Bizimle iletişime geçiniz

Analiz

KHK’lar işkencecileri koruyamaz

15 Temmuz’da ve OHAL sürecinde görev alan işkencecileri korumak için çıkartılan KHK’lar işkencecileri kurtaracak mı? Benzer düzenlemeler farklı ülkelerde işkencecileri korumaya yetmedi.

FATİH YURTSEVER

BOLD ANALİZ – Uluslararası hukuk yapılacak diğer hukuki düzenlemelere yol göstermesi için bazı ilkeleri buyruk kural (jus cogens) olarak kabul ediyor. Uluslararası teamül hukukunda yer alan buyruk kurallar, diğer bir deyişle jus cogens, uluslararası toplumun yapısı ve işleyişi açısından son derece önemli olan ve resmi olarak onaylanmasa bile, devletleri bağlayan kurallar. Devletlerin hiçbir şekilde buyruk kurallara aykırı davranmaya veya onları protesto etmeye hakları yok.

Soykırım, işkence ve saldırı amacıyla savaş başlatılmasının yasak olması önemli buyruk kural örnekleri.

Ancak buna rağmen Türkiye’de 15 Temmuz sonrasında kurulan tek adam rejimini tahkim etmek ve muhalif olarak görülen kesimlerin direncini kırmak için devletin resmi görevlileri tarafından sistematik ve yaygın olarak işkence suçu işlenmeye devam ediyor. Hatta Erdoğan rejimi işkencenin devamı için 15 Temmuz gecesi ve devamındaki OHAL döneminde yaşanan işkence olaylarına karışanları sorumluluktan kurtarmaya yönelik olarak 696 no’lu KHK’yı çıkardı.

KORUMA KALKANI

Bu KHK’nın 121. maddesine göre, “Resmi bir sıfat taşıyıp taşımadıklarına veya resmi bir görevi yerine getirip getirmediklerine bakılmaksızın 15/7/2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması kapsamında hareket eden kişiler hakkında da birinci fıkra hükümleri uygulanır” denilerek işkence suçlularına karşı koruma kalkanı sağlandı. Peki gerçekten bu KHK işkenceye karışan insanların ölümüne neden olan suçluları korumak için gerekli hukuki güvenceyi sağlıyor mu?

İşkence suçu, bütün ulusal, uluslararası ve bölgesel mahkemeler tarafından yasaklanan bir eylem olarak kabul ediliyor. Uluslararası teamül hukuku işkencenin önlenmesini buyruk kural olarak düzenlediği için, işkencecileri korumaya yönelik olarak yapılan her türlü hukuki düzenleme de kadük hale geliyor. Uluslararası mahkemelerin işkence suçu kapsamında verdiği kararlar incelendiğinde (Prosecutor ve Frundzija, Abu Zubaydah ve Lithuania), devletlerin herkese karşı (Erga Omnes), işkenceye başvurmama sorumluluğu olduğu görülüyor.

HER KOŞULDA SUÇ

Hangi davranışların işkence suçu kapsamında girdiğini belirlemek için Türkiye’nin de taraf olduğu “BM İşkence ve Diğer Zalimane, Gayri İnsani veya Küçültücü Muamele veya Cezaya Karşı Sözleşme-1984” deki işkence suçunun tanımına bakmak gerekiyor. Bu Sözleşmeye göre işkence; “bir şahsa veya bir üçüncü şahsa, bu şahsın veya üçüncü şahsın işlediği veya işlediğinden şüphe edilen bir fiil sebebiyle, cezalandırmak amacıyla bilgi veya itiraf elde etmek için veya ayrım gözeten herhangi bir sebep dolayısıyla bir kamu görevlisinin veya bu sıfatla hareket eden bir başka şahsın teşviki veya rızası veya muvafakatiyle uygulanan fiziki veya manevi ağır acı veya ızdırap veren bir fiil anlamına gelir.”

Bu sözleşmenin ikinci maddesine göre; savaş ve olağanüstü hâl durumları da dâhil olmak üzere her durum ve koşul altında işkence yapılmasının suç olduğu belirtiliyor.

İşkencenin tanımında üç husus öne çıkıyor. Birincisi kasıtlı olarak şiddetli acı çektirme, ikincisi ayrımcılığa dayanan sindirme, cezalandırma, bilgi elde etmek için fiziki veya psikolojik zor kullanma ve son olarak devlet otoritesinin izni, onayı veya kışkırtmasının mevcut olması. Bu koşullar oluştuğunda uluslararası mahkemeler işkence suçunun varlığını kabul ediyor. Uluslararası İşkence Mağdurları Rehabilitasyon Konseyi (IRCT)’ye göre işkencede yaygın olarak kullanılan işkence yöntemleri; dayak, elektrik verme, boğma, yakma ve cinsel saldırı.

İstanbul’da 2004 yılında onaylanan “BM İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı, Aşağılayıcı Muamele veya Cezaların Etkili Biçimde Soruşturulması ve Belgelendirilmesi için El Kılavuzu’na göre ise; devletlerin işkence suçu ile ilgili iddiaları etkin bir şekilde soruşturma sorumlulukları bulunuyor. İstanbul Protokolü’ne göre işkencenin varlığının tespit edilmesinde doktorlara önemli görevler düşüyor. Doktorların etki altında kalmadan muayene yapabilmeleri için de birtakım kurallar belirlenmiş. Örneğin; muayene kelepçeli ve güvenlik görevlileri nezaretinde yapılamaz. Muayene esnasında güvenlik güçlerinin kötü muamelesi gibi herhangi bir sorunun yaşanması durumunda doktorların tutanak tutmaları gerekiyor.

KRİTİK ÖNEMİ VAR

Devletlerin işkenceyi soruşturma sorumlulukları kapsamında, “bağımsız mahkemelerin” tutumları işkence suçuna karışma ihtimali olan resmi görevlilerin caydırılmasını sağlayacağından kritik bir öneme haiz. Mağdur ve tanıkların ifadelerinden hareketle mahkemelerin etkin bir hukuki süreç yürütmesi gerekiyor. Normalde ceza hukukunda şüpheden sanık yararlanırken, işkence suçunda yeterli delil bulunmaması halinde bile işkencecilerin hukuki sorumluluktan kurtulmaları zor.

İstanbul Protokolü’nde ifade edildiği üzere, devlet görevlilerinin işkence suçunun faili olmalarından dolayı delillerin karartılması mümkündür. Bu durumda, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin Assenov ve Diğerleri & Bulgaristan (90/1997/874/1086) davasında işkence şüphesini destekleyen bir takım bilgilere istinaden polisleri suçlu bulması gibi, ulusal mahkemelerin de özellikle devlet görevlilerinin bulaştığı işkence suçlarında, delillerin karartılmasına karşı mağduru koruyacak şekilde bir kararlar alıyorlar.

Her ne kadar 15 Temmuz sonrasında hukuk devleti askıya olunmuş olsa da Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ve Türk Ceza Hukuku’nda da işkence suçunun önlenmesine dair caydırıcı hükümler bulunuyor. Anayasa’nın 17. maddesine göre “Kimseye işkence eziyet yapılamaz; kimse insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tabi tutulamaz”. Yine Türk Ceza Kanunun 77. Maddesine göre “Aşağıdaki fiillerin (İşkence, eziyet veya köleleştirme), siyasal, felsefi, ırki veya dini saiklerle toplumun bir kesimine karşı bir plan doğrultusunda sistemli olarak işlenmesi, insanlığa karşı suç oluşturur.”

SOYKIRIM SUÇU KAPSAMINDA

Türk Ceza Kanunu’nun 76. maddesine göre kişilerin bedensel ve ruhsal bütünlüklerine ağır zarar verme ve bir grubu tamamen yok edilmesini doğuracak sonuçlar doğuracak uygulamalar soykırım suçu kapsamında değerlendirilir ve soykırım suçunun faillerine ağırlaştırılmış müebbet cezası verilir.

Ulusal ve uluslararası hukuk kuralları bu kadar açık bir şekilde işkence suçunu yasaklarken şu an içerisinde bulunduğumuz durumun geçici olduğunu söylemek kehanet olmasa gerek. 15 Temmuz ve sonrasında işkence suçuna bulaşan devlet görevlilerini gelecekte zor günler bekliyor. Öncelikle, işkence suçu iddialarından en kolay kurtulacak grup, herhangi bir yazılı talimatı olmayan ve fiili olarak işkence yapmayan politikacılar olacaktır. Mavi Marmara örneğinde olduğu gibi politikacılar, hukuki sonucu olan bir durum ile karşılaşıldığında inkâr yolunu tercih ederek cezai sorumluluktan kaçınmaya çalışacaktır.

Aynı durum işkence suçunu işleyen ve sorumluluğu olan diğer devlet görevlileri için geçerli olmayacaktır. Burada akla şu gelebilir. Daha önce Türkiye’de işkence suçu işleyen birçok devlet görevlisi 12 Eylül döneminde olduğu gibi yargılanmadı. Ancak burada gözden kaçırılan çok önemli bir husus var. Günümüzde internet ve sosyal medya vasıtası ile en ücra bir kasabada bile yaşanan kötü muameleler kayıt altına alınıyor. Ayrıca, devlet görevlilerinin tamamının işkenceyi onayladığını düşünmek de doğru değil. Ankara ve Mersin Emniyet Müdürlüklerinde aleni bir şekilde işlenen işkence suçları gibi hususlar ile ilgili gelecekte yapılacak yargılamalarda, o kurumda çalışan vicdanlı devlet görevlilerinin verecekleri ifadeler, işkencecilerin mahkûm edilmesi için yeterli olacaktır.

NAZİ DÖNEMİ UYGULAMALARI

Erdoğan rejimi göz boyamak ve işkencecilere cesaret vermek adına onları korumak için 696 no’lu KHK’yı çıkarsa da bu düzenlemenin uluslararası hukuk kuralları nezdinde hiçbir geçerliliği yoktur. Nazi dönemi yargılamaları bunun en bariz örneği. Güç insanların gözlerini kör edebilir ancak bugün siyasi menfaatler adına susan uluslararası toplum yarın alacak bir şeyi kalmadığında mutlaka her şeyi ortaya dökecektir. O zaman bu işten en kolay sıyrılacak olanlar yazılı emir vermeyen siyasiler olacaktır. Diğer devlet görevlileri ne yaptıklarını bilmiyorlarsa uykudan uyandıklarında görecekleri şey gerçek bir kabus olacaktır.

Analiz

‘Mavi Vatan’da köşeye sıkışmak ve hezimeti yaşamak

Alman turistlerden elde edilecek eurolar uğruna “Mavi Vatan” satıldı. Oruç Reis’in Türk Kıta Sahanlığı sınırları içerisinde yapacağı sismik araştırma iptal edildi. Bir kez daha Erdoğan rejiminin bekası uğruna devletin hak ve menfaatleri feda edildi.

FATİH YURTSEVEN

BOLD ANALİZ – İktidarını belli bir zümrenin hak ve menfaatlerini korumak üzerine inşa eden tek adam rejimleri için ulusal güvenlik ve dış politika gibi konular, kendi bağlamlarından koparılarak iç politik hedeflerinin güdümünde kendilerine hayat hakkı bulurlar. Mısır ve Yunanistan arasında 6 Ağustos tarihinde imzalanan Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) anlaşması Türkiye’nin şu anda içerisinde bulunduğu durumu özetleyen en somut gelişme olarak gösterilebilir.

Türkiye’nin yakın kuşağı için örnek olarak gösterildiği, parlamenter rejimin kurumlarının birbirleriyle uyum içerisinde çalıştığı, devletin hak ve menfaatlerinin herkes için belirleyici olduğu zamanlarda, Dışişleri ve Genelkurmay bürokrasisinin uyumlu çalışması sonucunda Mısır ile askeri ilişkiler en üst seviyeye çıkarılmıştı. 2011 ve 2012 yıllarında icra edilen “Dostluk Denizi” tatbikatlarında Doğu Akdeniz’in en uzun kıyı şeridine sahip iki ülkesi arasındaki yakın iş birliği Doğu Akdeniz’de hayat bulmuştu. İlişkilerde yaşanan ilerlemenin Türkiye açısından bir MEB anlaşması ile sonuçlanması ve Suriye krizi nedeniyle alternatif ticaret rotası olarak Port Said Limanı’nın kullanılması hedefleniyordu.

Ancak, Arap Baharı sonrasında oluşan siyasi ve toplumsal koşulları gizli ajandasındaki siyasal hedefleri hayata geçirmek açısından en uygun zaman olarak değerlendiren Erdoğan, Mısır’da Mursi’nin askeri darbe ile devrilmesine çok sert tepki vererek iki ülke arasındaki ilişkilerin sıfırlanmasına neden oldu. O dönem Genelkurmay karargâhı, Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin içerisinde bulunduğu durumu dikkate alarak ilişkilerin askeri olarak örtülü bir şekilde devam etmesini isterken, Erdoğan rejimi kendi ajandası doğrultusunda Mısır ile ilişkileri askıya aldı.

Daha önce Mavi Marmara olayında da İsrail ile benzer bir durum yaşanmış, Erdoğan rejimi, İsrail ile ilişkileri askıya almış, Doğu Akdeniz’de Türkiye’ye karşı, İsrail-Yunanistan-Güney Kıbrıs iş birliğinin önünü açmıştı. Mısır ile ilişkilerinin askıya alınması da Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de tamamen yalnızlaşmasına neden oldu. Mısır o zamana kadar Yunanistan’ın ısrarlı talebine rağmen, Türkiye ile olan ilişkilerinden dolayı bir MEB anlaşmasına “Evet” demedi.

Yunanistan kendisi adına oluşan boşluğu doldurmak için, hem siyasi hem de askeri olarak Mısır ile ilişkileri geliştirme yönünde güçlü bir irade ortaya koydu. Rodos Adası açıklarında her iki ülke deniz kuvvetleri unsurlarının katımıyla amfibi tatbikatlar icra edildi. Erdoğan rejiminin öngörülemezliği ve pragmatist yaklaşımı, ABD’yi uzun vadede bölgede Türkiye’ye karşı bir alternatif aramaya zorladı. Yunanistan’ın Dedeağaç limanı ve bazı üslerinin ABD’nin kullanımına açılması, Yunanistan’ı bölgede daha cüretkâr adımlar atma konusunda cesaretlendirdi.

Türkiye’nin elinde o kadar haklı argümanları olmasına rağmen, sırf iç politikada alıcısı var diye, kaynağı gayri milli bir kavram olan “Mavi Vatan” doktrini etrafında örgütlenen birkaç maceraperest ulusalcı asker ve Cihat Yaycı’nın yönlendirmesiyle, Libya’ya yönelik silah ticaretini perdelemek için, Ulusal Mutabakat Hükumeti ile yapılan MEB sınırlandırma anlaşması bardağı taşıran son damla oldu. Hukuki ve siyasi olarak çürük bir zemine dayanan anlaşma bölgede diğer “olmazların” önünü açtı. Doğu Akdeniz Gaz Forumu etrafında Türkiye karşıtı bir eksen oluştu.

Bölgede her geçen gün yalnızlaşan Türkiye askeri olarak daha sert tedbirlere başvurdu. 21 Temmuz’da Meis Adası’nın güneyinde Oruç Reis gemisinin sismik araştırma yapması için ilan edilen NAVTEXT (Denizcilere duyuru) Türk ve Yunan donanmalarını karşı karşıya getirdi. Almanya Başbakanı Merkel’in arabuluculuğunda Türkiye’ye yönelik seyahat kısıtlamalarının gevşetilmesi karşılığında, her iki ülke, sorunların çözümü için masaya oturmayı kabul etti. Herkesin anlayacağı dille ifade edersek gelecek Alman turistlerden elde edilecek eurolar uğruna “Mavi Vatan” satıldı, Oruç Reis’in yapacağı sismik araştırma iptal edildi. Oysa; Oruç Reis’in araştırma yapacağı saha, BM’ye deklare edilen Türk Kıta Sahanlığı sınırları içerisindeydi. Bir kez daha Erdoğan, rejimin bekası uğruna devletin hak ve menfaatlerini feda etti.

Almanya sayesinde Türkiye’nin kararlığını test eden Yunanistan, şartları çok iyi değerlendirerek Türkiye için en kötü senaryo olan Mısır ile MEB sınırlandırma anlaşmasını imzaladı. Peki bundan sonra ne olacak?

Erdoğan rejimi yaşanan ekonomik kriz nedeniyle iç politikada zor günler yaşıyor. Halkın yeniden “Saray” etrafında kenetlenmesi için yeni bir gündeme ihtiyacı var. Günlerdir pompalanan Yunan tehdidi, yapılan anlaşma ile somutlaştı. Ulusalcı askerler için de Yunanistan ile yaşanacak bir askeri mücadele kendilerine yeni alanlar açacağı için, tercih sebebi. Zira, onlarda çok iyi biliyor ki; 28 Şubat’ın en önemli aktörlerinden biri olan Güven Erkaya’nın yıldızı, Kardak krizinde parlamıştı.

Toparlarsak; Erdoğan rejimi yeniden Meis güneyinde bir NAVTEXT ilan eder, Oruç Reis sismik araştırma için sahaya intikal eder, Türk ve Yunan donanmaları Doğu Akdeniz’de tam kadro hazır olur, tarih tekerrür eder, Kardak krizinde üsteğmen olan şimdinin SAT Komutanı Amiral Ercan Kireçtepe komutasında SAT’larımız MEİS adası etrafında bulunan adalardan birine çıkar, Almanya ve ABD devreye girer, Erdoğan pazarlık yapar, alacağını alır, vereceğini verir ve “Mavi Vatan” bir kez daha satılır, bu arada ekonomik kriz unutulur, toplum sakinleşir. Bu iyi senaryo.

Herkes artık şunun farkına varmalı. Erdoğan rejimi bu ülkenin en büyük ulusal güvenlik sorunudur. Olayların kontrolden çıkarak sıcak bir çatışmaya dönüşmesi an meselesidir. Türkiye daha önce de buna benzer krizleri başarıyla yönetmiş bir hariciye hafızasına sahiptir. Eğer halen varsa sesini çıkaran birkaç cesur diplomat ve asker, onların tavsiyesine kulak vermek herkesin menfaatine olacaktır.

Okumaya devam et

Analiz

A’dan Z’ye VPN hakkında her şey

VPN, dünyada farklı, Türkiye gibi ülkelerde farklı şekillerde kullanılıyor. Peki nedir bu VPN ve nasıl çalışıyor? VPN ile ilgili bilmeniz gereken tüm ayrıntılar bu yazıda…

BOLD ANALİZ – VPN, Sanal Özel Ağ (Virtual Private Network) olarak tanımlanan bir ağ iletişim protokolüdür. Kullanıcılara internete gizli ve güvenli bir şekilde bağlanabilmeleri için özel bir sanal ağ sağlar. Esasen, bir VPN’nin nihai amacı özel bilgilerinizi gizli tutmaktır. Aslında bunun dışında birçok işlevi var. Nasıl çalıştığını kavrarsanız farklı amaçlar için işlevlendirebilirsiniz.

  • Her türlü gizlilik ve güvenlik: Veri alışverişinde şifrelenme, kimliğin gizlenmesi vs.
  • Uzaktan iç ağa bağlanabilme (iş, ev, okul vb. ağları)
  • Dosya indirme, gönderme vs. (Torrent gibi erişimi yasaklı yahut kısıtlı sayfalara erişim sağlar)
  • Yasaklı platformlara erişebilmenizi sağlar.

Global anlamda erişim engeli, Türkiye’deki gibi olmadığından genelde anonim olmak (kimliğinizin gizli olması), veri güvenliği, cihaz güvenliği vb. amaçlar için kullanılır. Fakat Türkiye ve benzeri ülkelerde erişim engellerini atlamaya yarayan by-pass işlevi yoğun olarak kullanılmaktadır.

VPN nasıl çalışır?

VPN, cihazınızın internet bağlantısını internet servis sağlayıcınız (ISS1) yerine seçtiğiniz VPN’nin özel sunucusu üzerinden yönlendirerek çalışır, böylece verileriniz internete aktarıldığında, veri paketleri bilgisayarınız yerine VPN’den gelir. VPN, internete bağlandığınızda bir tür aracı görevi görür, böylece IP adresinizi gizler (ISS’nizin cihazınıza verdiği sayı dizisi) ve kimliğinizi korur. Ayrıca, verileriniz bir şekilde ele geçirilirse, nihai hedefine ulaşana kadar okunamaz olacaktır. VPN, cihazınızdan internete özel bir “tünel” oluşturur ve hayati verilerinizi şifreleyerek üçüncül tarafların okumasına engel olur. *PPTP protokolünü kullanan VPN’ler hariç. En yaygın protokollerden olmasının yanı sıra şifrelenme olmayan bir protokol olduğunu belirtmekte fayda var.

VPN çeşitleri

VPN güvenli midir?

Öncelikle ortaya çıkma amacı gizlilik ve veri güvenliğiniz olsa da tersine mühendislik dediğimiz olay ile lehimize olması için yaptığımız işlem aleyhimize dönebiliyor. Bir genelleme yapmak yerine spesifik olarak çeşitlerini analiz etmemiz gerekir. Unutmayın ki kullandığınız web tabanlı bir VPN servisi kayıtlarınızı kötü amaçlı kullanmasa da kötü amaçlı hacker VPN servisinin kayıtlarına erişim sağlayarak veri gizliliğini tehlikeye sokabilir. Buradan çıkacak sonuç kullandığınız VPN’in çeşidine, kullandığı protokole, firmaya vb. birçok opsiyona göre güvenli ya da Truva atı olarak görebilirsiniz.

VPN ile tamamen anonim olur muyum?

Aklınızdan asla çıkarmamanız gereken bir husus var: Reel hayatta olduğu gibi burada da sonsuz değişken var. Eğer sonsuz değişken varsa kesinlik yoktur. Henüz tespit edilemeyen varyasyonlarla anonimliğiniz bozulabilir. Bu yüzden yapmaya çalıştığımız bizim kimliğimizi öğrenmeye çalışanların saldırılarını bertaraf etmek. Düşmanı ne kadar iyi tanırsanız o kadar verimli stratejiler gerçekleştirebilirsiniz. Biz de kötü niyetli attackerlardan korunmamız için saldırı yöntemlerine göre savunma adımları atarız. Yani neticeye gelecek olursak yüzde 100 anonimlik mümkün değil.

VPN servisleri kapatılabilir mi?

Birçok yöntem ile VPN Servisleri engellenebilir fakat VPN servisleri de engellemeleri atlayabilir. Örneğin tüm VPN servislerini engellemek isterseniz internet sitenize gelen VPN kullanan ip adreslerinin erişimini engellersiniz yahut kalıcı yönlendirmeyle engellendiklerini bildiren bir sayfaya yönlendirirsiniz. Fakat VPN kullandığımı anlamamanız için tor ile birlikte Obfsproxy kullanarak siteye erişim sağlayabilirim. Siz engelledikçe ben tıkanan yolu by-pass ederek erişim sağlarım. Kesin kapatabilmek için VPN servisini fiziksel olarak ortadan kaldırabilirsiniz. Fakat genelde sistemi kapatmak yerine el koyarak verileri ele geçirme politikası kullanılıyor. Sonuç olarak VPN servisinin lokasyonu ve engellemeleri aşma beceri ve çabasına bağlı olarak değişkenlik gösteriyor.

VPN’nin avantajları

  • Anonimlik ve internette gizlilik.
  • Veri Güvenliği (Mesela Wi-Fi ağlarına bağlandığınızda VPN kullanarak ağdakilerden ve kötü niyetli attackerlardan veri trafiğinizi gizleyebilirsiniz.)
  • Erişim engellerini aşmanızı sağlaması.

VPN’nin dezavantajları

  • VPN’de güvenlik arttıkça hız düşer VPN’lerin en büyük dezavantajıdır.
  • Yüksek korunaklı VPN servislerinde video izlemek zordur.
  • MPLS, Hibrit ve IPsec VPN’lerde yanlış yapılandırmalar olması halinde; sisteminize kötü niyetli kişiler sızabilir.

VPN seçerken dikkat edilmesi gereken hususlar

  • Seçeceğiniz VPN, bilgilerinizi ve tarama geçmişinizi kaydetmemeli.
  • VPN servisi sizin verilerinizi koruyor mu kullanıyor mu buna dikkat etmelisiniz.

Okumaya devam et

Analiz

Yüksek Askeri Şura analizi: Artık Hulusi Akar tek güç

Üç kritik hamle vardı, Akar üçünü de yaptı. Korgeneral Aksakallı ve Org. Temel emekli edildi. Başbuğ’un sağ kolunu terfi ettirdi.

CEVHERİ GÜVEN

BOLD – Yüksek Askeri Şura’da komuta kademesi beklendiği gibi aynen korunurken, gözlerin çevrildiği üç isim vardı. Korgeneral Zekai Aksakallı, Org. İsmail Metin Temel ve Korgeneral Metin Gürak’ın durumu.

Üç isimle ilgili yapılacak tasarruf hem Türk Silahlı Kuvvetleri’ndeki güçler dengesi ve NATO-Avrasya arasında git geller yaşayan TSK’nın yönünün nereye çevrileceği açısından önemliydi.
15 Temmuz’da Özel Kuvvetler Komutanı olan ve bir dönem “kahraman” olarak anıldıktan sonra aniden kızağa çekilen Korgeneral Zekai Aksakallı emekli edildi.

Hükümetle özellikle Suriye politikasında ters düştükten sonra kızağa çekilen Org. İsmail Metin Temel de emekli edilen ikinci isim oldu.

Bu iki isim aynı zamanda TSK içerisinde Hulusi Akar’la gerilim yaşayan iki üst düzey generaldi. Akar kendisiyle çatışan ya da rolünü çalmaya çalışan isimleri böylece YAŞ’ta tamamen temizlemiş oldu. Hatırlanacağı üzere Hulusi Akar, tıpkı bu iki isim gibi Tümamiral Cihat Yaycı’yı da YAŞ’a kısa süre kala pasifize etmiş ve YAŞ çemberine girmeden önce ağır yaralamıştı. Yaycı istifa etse de Org. Temel ve Korgeneral Aksakallı umutlarını koruyorlardı. Ancak Hulusi Akar’ın istediği oldu.

Akar böylece TSK üzerindeki tek güç olduğunun altını kalın harflerle çizdi ve tartışmasız hale geldi.

METİN GÜRAK HAMLESİ

Üçüncü kritik isim Korgeneral Metin Gürak’tı. Orgeneralliğe terfi edip etmeyeceği oldukça kritikti. Çünkü Metin Gürak’ın ismi “Ergenekon” parantezinde geçti ama süreçten hiçbir yara almadı. Fakat onu esas özel kılan şey İlker Başbuğ’la yakınlığı.

Metin Gürak, İlker Başbuğ’un bacanağı. Başbuğ karargahtayken Metin Gürak, İletişim Daire Başkanı olarak parlatılan bir isimdi. (Başbuğ da aynı şekilde parlatılmıştı) Fakat ismi Susurlukçu eski özel harekat polis şefi İbrahim Şahin’le askeri tesislerde baş başa yaptığı görüşmelerle ifşa olunca ve İbrahim Şahin bunu ifadesinde doğrulayınca aniden görünmez hale gelmişti.

Başbuğ ile Erdoğan arasında kısa süre önce yaşanan gerilim nedeniyle Gürak’ın orgeneral yapılmayabileceği speküle ediliyordu. Ancak öyle olmadı. Gürak orgeneralliğe terfi etti.

Gürak’ın TSK’daki “Ulusalcı” kadrolarla temas noktası olarak seçildiği görülüyor. Hulusi Akar, her ne kadar rakip kadroları doğrasa da Gürak’ın orgeneralliğinin önünü açarak TSK içindeki ulusalcı kadrolarla bir konsensüse açık olduğunun sinyalini vermiş oldu.

Metin Gürak 15 Temmuz’da Ankara’da bulunan 4’üncü Kolordu Komutanı idi. Deniz Kuvvetlerinde Koramiralliğe terfi eden Aydın Şirin ise bünyesinde bir Amfibi Deniz Piyade Tugay Komutanlığı buluna Amfibi Görev Grubu komutanıydı. Her iki komutan da darbe girişimine karşı tavır almıştı. Terfilerinde 15 Temmuz’da sergiledikleri tutum da etkili oldu.

AYDIN ŞİRİN ÖNEMLİYDİ

Hükümet açsısından önemli isim olarak ise Tümamiral Aydın Şirin’in durumuydu. Dindar ve muhafazakar kimliğiyle bilinen Aydın Şirin, koramiralliğe terfi etti. Muhtemelen ileride oramiral yapılıp Deniz Kuvvetleri Komutanlığının önü açılacaktır.

Donanma Komutanı Koramiral Ercüment Tatlıoğlu’nun oramiral olması normal bir gelişme ama artık TSK’da bekleme süresi ortadan kaldırıldığı için, ileride emekli edilmesi muhtemel.
Kara Kuvvetlerinde Korgeneral Yavuz Türkgenci’nin görev süresi ise uzatıldı. Aydınlık cephesi Türkgenci’nin or yapılması üzerine beklenti kurmuştu. Ama Hulusi Akar’ın nefes aldırmadığı görülüyor.

Kuvvet komutanlarının tamamı ve Genelkurmay Başkanı, Hulusi Akar’la uyum içinde çalışan bir kadro ve bu sayede görevlerini devam ettirmiş gözüküyorlar.

Okumaya devam et

Popular