işkence suçlularına karşı koruma kalkanı sağlandı. Peki gerçekten bu KHK işkenceye karışan insanların ölümüne neden olan suçluları korumak için gerekli hukuki güvenceyi sağlıyor mu?

İşkence suçu, bütün ulusal, uluslararası ve bölgesel mahkemeler tarafından yasaklanan bir eylem olarak kabul ediliyor. Uluslararası teamül hukuku işkencenin önlenmesini buyruk kural olarak düzenlediği için, işkencecileri korumaya yönelik olarak yapılan her türlü hukuki düzenleme de kadük hale geliyor. Uluslararası mahkemelerin işkence suçu kapsamında verdiği kararlar incelendiğinde (Prosecutor ve Frundzija, Abu Zubaydah ve Lithuania), devletlerin herkese karşı (Erga Omnes), işkenceye başvurmama sorumluluğu olduğu görülüyor.

HER KOŞULDA SUÇ

Hangi davranışların işkence suçu kapsamında girdiğini belirlemek için Türkiye’nin de taraf olduğu “BM İşkence ve Diğer Zalimane, Gayri İnsani veya Küçültücü Muamele veya Cezaya Karşı Sözleşme-1984” deki işkence suçunun tanımına bakmak gerekiyor. Bu Sözleşmeye göre işkence; “bir şahsa veya bir üçüncü şahsa, bu şahsın veya üçüncü şahsın işlediği veya işlediğinden şüphe edilen bir fiil sebebiyle, cezalandırmak amacıyla bilgi veya itiraf elde etmek için veya ayrım gözeten herhangi bir sebep dolayısıyla bir kamu görevlisinin veya bu sıfatla hareket eden bir başka şahsın teşviki veya rızası veya muvafakatiyle uygulanan fiziki veya manevi ağır acı veya ızdırap veren bir fiil anlamına gelir.”

Bu sözleşmenin ikinci maddesine göre; savaş ve olağanüstü hâl durumları da dâhil olmak üzere her durum ve koşul altında işkence yapılmasının suç olduğu belirtiliyor.

İşkencenin tanımında üç husus öne çıkıyor. Birincisi kasıtlı olarak şiddetli acı çektirme, ikincisi ayrımcılığa dayanan sindirme, cezalandırma, bilgi elde etmek için fiziki veya psikolojik zor kullanma ve son olarak devlet otoritesinin izni, onayı veya kışkırtmasının mevcut olması. Bu koşullar oluştuğunda uluslararası mahkemeler işkence suçunun varlığını kabul ediyor. Uluslararası İşkence Mağdurları Rehabilitasyon Konseyi (IRCT)’ye göre işkencede yaygın olarak kullanılan işkence yöntemleri; dayak, elektrik verme, boğma, yakma ve cinsel saldırı.

İstanbul’da 2004 yılında onaylanan “BM İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı, Aşağılayıcı Muamele veya Cezaların Etkili Biçimde Soruşturulması ve Belgelendirilmesi için El Kılavuzu’na göre ise; devletlerin işkence suçu ile ilgili iddiaları etkin bir şekilde soruşturma sorumlulukları bulunuyor. İstanbul Protokolü’ne göre işkencenin varlığının tespit edilmesinde doktorlara önemli görevler düşüyor. Doktorların etki altında kalmadan muayene yapabilmeleri için de birtakım kurallar belirlenmiş. Örneğin; muayene kelepçeli ve güvenlik görevlileri nezaretinde yapılamaz. Muayene esnasında güvenlik güçlerinin kötü muamelesi gibi herhangi bir sorunun yaşanması durumunda doktorların tutanak tutmaları gerekiyor.

KRİTİK ÖNEMİ VAR

Devletlerin işkenceyi soruşturma sorumlulukları kapsamında, “bağımsız mahkemelerin” tutumları işkence suçuna karışma ihtimali olan resmi görevlilerin caydırılmasını sağlayacağından kritik bir öneme haiz. Mağdur ve tanıkların ifadelerinden hareketle mahkemelerin etkin bir hukuki süreç yürütmesi gerekiyor. Normalde ceza hukukunda şüpheden sanık yararlanırken, işkence suçunda yeterli delil bulunmaması halinde bile işkencecilerin hukuki sorumluluktan kurtulmaları zor.

İstanbul Protokolü’nde ifade edildiği üzere, devlet görevlilerinin işkence suçunun faili olmalarından dolayı delillerin karartılması mümkündür. Bu durumda, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin Assenov ve Diğerleri & Bulgaristan (90/1997/874/1086) davasında işkence şüphesini destekleyen bir takım bilgilere istinaden polisleri suçlu bulması gibi, ulusal mahkemelerin de özellikle devlet görevlilerinin bulaştığı işkence suçlarında, delillerin karartılmasına karşı mağduru koruyacak şekilde bir kararlar alıyorlar.

Her ne kadar 15 Temmuz sonrasında hukuk devleti askıya olunmuş olsa da Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ve Türk Ceza Hukuku’nda da işkence suçunun önlenmesine dair caydırıcı hükümler bulunuyor. Anayasa’nın 17. maddesine göre “Kimseye işkence eziyet yapılamaz; kimse insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tabi tutulamaz”. Yine Türk Ceza Kanunun 77. Maddesine göre “Aşağıdaki fiillerin (İşkence, eziyet veya köleleştirme), siyasal, felsefi, ırki veya dini saiklerle toplumun bir kesimine karşı bir plan doğrultusunda sistemli olarak işlenmesi, insanlığa karşı suç oluşturur.”

SOYKIRIM SUÇU KAPSAMINDA

Türk Ceza Kanunu’nun 76. maddesine göre kişilerin bedensel ve ruhsal bütünlüklerine ağır zarar verme ve bir grubu tamamen yok edilmesini doğuracak sonuçlar doğuracak uygulamalar soykırım suçu kapsamında değerlendirilir ve soykırım suçunun faillerine ağırlaştırılmış müebbet cezası verilir.

Ulusal ve uluslararası hukuk kuralları bu kadar açık bir şekilde işkence suçunu yasaklarken şu an içerisinde bulunduğumuz durumun geçici olduğunu söylemek kehanet olmasa gerek. 15 Temmuz ve sonrasında işkence suçuna bulaşan devlet görevlilerini gelecekte zor günler bekliyor. Öncelikle, işkence suçu iddialarından en kolay kurtulacak grup, herhangi bir yazılı talimatı olmayan ve fiili olarak işkence yapmayan politikacılar olacaktır. Mavi Marmara örneğinde olduğu gibi politikacılar, hukuki sonucu olan bir durum ile karşılaşıldığında inkâr yolunu tercih ederek cezai sorumluluktan kaçınmaya çalışacaktır.

Aynı durum işkence suçunu işleyen ve sorumluluğu olan diğer devlet görevlileri için geçerli olmayacaktır. Burada akla şu gelebilir. Daha önce Türkiye’de işkence suçu işleyen birçok devlet görevlisi 12 Eylül döneminde olduğu gibi yargılanmadı. Ancak burada gözden kaçırılan çok önemli bir husus var. Günümüzde internet ve sosyal medya vasıtası ile en ücra bir kasabada bile yaşanan kötü muameleler kayıt altına alınıyor. Ayrıca, devlet görevlilerinin tamamının işkenceyi onayladığını düşünmek de doğru değil. Ankara ve Mersin Emniyet Müdürlüklerinde aleni bir şekilde işlenen işkence suçları gibi hususlar ile ilgili gelecekte yapılacak yargılamalarda, o kurumda çalışan vicdanlı devlet görevlilerinin verecekleri ifadeler, işkencecilerin mahkûm edilmesi için yeterli olacaktır.

NAZİ DÖNEMİ UYGULAMALARI

Erdoğan rejimi göz boyamak ve işkencecilere cesaret vermek adına onları korumak için 696 no’lu KHK’yı çıkarsa da bu düzenlemenin uluslararası hukuk kuralları nezdinde hiçbir geçerliliği yoktur. Nazi dönemi yargılamaları bunun en bariz örneği. Güç insanların gözlerini kör edebilir ancak bugün siyasi menfaatler adına susan uluslararası toplum yarın alacak bir şeyi kalmadığında mutlaka her şeyi ortaya dökecektir. O zaman bu işten en kolay sıyrılacak olanlar yazılı emir vermeyen siyasiler olacaktır. Diğer devlet görevlileri ne yaptıklarını bilmiyorlarsa uykudan uyandıklarında görecekleri şey gerçek bir kabus olacaktır.

Okumaya devam et

Analiz

Biri şampiyon olacak biri düşecek

Süper Lig’de son 4 haftaya girildi. Zirve yarışı Başakşehir ile Trabzonspor’a kaldı. Şampiyonluk yarışını ise düşme hattındaki takımlar belirleyecek. Üsteki bir takım şampiyon olurken alttaki bir takım düşecek.

BOLD ANALİZ – Süper Lig’in 30. haftası tamamlandı. Ligin tepesi Başakşehir ile Trabzonspor’a kaldı. Dört maç sonra şampiyon takım belli olacak. İstanbul ekibi Turuncu-Lacivertli takım 2 puanlık avantajla bir adım önde. 61 puanlı Karadeniz ekibi yakın takipte. İki takımın mücadelesi son haftaya kadar sürebilir. Yarışın sonucunu belirleyen ise düşme hattındaki takımlar olacak. Fikstür gereği Trabzonspor, Başakşehir’i takip ediyor. 29. haftada Başakşehir, Galatasaray’la 1-1 berabere kalırken 30. haftada Trabzonspor Galatasaray’ı 3-1 mağlup etti. 31. haftada Turuncu-Lacivertli takım Denizli ile oynayacak. 32. hafta Trabzon, Denizli deplasmanına gidecek. İki takımda son üç haftayı düşme potasındaki takımlarla oynayacak (Denizli, Konya, Kayseri). İşte bu seri şampiyonu belirleyecek. Aynı şekilde düşme hattının kaderi de bu maçlara bağlı olacak. Aşağısı zirveden çekecek, yukarısı dibe itecek…

TRABZONSPOR ŞAMPİYONLUĞU HAKEDİYOR

Trabzonspor, Galatasaray’ı İstanbul’da 3-1 mağlup ederek şampiyonluk yarışından son maça kadar vazgeçmeyeceğini gösterdi. Geride kalan 30 haftada Bordo-Mavili takımın şampiyonluğu hakettiğini herkes kabul ediyor. Golcüsü Sörloth, kalecisi Uğurcan, maestrosu Sosa, genç yeteneği Abdülkadir Ömür ve Novak, Ekuban, Nwakaeme bir şekilde sezona damgasını vurdu. Karadeniz ekibi uzun yıllar sonra yarışın içinde bu kadar etkili ve coşkulu yer aldı. Ünal Karaman-Hüseyin Çimşir değişimi çok büyük hasar alınmadan atlatıldı. Kalan 4 maçta şampiyonluk kendi ellerinde değil. Ancak takım her hafta şampiyon gibi alkışlanmalı ve onurlandırılmalı…

OKAN BURUK SINAVI GEÇTİ

Başakşehir sezon sonunda şampiyon olsa da olmasa da Okan Buruk sınıfı geçti. Sezonun en iyi teknik adamı olduğunu kanıtladı. Gittiği her takımda bir şekilde iz bırakan genç çalıştırıcı, Abdullah Avcı sonrası teslim aldığı kadroyu aynı seviyede tutması hatta geliştirmesi takdire şayan. Sistem üzerine kurulu bir ekibi yeniden kurgulayarak yarışın içinde tutması becerilerini kanıtlaması açısından yeterli. Galatasaray camiasının Fatih Terim sonrası takımın başında Okan Buruk’u görmek istemesi de son üç yıldaki Okan Buruk hikayesinin gücünden gelmekte. Disiplinli çalışma, ileriyi ön görme, yeniliklere açık olma ve kenardaki sakin güç duruşu başarısının temel taşları. Aslında Buruk’un yükseliş hikayesi Galatasaray’da ayağı kırıldığında başlamıştı. “Eski haline zor döner” diyenlere bir yıldızın nasıl yeniden doğabileceğini sahalara geri döndüğünde futboluyla kanıtladı. Ve o günden itibaren merdivenlerin basamaklarını adım adım çıkmaya devam ediyor.

TERİM’İ SEVMEYEBİLİRSİNİZ AMA SAYGIYI DUYMAK ZORUNDASINIZ

Fatih Terim futbolu bıraktıktan sonra 1993 Akdeniz oyunları şampiyonluğu ile teknik direktör olarak futbol kamuoyunda hep yer buldu. 1996 İngiltere’deki Avrupa Şampiyonası ile de artık Türk futbolu içinde bir ekol oldu. Çeyrek asra sığan bir çok başarısı var. Milli Takım, Galatasaray, Avrupa, ve bir çok önemli kupa CV’sinde duruyor. Son iki sezonun şampiyonu ve 4 kupa sahibi Terim’i taktik-teknik açıdan eleştirmek mümkün. Tecrübeli çalıştırıcıya saygı duymak futbola saygı duymaktır. Karakterini, huylarını, yöntemlerini beğenmemek ayrı bir konudur. Yaptığı işi iyi yapması sadece alkışlanır. Bu sezon kötü başlayan Galatasaray’ı yeniden toparlayıp korona öncesinde şampiyonluğun en güçlü adayı haline getiren de kendisidir. Sonrasında hastalık, sakatlık ve Terim dışı gelişen bir çok tatsız konu Trabzonspor maçı ile şampiyonluk yarışını bitirdi. Başarısızlık ile ilgili bir soruya verdiği “Evet Galatasaray başarısız evet. Sebep A: Benim, Sebep B: Fatih Terim” cevabı bile onun büyüklüğünü göstermeye yeterli..

FERDİ KADIOĞLU BİR MAÇLA MI FUTBOLCU OLDU?

Türk futbolunun acı tarafı genç oyuncuların hep ıskalamış olması. 100’lerce genç oyuncudan bir iki tanesi kendisini gösterip ancak ilerleyebiliyor. Sergen Yalçın’ın Kayseri maçında hata yapan Rıdvan ve kaleci Ersin için ‘hata yaparak öğrenecekler’ sözleri çok önemli. Çünkü bu cümle gençlerin önünü açacak. 18-20 yaşındaki çocuklar 90 dakika oynayacak. Fenerbahçe’nin Göztepe ile oynadığı maçta 2 gol atan Ferdi Kadıoğlu’nun bu kadar yetenekli olduğu ilk defa mı fark edildi? Yoksa herkes kendini kurtarmak için bu çocukların üzerine basmayı mı tercih etti? Çünkü yaptıkları her hata onları oynatanlara yazacaktı. Günlük hesaplar, büyük başarıların önünü geçti yıllarca…Ferdi ve tüm gençler oynadıkça başarılı olacaklar ya da kendilerine başka yol çizecekler. Zaten yetenekli olup çalışmayanlar hep başka yol izledi. Yetenekli olup çalışanlar ise yıldız oldular.

PUAN DURUMU

SÜPER LİG 30. HAFTA SONUÇLARI

SÜPER LİG 31. HAFTA MAÇLARI

 

Okumaya devam et

Analiz

Akdeniz’de “Yüksek Askeri Şura” oyunları

Fransız gemisine radar kilitlemenin sadece NATO-Türkiye-ABD üçgeninde etkisi yok. Yaklaşan Yüksek Askeri Şura’nın dengeleri üzerinde etkisi de büyük.

FATİH YURTSEVER

BOLD ANALİZ – Fransız Courbet gemisi 10 Haziran tarihinde Tanzanya Bandıralı Çirkin adlı ticari gemiyi sorgulama girişiminde bulundu. Aynı gemi bir gün önce İrini Harekâtına komuta eden İtalyan Amiral tarafından verilen emir doğrultusunda Yunan Spetsai gemisi tarafından sorgulandı. Bu esnada gemiye refakat eden Türk savaş gemileri, geminin Türkiye Cumhuriyetinin korumasında olduğunu ve Libya’da bulunan Türk hastanesine medikal malzeme taşıdığını söyledi. Bunun üzerine İtalyan Amiral; İrini Harekâtı başka ülkeler tarafından refakat edilen ticari gemileri harekâtın kapsamı dışında tuttuğundan dolayı, görevi sonlandırdı.

Ticari gemilerin sorgulanması 2016 yılında alınan ve 5 Haziran 2020 tarihinde süresi bir yıl daha uzatılan, Libya’ya yönelik silah ambargosunun etkinlikle uygulanmasını düzenleyen BM Güvenlik Konseyi (BMGK)’nin 2526 sayılı kararına dayanıyor. NATO ve AB, Sea Guardian ve İrini olmak üzere Akdeniz’de iki farklı deniz güvenlik harekâtı icra ediyor. Ancak Türkiye’nin karşı çıkması nedeniyle NATO, İrini Harekâtı’na destek vermiyor. Bu nedenle; Temmuz 2016 tarihinde denizde terörizm ile mücadele için Etkin Çaba Harekatı’nın yerine başlatılan Sea Guardian Harekâtına katılan gemiler, BMGK’nin 2526 sayılı karar doğrultusuna, silah kaçakçılığı yaptığından ve ambargoyu deleceğinden şüphelenilen gemileri NATO bayrağı altında sorguluyorlar.

Fransız gemisi Courbet 10 Haziran tarihinde üç Türk firkateyni tarafından korunan, refakat edilen Tanzanya Bandıralı Çirkin adlı ticari gemiyi sorgulamak için, yüksek süratle Türk gemilerinin arasına girdi. Yayımlanan haritalara göre TCG ORUÇREİS’in 2000 metre pruvasından geçti. Fransız makamları bu manevra esnasında gemilerine atış kontrol radarıyla kilit atıldığını ve NATO angajman kurallarına göre düşmanca harekette bulunulduğunu iddia ettiler. Konu, Fransa tarafından NATO Savunma Bakanları Toplantısı’nda gündeme getirildi. NATO Genel Sekreteri toplantı sonrasında yaptığı açıklamada; bundan sonra yapılacak en doğru şeyin, öncelikle askeri makamlar tarafından konunun açığa kavuşturulması olacağını, söyledi.

30 Haziran tarihinde Fransa’nın NATO Daimî temsilcisi tarafından Genel Sekter’e yazılan mektupta, NATO’nun Türkiye yanlısı bir tutum izlediği ifade edilerek, Fransa’nın bundan sonra Sea Guardian Harekatı’na katılmayacağı ifade edildi. Bu açıklamadan sonra ismi açıklanmayan bir Türk askeri yetkilisi tarafından yapılan açıklamaya göre; Fransız gemisine kilit atılmadığı, daha doğru bir ifade ile Fransız gemisinin atış kontrol radarı ile traklanmadığı, sadece yapılan tehlikeli manevranın seyir emniyeti için atış kontrol radarı üzerindeki kamera ile takip edilerek kayıt altına alındığı bilgisi basına sızdırıldı. Peki, bu kadar hadise neden yaşandı, gelişmeler ne anlama geliyor?

KRİZLE SIKIŞAN TÜRKİYE YPG ŞARTINI ÇEKTİ

ABD ve Almanya her koşul altında Türkiye’nin NATO’da ve Batı ekseninde kalmasını istiyor. Rusya’nın Suriye’den sonra Libya’da da etkili olmasının önüne geçilmesi, Türkiye ve ABD arasındaki iş birliğine bağlı. ABD Senatosuna sunulan S-400 yasa tasarısı da bunun işareti olarak yorumlanabilir. Zira, ABD S-400 konusunda çözüm için Türkiye’ye alan açmaya çalışıyor. Türkiye uzun süredir onaylamadığı Polonya ve Baltık ülkelerinin savunulmasına yönelik NATO planına onay verdi.

YPG, NATO tarafından terör örgütü olarak tanınmadığına göre, Türkiye; anlaşılan Fransız iddialarına karşı ABD desteğinin alınması şartıyla plana onay vermiş. Fransa’da buna tepki olarak Sea Guardian Harekatı’ndan çekilmiş. Fransa son dönemlerde Avrupa’da Rusya ile iş birliğini de içeren yeni bir güvenlik mimarisi kurmaya çalışıyor. Bunda ne kadar başarılı olacağı şüpheli olsa da ABD’nin yeterince tepkisini çekmişe benziyor. Fransa bu tutumuna devam ettiği müddetçe, ABD ve Türkiye daha fazla yakınlaşacaktır.

İç politikada, ABD ve Türkiye’nin yakınlaşması Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın daha fazla güçlenmesine neden oluyor. Hulusi Akar güçlendikçe, kendisine TSK’yı daha fazla kontrol altına alabilecek alan açıyor. Ulusalcı subayların yoğunlukta olduğu Deniz Kuvvetleri ise “Gölge Deniz Kuvvetleri Komutanı” Cem Gürdeniz ’in kontrolü altında. Daha önce Norveç’te NATO tatbikatı esnasında yaşanan kriz kamuoyunun malumu. Fransa ile yaşanan krizin içinde Cem Gürdeniz ne kadar var araştırılması gereken bir konu.

Fransız gemisi ile yaşanan hadiseyi de bu çerçevede değerlendirmek gerekiyor. Türkiye’nin NATO Daimî Temsilciliği tarafından hazırlanan krokiye göre; COURBET gemisi ile ORUÇREİS arasındaki en yakın mesafe 2000 metre. Açık denizde gündüz koşullarında bu mesafe de göz ile her şey görülebilir. Üstelik askeri gemilerde diğer savaş gemileri ile yaşanabilecek taciz ve yakın manevra faaliyetlerini kayıt altına almak için video kameralar bulunuyor. Bunu yanında, TCG ORUÇREİS’te asimetrik tehditleri tespit ve takip için hem limanda hem de seyirde kullanılan, 360 derece kaplama sağlayan kapalı devre kamera sistemi de mevcut.

Fransız gemisi tarafından düşmanca niyet olarak algılanacak, angajman öncesi son safha olan hedeflenme faaliyetini çağrıştıracak şekilde, atış kontrol radarını gemi üzerine yönlendirerek video kaydı almayı, iyi niyetle açıklamak mümkün değil. Üstelik Türkiye burada kendi bayrağını taşıyan bir gemiye refakat etmiyor, koşulların hassas olduğu ortada. Fransız gemisinin BMGK kararına göre sorgulama hakkı var. Buna rağmen haklı iken haksız duruma düşmek pahasına böyle hamlenin yapılması, “acemilik”le açıklanamaz.

Askeri yetkili tarafından yapılan “kamera” açıklaması uluslararası düzeyde inandırıcılıktan uzak. Çünkü traklama yapıldıysa, Fransız gemisinin elinde elektronik yayımları tespit eden Elektronik Harp Cihazı tarafından alınan kayıtlar vardır. Fransa bu konuyu Türkiye’ye ilave yaptırımların görüşüleceği 13 Temmuz’da yapılacak AB Dışişleri Bakanları Zirvesinde gündeme getirebilir.

Çıkartılan bu kriz Yüksek Askeri Şura etkisinde de değerlendirilmeli. Erdoğan’ın talebi doğrultusunda Libya’ya ne olduğu belli olmayan bir yük taşıyan bir gemi ve o gemi ekseninde uluslararası bir kriz çıkartan askeri personel var. Konunun hem Erdoğan’ın gözüne girmek hem de uluslararası düzeyde Türkiye-NATO gerilimi çıkartarak TSK içinde dengeleri etkileme yönü var.

MİT haberinden sonra gazeteci Murat Ağırel’in telefonunu Turkcell üzerinden nasıl sabote ettiler?

Okumaya devam et

Popular