Bizimle iletişime geçiniz

BOLD ÖZEL

15 Temmuz’dan sonra parkta gizlenerek hayata tutunan bir komutanın hikayesi

Birçok gazeteci gibi Türkiye’den ayrılmak zorunda kalan ve 4 yıl önce Kanada’ya yerleşen gazeteci Arzu Yıldız, ilk Türkçe romanı Sokak’ta 15 Temmuz’dan sonra parkta gizlenerek yaşayan bir komutanın hikayesini anlatıyor.

SEVİNÇ ÖZARSLAN

BOLD ÖZEL – Sürgün gazeteci Arzu Yıldız, 4 yıl içinde 3 kitap yazdı. İlk ikisi İngilizceye çevriliyor. Üçüncü kitabı Sokak, Türkçe ve online yayınladı. 15 Temmuz gecesi ailesiyle vedalaşıp ‘sokağa inen’ Ahmet komutanın hikayesi gerçekten ilginç. Kitabı okurken, herhalde bu gerçek bir hikaye değildir, diye düşünmüştüm. Böyle bir komutanın var olduğunu söyleyince şaşırdım. 1,5 yıl parkta yaşadıktan sonra Avrupa’da yerleşen Ahmet’in yaşadıkları ve iç hesaplaşmaları okunmaya değer.

Yıldız ile sadece romanını konuşmadık. Biri 7 aylık olmak üzere geride bıraktığı 2 kızına 3 sene sonra kavuşan Yıldız, Türkiye’de haksızlığa uğrayan insanların daha güçlü bir duruş sergilenmesi gerektiğini ifade ediyor. Pişmanlıklarından, bir de yalnızlığından bahsediyor. “İçimdeki yalnızlık duygusunu artık kimse dolduramıyor… ” diyor. Bu süreçte ise haddini bilmeyi öğrendiğini, sosyal medyada eskiden kullandığı dilden utandığı belirtiyor. Bir restoranda günde 15 saat çalışıp 3 kitap yazan Arzu Yıldız Sokak’ı Bold’a anlattı.

Sokak’ın akıcı bir üslubu ve merak ettiren öyküsü var. İlk romanınız mı?

Bu aslında üçüncü kitap. Buraya geldiğimde Türkiye’de gözaltı sonrasında yaşadıklarımı ve Kanada’ya kadar uzan süreçte yaşadıklarımı yazdım. O biraz da yol hikayesiydi. Sonra da Kanada’da yaşadıklarımı anlatan başka bir kitap yazdım. Onlar İngilizce’ye çevriliyor. Türkçe yayınlamayı düşünmüyorum o kitapları. Sokak, Türkçe yayınlanan ilk romanım diyebiliriz.

Niye Sokak’ı Türkçe yayınlamak istediniz?

Türk halkı beni anlasa zaten bir kaçış öyküsü, ayrılık öyküsü yazmazdım. O yüzden Türkçe yayınlamak istemedim. İlk kitabımda kendi hikayemi anlattım. Ölürsem, bir kaza olursa çocuklarıma başımıza gelenleri benden daha iyi kim anlatacak diye düşündüm. Çok dürüst bir şey yazdım, bütün her şeyi, ne yaşadıysam, o kamp süreci, bu eve girene kadar hepsini. İkinci kitapta Kanada’da yaşadıklarım var. Güzel bir roman oldu. Bir Batılı da okusa anlar, Doğulu da… Şimdi bir tane daha da yazıyorum. 10 güne o da biter.

O kitapta ne anlatıyorsunuz?

O kitap torunlarına bakmak zorunda kalan bir dedenin öyküsü. Okuyan ne diyecek bilmiyorum ama ben çok hissederek yazıyorum.

Sokak’ta 15 Temmuz’dan sonra parkta yaşayan bir komutanın hikayesini okuyoruz. Gerçekten böyle bir komutan var mı?

Evet, gerçekten parkta yaşayan böyle bir komutan var. Ama herhangi bir kimlik biçmedim Ahmet’e. Hikayesi o kadar güçlüydü ki onu herhangi bir kimliğin içinde hapsetmek istemedim. Ayrıca zamana da diyebilirim. Çünkü hikayenin kahramanını geçmişte hangi tarihe koyarsanız, oraya da uyuyor. Mevcut Ortadoğu ortamında muhtemelen ileriki bir tarihe de koysanız uyacak. Kitaplarda zaman ve mekan kısıtlaması olmaması gerektiğine inanıyorum.

Herhangi bir kimlik biçseniz ne olur, ‘ölümcül kimliğe’ mi dönüşür?

Politika ve bir ülkenin iç meseleleri o kitabı, hikayeyi körleştiriyor. Bir yere hapsediyor. Kendi penceremden Ahmet’e bakıyorum. Beşir gibi de kimdir, ‘ne’cidir diye sormak istemiyorum. Türkiye’de sürekli herkese bir kimlik biçiliyor. Sen necisin, o neci, bu neci. Hangi karakterli, akıllı, kendini donatmış bir insan bunu sorar. Ya da hangi karakterli bir insan bu soruyu muhatap alıp kendine bir kimlik biçme gereği duyar?

Ahmet’in hiçbir gruba aidiyeti yok mu diyorsunuz?

Benim biçmediğim kimliği Ahmet’e biçmelerini istemiyorum. Hiçbir yere aidiyeti yok. Adam din konuşmuyor, siyaset konuşmuyor. Ben 15 Temmuz’da başına iş gelen Ahmet’in hikayesini yazmışım. Mesela sadece cemaat mensuplarının başına iş gelmedi ki 15 Temmuz’da. Cemal Yıldırım var, benim gibi alakasız birçok tip var. Türkiye’de devran hep aynı noktaya dönüyor. Dolayısıyla bu hikayeler hep olacak. Bu herkesin hikayesi. Berfo Ana’nın oğlu Cemil’in de hikayesi. Bu haksızlıklar Türkiye’de yeni değil. Ya da dünyanın herhangi bir yerinde adalet arayan bir insanın hikayesi. Üstelik bu hikayede Ahmet mücadeleci, kavgası kendiyle. Kimseyle değil.

Ahmet, Türkiye’deyken tanıdığınız biri miydi?

Hayır. Tesadüfen öğrendim hikayesini. Kendisiyle birebir hiç görüşmedim. Görüşmek istemedim. Klasik bir asker kafası çıkarsa bütün hayallerim suya düşecekti.

Kimden öğrendiniz hikayesini?

Benim çok yakın bir arkadaşımla Yunanistan’da kampta karşılaşmışlar. Bir iki detay sordum. Ahmet 1,5 sene kadar Ankara’da bir parkta kalıyor. Romanda daha kısa bir süre kalıyor.

Bir gazeteci olarak böyle bir komutanla neden tanışmak istemediniz? Klasik bir asker kafası derken ne demek istiyorsunuz?

Ben çok vatan-milletçi adamları sevmiyorum. Asker de sevmiyorum. Ama bu adam çok cesur biri ve meydanda gizleniyor. Öyküsü çok takdir edilecek bir şey. Üniformasını çıkartıp gerçekten çöpçüye dönüşmüş. Çok da zeki. Anlatılmaya değer bir hikaye. Diğerleri hepsi sıradan. Bu çok sıradışı. Onu Mozambik’te bir meydana ya da Irak’da dünyanın herhangi bir ülkesinde meydana koysanız o şekilde oturuyor. Herkesin şaşıracağı bir öykü. Başka öykülere benzemiyor.

Yaşadıkları ne kadarı gerçek, ne kadarı kurgu?

Ahmet gerçekten dilenmiş, kağıt toplamış. Bildiğin bir evsiz gibi yaşamış parkta. Saçları uzamış, gerçekten kokuyor, insanlar ondan tiksiniyor. Ve gerçekten de ilk gün gitmiş (16 Temmuz 2016) parka. Ve o kadar süre boyunca ailesiyle hiç iletişime geçmemiş.

O da biraz tuhaf değil mi? Ülkede kıyamet kopuyor. Ailesini aramıyor, çoluk çocuğunu merak etmiyor.

Merak ediyor aslında. Bir iki kişiyle haber göndermiş, ama sağlıklı bilgi verilmemiş ona. Bir de tüm bunlara cevap verirsem kitap özeti gibi olur. Okumaya gerek kalmaz. Zaten çok meraklı ve az okuma, araştırma özelliği olan bir toplum bizim toplumumuz.

Onca zaman parkta yaşayıp fark edilmemesi normal mi, olabilir mi böyle bir şey?

Normal bence. Fark edilmemiş zaten. Parkta gizlenmeye çalışması çok mantıklı. Hep göz önünde olmak gizlenmekten daha kolay saklar seni. Ben aslında karakter olarak görmek istediğim Ahmet’i yazdım, gerçekte olan Ahmet’i değil.

Ahmet’in şu anda nerede olduğunu biliyor musunuz?

Evet, Avrupa’da yaşıyor.

Kitapta en çok dikkatimi çeken Ahmet’in iç hesaplaşmalarıydı. Sürekli özleştiri yapıyor. Bu süreçte birçok insan iç muhasebe yaptı…

Herkes yaptı mı? Ben bilmiyorum, kimsenin yaptığını görmedim… Sürekli bir nefret dili var. Bunlar gitsin, şu da gebersin… Bu çok çirkin bir şey. Ben düşmanım da olsa süründüğünü görmek istemiyorum. İnsan kalmak istiyorum. Gece uyurken salakça fantezilerle uyumak istemiyorum. Hayat devam ediyor. Sürekli bir adamla uğraşılmasını da doğru bulmuyorum. Erdoğan’dan önce sanki Türkiye çok mu güzeldi? Sonra güzel mi olacak?

Güzel değildi tabi ama tam o dönemlerde adalet iddiasıyla kurulan bir parti bu hale gelmesi insanlarda hayal kırıklığı yarattı. Şiir okuduğu için hapis yatan dini sohbete gitti diye insanları tutukluyor. Ama nefret dilinden ben de hoşlanmıyorum.

Sorun adalet sorunu! Bir adam istedi diye bir kadın doğumhaneden alınmaz. Benim burada olmama neden olan kararda Erdoğan’ın imzası yok. Bir Savcı, bir hakim ve bir polis imzası var. Bu imzalar hukuksuz. Ama yine de şunun altını çiziyorum. Kısacık ömrümü bana ne oldu diye tüketmek , üzerime nefret ve intikam yükünü bindirmek ve bunlarla yaşamak istemiyorum. Ben ömür denen bu yolu az yükle, hafif sonlandırmak istemiyorum. O çapsız, güçsüz ve hukuksuzluğa imza atan insanların onursuz hayat hikayesi kendilerine verilecek en büyük ceza. Ölüm var ve herkesi eşitliyor. Bu dünyadan götüremeyeceğim hiç bir şeyin hamalı, esiri olmak istemiyorum. Olanlar buyursun.

Ahmet gibi siz yaptınız mı iç hesaplaşma?

Gazetecilik yaparken neden ünlü isimlerin davalarına koşturduğumu çok sorguluyorum. Gerçek hikayeler bizim önemsemediğimiz yerlerde. Medya korosuna katılmışım. Üçüncü koridordaki olaylara bakmadım. Semra Özal ya da Mehmet Ağar gibi isimlerin haberlerini takip ettim. Bir de kötü senin nasıl tanımladığınla alakalı. Yaşadıklarımdan gayet mutluyum ben. Kötü ya da dram gibi gelmiyor. Ben hayatımda başıma gelen her şeyi iyi tarafı ile görüyorum. Ayrıca yaşamı bu yönüyle seviyorum. Zorluk yoksa basit bir hayat, kolay elde edilen şeyler değersiz olur. Sezen Aksu’nun şarkısı vardı “açıdan geçmeyen şarkılar biraz eksiktir” ben de hayata böyle bakıyorum. Yağmur yağdıktan sonraki toprak kokusu gibi. Şikayet alışkanlığa dönüşür ki bu da çekilmez kılar hem yaşamı hem o kişiyi.

Kalbiniz, canınız acımadı mı hiç? Ahmet’in hikayesini okurken sizin de acınız hissediliyor. Sonuçta 7 aylık bebeğini bırakıp yola çıkmak zorunda kalmış annesiniz.

O çok zordu. Ama ne yapabilirim ki… Çocuğun altını değiştirip sütünü vermek de annelik değil ki. Bir de sadece kendi çocuğuma mı anne olacağım. O bir ayrıcalık vermiyor ki bana. Yolda kaç çocukla tanıştım. Kaç kişiye anne oldum. Elbette zordu. Kendim nasıl bir annem olsun isterdim sorusunu sordum. Güçsüz mü yoksa sağlıklı ve dinç mi? Bu beni diri tuttu. Ve artık iki çocuk demiyorum. Bir sürü çocuğu kendi çocuğum gibi seviyorum. Diğer yandan toplumun duygusu alındı. Duygusuz bir toplumdan duygu dilenmenin ne getirisi olabilir?

Duygu dilenmekten ziyade insanlar hak arayışında değil mi? Haksızlığa uğruyorlar ve bunu dile getiriyorlar.

Dile getirmek var, gına getirmek var. Karşında salya sümük bir insan mı görmek istersin, güçlü bir insan mı? Bu ülkede, 105 yaşındaki Berfo Ana duruşma salonunda “benim oğlum nerede” diye sordu. Senin ondan ne farkın var? Böyle bir coğrafyadan geliyorsun. Ben kundakta çocuk bıraktım. 7 aylıktı. Burada beni tanıyan herkese sorabilirsiniz, bir gün bile lafını etmedim.

4 yıl geçti. 2-3 sene kimse konuşmadı. Sustular, beklediler, dayandılar. Salya sümük ağlıyorlar demek biraz acımasızca değil mi?

İlk başlarda kimse konuşmuyordu evet, konuşmaları önemli ama ben etrafıma baktığımda şunu görüyorum. İnsanlar hayata hiç hazır değilmiş. O kadar büyütüyorlar ki başlarına gelenleri. Yaşadığın zulüm sana devletten gelmiş. Ayrıca bu bugünün acısı da değil. Hep böyleydi. Etrafına baktığında görmek istediğinde çok büyük dramlar yaşadı insanlar. Asitli kuyulardan ceset çıkarıldı. Kayıplar Cumartesi anneleri var. Hrant Dink, Tahir Elçi cinayeti. Erdal Eren olayı. Hangi birini sayacağım. Bu devletin zulmü. Hep böyleydi.

Evet bunlar doğru. Fakat bahsettiğiniz olaylarla ve insan hakları alanında gazetecilik yapanlar, ‘ilk defa cemaattekiler işkence görmüyor’ diyerek bugün başkentin göbeğinde işkence gören insanları haber yapmaya değer görmüyor. Bu cümleyi aynen bir gazeteciden duydum ben.

Bu sözü söyleyene gazeteci diyemeyiz. İşkenceyi meşrulaştıran birinin ciddiye alınıp yazma şansı verilmesi ve hala bu gazeteci sıfatını kullanması utanç verici. Ben duymadım bunu kim dedi bilmiyorum. Otorite mi bu salakça, suç teşkil eden yorumlarını konuşmak dahi gereksiz… Öte yandan, hayatın rutininde de acı var. Babanı kaybedebilirsin, annen, çocuğun ölebilir. Allah korusun bir kaza geçirip sakat kalabilirsin. Benim gibi bir insana bu yapılır mı, kocamı özledim, karımı özledim… Bunlara inanamıyorum. Çocuğumun psikolojisi çok etkilendi diyorlar. Hayatta her şeye hazır olmak lazım.

Bir parkta yaşamaya insan ne kadar hazır olabilir ki?

Bu hayat güllük gülistanlık bir yer değil ki. Benim çocuklarımın da psikolojisi var. Benim de görünenin gerisinde yaşadığım çok şey var. Ben “bana bunu yapıyorsunuz” diye ağlamak yerine, “bana bunu yapamazsınız. Ben suçlu değilim” diyerek başını dikerek, karşılarında durmaktan bahsediyorum. Adam ağlamaya acısa öyle bir vicdanı olsa zaten yapmaz. Haluk Savaş, Melek Çetinkaya, Ömer Faruk Gergerlioğlu, Sezgin Tanrıkulu ya da cumartesi anneleri tam bunu yapıyor. Haksızsınız diyor! Ahmet Altan hapse girerken “bizi hapisle korkutamazsınız hukuksuzluk yapıyorsunuz. Girdik hapishanelerinizi gördük. Yine gireriz. Yine söylerim” dedi. Demek istediğim tam da bu.

Siz çok güçlüsünüz, her kadın öyle olmayabiliyor. 

Kadınlar güçsüz diye bir şey yok. Cinsiyet üzerinden bakmıyorum. İnsan olarak bana göre olması gerekenden bahsediyorum. Hoş bana göre kadınlar erkeklerden çok daha güçlü. Ben ağlayan adamı niye görmek isteyeyim hayatımda. Çalışmayı sevmiyor. Ve şükürsüzlük görüyorum. Aslında inançlı insanların hiç şükretmediği, kadere daha çok isyan edip “niye benim başıma bu geldi” sorusunu sorduğunu görüyorum. Tabi bu asla bir genelleme değil. Bazı insanlarda tanık olduğum durum bu. İnsanoğluna verilen tek gerçek ölüm. Hayatın her anı geri dönülmeyen bir mucize. Güzel bir şey yaşıyoruz biz. Bu dram değil. Sevdiğin zaman dramdan çıkıyor. Hayatımdaki iyi şeyden de ben sorumluyum, kötü şeyden de. Mücadele içinde geçen bir ömrü, örgü örerek, dizi izleyerek geçecek bir ömre tercih ederim.

Bu noktaya ne zaman geldiniz? Yaşadığınız şeylerden sonra mı?

Türkiye’deyken de böyleydim. 2,5 senede lise bitirdim. Üç dört kez uzaklaştırma aldım. Hoşlanmadığım şeylere çok rahat sesimi yükseltirim. Üniversitede de disipline gittim. Bildiğimi söylediğim için. Hep böyle yaşadım. İnsan sonradan olmaz ki. Bana yardım edin, elimden tutun, hiç demedim ki… Ayrıca içerisinde olduğun bir ideolojiyi savunmak hak savunuculuğu değil. Olmadığın, maddi ve manevi beklentisiz yaptığın şey kıymetli. Bunu sen bil yeter. Kimse bilmese ne olur? İspata çalışılan şey savunmadır ve samimi değildir. Ölen askerin evine gidiyorlar mesela, ama oğlu dağa çıkan adamın kapısını çalmıyorlar, “biz ne yapabiliriz çocuk neden dağa çıktı” demiyorlar. Senden olmayanı, benzemeyeni anlamaya çalışmak lazım. Bugün Cemaate yapılan da bize benzemiyorsunuz diye yapılmıyor mu? Benzetmek arzusu niye? Beklenti niye? Benzemeyene saygı ve alan vermelisin bu gerçek demokratlıktır İşte. Ben benden olanın sesiyim diyen samimi gelmiyor.

Peki bu dönemde sizi en çok zorlayan şey ne oldu?

Ben zaten insanlara sırtımı yaslamam. Kendi ayaklarım üzerinde durmayı severim. Ama bu dönemde aldığım en büyük ders, öğrendiğim şey ne oldu biliyor musun… O kadar yalnızsın ki… Gerçekten acayip yalnızsın. Ve bende oluşan bu yalnızlık duygusunu hiç kime artık dolduramıyor. Konuşmaktan çok yazmayı seviyorum artık. Kırgınlığım vardı önceden şimdi o kırgınlık hissinden utanıyorum.

Mesleki özeleştiri dışında kişisel eleştirileriniz de oldu mu?

Sosyal medyada herkes bir laf sokma yarışına giriyor. Ben de yaptım bunları eskiden. Şimdi o kadar utanıyorum ki… Ben bu adamdan ne kadar iyiyim ki ona bir şey diyorum? Haddimi bilmeyi öğrendim. Herkese ahlak dersi ya da terbiye vermek, bak şunu şöyle düşün demek yerine kendimdeki eksikliklere odaklandım. Kendi hayatımı ve karakterimi sorguluyorum. Kullandığım dilden o kadar rahatsızım ki, insanlara niye böyle şeyler yazdım, genelledim? Bana yapılmasını istemediğimi yapmışım.

Bir gazetede yazamayacağınız hakaretvari cümlelerin sosyal medyada ‘burası benim alanım’ diye yazılmasına karşıyım ben. 

Ben sandalyemi aynanın karşısına koyuyorum. Bana bakıyorum ve kimseye bir şey söyleyemiyorum kendime bakınca. Her şeyi bilmiyorum. Herkesten iyi akıllı değilim. Kendimde eksiklerimi kapatmaya çalışıyorum. Ömrümü başkalarını dikizleyip, akıl vererek geçirmek istemiyorum. İnsan dünyada hep kendini arar değil mi? Başkalarına bakarken kendini iyice kaybeder. Aynayı karşımdan kaldırmamaya özen gösteriyorum.

Romanda sokak diline ve hayatına hakim olduğunuz anlaşılıyor. Gerçekten ‘sokak’ı tanıyan biri misiniz yoksa sadece gözlem mi?

Mahalleden çıktım yani. Köyde büyüdüm. Kayseri’de Hürriyet Mahallesinde büyüdüm. Sonraki hayatım Ankara Batıkent’te geçti. Lisedeyken bayağı serseri yaşıyordum. Sokakları Ahmet’ten çok daha iyi bilirim. Evsiz değildim ama gece 12’de, 1’de geliyordum. Çok da arkadaşım var, sokakta kalmış, ailesini kaybetmiş. Ben evimde de yatırdım sokaktan çocukları, insanları. Sokağa bilmeyen hayatı anlamaz.

BOLD ÖZEL

Cezaevinde bayıldıktan sonra beyin ölümü gerçekleşen KHK’lı öğretmen hayatını kaybetti

Bir KHK’lı öğretmen daha hayatını kaybetti. 30 aydır Siirt Cezaevinde tutuklu olan fizik öğretmeni Cengiz Karakurt geçen hafta karantina hücresinde bayılmıştı.

BOLD ÖZEL – Bir hafta önce cezaevinde bayılıp hastaneye kaldırılan KHK’lı öğretmen Cengiz Karakurt hayatını kaybetti. Aort yetmezliği olduğu için 10 yıl önce açık kalp ameliyatı olan Cengiz Karakurt, 15 Eylül sabahı tek kişilik karantina hücresinde baygın bir şekilde bulundu. Siirt Devlet Hastanesi’ne kaldırılan 41 yaşındaki öğretmen, hastanenin yoğun bakımında korona nedeniyle yer olmadığı için Siirt Özel Hayat Hastanesi’ne götürüldü. Bir haftadır yoğun bakımda yatan ve beyin ölümü gerçekleşen Karakurt, bu akşam üzeri öldü.

Bold Medya’ya konuşan eşi Hatice Karakurt, eşinin bir aydır hasta olduğunu, hastaneye götürüldüğünü ve her seferinde ‘üşütmüşsün’ deyip antibiyotik verilip gönderildiğini söylemişti. Karakurt, eşinin son kez 14 Eylül’de hastaneye götürüldüğünü ve cezaevinde kalmasında mahsur yoktur diye geri gönderildiğini de belirtmişti. Cengiz Karakurt, beyin ölümü gerçekleştikten bir gün sonra ise hemen tahliye edilmişti.

GERGERLİOĞLU: “MAHPUSLARIN HAYATI BÖYLE UCUZ OLMAMALI”

Cengiz Karakurt’un hastane sürecini takip eden HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu, “Siirt Cezaevinde riskli hasta grubunda olan ve günlerdir yoğun bakımda yatan KHKlı mahpus Cengiz Karakurt Covid 19 nedeniyle bugün vefat etti. Yine önemli ihmaller ve ihlaller var! Mahpusların hayatı böyle ucuz olmamalı. Tek kişilik koğuştaydı!” dedi.

KHK İLE İHRAÇ EDİLDİ

Cemaat soruşturmaları kapsamında 16 Nisan 2018’de tutuklanan fizik öğretmeni Cengiz Karakurt, 10 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı. Dosyası İstinaf Mahkemesinde bulunuyordu. En son Batman’da bir ortaokulda görev yapan Karakurt ikinci KHK ile ihraç edilmişti.

Tutuklu KHK’lı öğretmen hücrede beyin kanaması geçirdi

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Savcı cezaevindeki o gecenin tutanaklarını neden paylaşmıyor?

Tahliyesine 3 ay vardı. Hücrede ölü bulundu ancak ölüm nedeni hala sır… Komiser Yardımcısı Mustafa Kabakçıoğlu’nun ailesi, sorumluların bulunmasını ve cezalandırılmasını istiyor.

SEVİNÇ ÖZARSLAN – BOLD ÖZEL

24 gün önce Gümüşhane E Tipi Kapalı Cezaevinde hayatını kaybeden Mustafa Kabakçıoğlu’nun ölümünün arkasındaki şüpheler hala giderilmedi. Suç duyurusunda bulunan ailesi, “Savcı o gece tutulan tutanakları kamuoyuyla neden paylaşmıyor” diye soruyor.

HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu da Adalet Bakanlığına bir soru önergesi vererek açıklama yapılmasını istedi.

YÜKSEK TANSİYON, ASTIM VE PANİK ATAK HASTASIYDI

Mustafa Kabakçıoğlu, Giresun Emniyet Müdürlüğünde komiser yardımcısıyken Ağustos 2016’da ihraç edildi. Aynı ay Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklanıp Gümüşhane E Tipi Cezaevine gönderildi. Yüksek tansiyon ve astım hastası olan Kabakçıoğlu, bu süreçte aşırı kilo kaybetti. Panik atak hastalığı ortaya çıktı. Kanser ve Alzheimer hastalıkları olan annesinin durumunu defalarca mahkemeye sunarak tahliyesini talep eden Mustafa Kabakçıoğlu’nun dilekçeleri dikkate alınmadı. Dört yıldır cezaevinde olan Kabakçıoğlu’nun tahliye olmasına 3 ay kalmıştı.

Astım ve yüksek tansiyon hastası Kabakçıoğlu 20 Ağustos 2020’de koğuşta fenalaşınca hastaneye kaldırıldı. Çok öksürdüğü için dönüşte korona şüphesi nedeniyle karantina hücresine konuldu. 14 ve 16 yaşında iki çocuğu bulunan, 44 yaşındaki Kabakçıoğlu, karantinanın 9. gününde, 29 Ağustos 2020 sabahı hücresinde ölü bulundu. İddiaya göre sabaha kadar öksüre öksüre can verdi. Cenazesi, Trabzon Adli Tıp’a götürülen Kabakçıoğlu’na yapılan test sonucunda korona olmadığı ortaya çıktı. Samsun’dan Trabzon’a cenazeyi almaya giden ailesi Mustafa Kabakçıoğlu’nu Samsun’da defnetti.

Olayın şokunu üzerinden ancak atabilen aile bir hafta sonra Samsun Cumhuriyet Başsavcılığı’na giderek suç duyurusunda bulundu. Mustafa Kabakçıoğlu’nun ölüm nedeninin araştırılmasını ve varsa sorumluların cezalandırılmasını istedi. Ancak henüz bir sonuç elde edilmiş değil.

SAVCI “AÇIKLAMA YAPACAĞIM” DEDİ

“Gelin cenazenizi alın” diye cezaevinden arandıklarında şok yaşadıklarını ve apar topar yola düştüklerini söyleyen Mustafa Kabakçıoğlu’nun amca oğlu Kaya Kabakçıoğlu, “Son zamanlarda astım bronşiti biraz artmıştı. 20 Ağustos 2020 tarihinde son telefon görüşmesi yaptığı günün gecesi saat 23.00 gibi acil servise kaldırılmış olduğunu sonradan öğrendik ve sonraki hakkı olan telefon görüşme günü olan 27 Ağustos Perşembe günü biz ailesini aramadı. Acile kaldırıldığı o geceden 9 gün sonra vefat haberini verdiler bize.” dedi.

Gümüşhane Cumhuriyet Savcısı Ahmet Tozluyurt ile 15 Eylül 2020’de görüştüklerini belirten Kaya Kabakçıoğlu, “Kendisi 16 Eylül Çarşamba günü basın toplantısı yoluyla açıklama yapacağım dedi ama hala herhangi resmi bir açıklama yapmadı. Bize 21 Eylül’de hastaneye götürdük dedi. Ama e-Nabız’da hastaneye götürüldüğüne dair herhangi bir belge yok. Savcı, ben ambulans çağırdım, ambulansın içinde oksijen verdik. Bunlar onların iddiaları. Her şey şüpheli.” diye konuştu.

“BİR HAFTA ÖNCE SAĞLIKLIYDI, BİZDEN KİTAP İSTEDİ”

Genç komiserin hastaneye götürülmediğini iddia eden Kabakçıoğlu, “Benim düşünceme göre ambulansın içinde tedavi yaptılar ve sonra tekrar cezaevine koydular. Çok öksürdüğü için de karantinaya aldılar ve 9. gün gece yarısı saat 2.30’da vefat ediyor. 5.45’te kapıyı açtıklarında ölü bulunuyorlar. Oturur vaziyetteymiş. Butona basmamış. Ya da bastı ise duyulmadı mı? Bilmiyoruz tabi, bunların hepsi soru işareti. Bir hafta öncesi telefon konuşmalarında sağlıklı konuşan, okumak için bizlerden kitap isteyen, bu dört yılda açık öğretim lisans programını yüksek puanlarla bitirip diplomasını alan, dört ay sonra bitecek ceza sonrası yapmak istediği hayallerden bahsederken ani vefat etmesi bizlerde büyük şüpheler uyandırmıştır.” ifadelerini kullandı.

“CESEDİNİ PİS BİR BATTANİYEYE SARMIŞLARDI”

Kaya Kabakçıoğlu

Bold Medya’ya konuşan Kaya Kabakçıoğlu, amca oğlunun vefatından sonra Trabzon Adli Tıp’ta yaşadıklarını ise şöyle anlattı:

“Sabahleyin bizi aradılar, Mustafa Kabakçıoğlu vefat etti, gelin cenazesini alın diye. Biz de apar topar Samsun’dan Gümühane’ye yola çıktık. Yarı yolda aradılar. Trabzon Adli Tıp’a götürdük, oraya gelin dediler. Gittik. Biz vardığımızda cenaze arabası yeni gelmişti. Bir tek beni aldılar içeri. Cesedini pis bir battaniyenin içine sarmışlardı. Adli tıpa cenazesi getirmişlerdi, ellerinde herhangi bir belge de yoktu. Oradaki görevli de cenazeyi getiren görevlilere bağırdı. ‘Bütün pis işlerinizi biz mi temizleyeceğiz. Ölümü için herhangi bir yazı yazılmamış, bir şey yapılmamış.’ dedi. Orada korona testi yapıldı. Sonuç negatif çıktı. Ölmeden önce kendisine ne tür bir tedavi uygulandı, ne yapıldı bilmiyoruz. Otopsi yapıldı. Sonucu henüz belli olmadı. Korona çıkmayınca defin için bana yazı verdiler. Cenazemizi alıp Samsun’da defnettik.”

“KAMUOYUNDAN SAKLANAN BİR ŞEY Mİ VAR?”

Bir hafta sonra Samsun Cumhuriyet Başsavcılığına gidip suç duyurusunda bulunan Kabakçıoğlu ailesi şu sorulara cevap verilmesini istiyor:

1. Mustafa Kabakçıoğlu’nun Gümüşhane cezaevinde, kapatıldığı tek kişilik karantina hücresinde öksüre öksüre ölümünden haberdar mısınız? Eğer haberdarsanız biz ailesine neden 24 gündür açıklama yapılmıyor?

2. Kamuoyundan saklanan bir şey mi var? Ağır hasta olduğuna Tanık olabilecek dahil hiçbir koğuş arkadaşlarının ve cezaevi personelinin bugüne kadar neden ifadesine başvurulmadı?

SAVCI “TEK KİŞİLİK HÜCRE” LAFINDAN RAHATSIZ OLDU

3. Mustafa Kabakçıoğlu rahatsızlığını bildirmesi üzerine ne gibi önlemler alındı? Yüksek tansiyon hastası olduğu bilinmesine rağmen Mustafa Kabakçıoğlı, neden tek kişilik hücreye alındı? Koğuştan sorumlu ceza infaz memurları tarafından nöbetçi cezaevi doktoruna götürüldü mü? Revirdeki doktor gördü ise ne teşhis koydu, ne gibi ilaçlar verdi? Bu süreçteki tıbbi müdahaleleri neden paylaşılmıyor, şüpheleri üzerinize çekiyorsunuz?

4. Olayla ilgili sosyal medyada haber sitelerinde kullanılan “tek kişilik hücre” lafından rahatsız olan Cumhuriyet savcısı Ahmet Tozluyurt, neden hücre olmadığını ispatlayacak kamera görüntü ve diğer belgeleri paylaşmıyorsunuz? Neden şüpheler bırakıyorsunuz?

5. En basit tıp bilgisine vakıf olanların da bildiği üzere tıpta durup dururken ölüm yoktur, peki Mustafa Kabakçıoğlu neden öldü? 20 Ağustos’ta fenalaşıp acile kaldırıldığı ve doktor gözetiminde tutulması gerektiği halde neden cezaevine gönderilmiştir? Hastaneden tekrar cezaevine gönderilen Mustafa Kabakçıoğlu’nun vefatından kim sorumludur? İlk başta Kovid-19 tedavisine başlanılmadı, daha sonra Kovid-19 olmadığı anlaşıldığında neden kendi koğuşunda götürülmedi? Hasta tutukluyu tek başına hücrede bırakmak, yakın gözetim altında tutmamak ölüme terk etmek değil midir?

“İDARİ SORUŞTURMA BAŞLATILDI MI?”

6. Adalet Bakanlığı ve Ceza Tevkifevleri bu skandal olay sonrası Gümüşhane E Tipi Ceza ve İnfaz Kurumu görevlileri hakkında idari soruşturma başlattı mı? Sorumlular hakkında yaptırım uygulanacak mı? Soruşturma başlattıysa kimler sorgulandı? O geceki nöbetçi savcı tutulan tutanakları kamuoyuyla neden paylaşmıyor?

7. Bizler Kabakçıoğlu ailesi ve yakınları defalarca sorup hiç cevap alamadığımız soruları tekrar tekrar soracağız ta ki vicdanları rahatlatacak, karanlıkta kalan soruları aydınlatacak açıklamalar ilgili ve sorumlu yetkililerden gelene kadar.”

CEZAEVİNDE HAYATINI KAYBEDEN MAHPUS SAYISI KAÇ?

Genç komiserin ölümünü kamuoyuna duyuran ve olayın ilk günden beri takipçisi olan HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu, Adalet Bakanı Abdülhamit Gül’ün cevaplaması için bir soru önergesi verdi. Kabakçıoğlu ailesinin iddialarının doğru olup olmadığının araştırılmasını isteyen Gergerlioğlu önergesinde şu sordu:

“Mustafa Kabakçıoğlu isimli yurttaşın ölüm nedeni nedir? Ölümüyle ilgili açılmış bir soruşturma var mıdır? Neden tek kişilik koğuşa alınmıştır? Neden hastaneye sevk edilmemiştir? Halen cezaevinde kalan ve Mustafa Kabakçıoğlu’nun rahatsızlığına benzer şikayetleri olan mahpus sayısı kaçtır? Bu kişilerin aynı şekilde cezaevinde ölmemesi için ne yapılması gerekmektedir? Son 5 yılda cezaevinde hayatını kaybeden mahpus sayısı kaçtır? Cezaevlerine güveni sarsan bu ve benzeri olayların tekrarlanmaması güvenin tekrar tesisi için hükumetinizin alacağı önlemler nelerdir?”

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Dünya Enes Kanter’e uygulanan sansüre inanamadı!

Boston Celtics’in Miami Heat ile oynadığı Doğu Konferansı finalinin 2. maçında Türk spikerlerin uyguladığı sansür dünya basınına konu oldu. Arap ve Polonya basını skandal sansürü bakın nasıl haber yaptı…

MUHAMMET ALİ TOKSOY – BOLD MEDYA

3 senedir Enes Kanter’in maçlarını yayınlanmayan S Sport kanalı, Boston-Miami arasında oynanan Doğu Konferansı Final Serisi’ni yayınlamaya karar verdi. Maçı ESPN kanalı için anlatan ABD’li spiker başarılı Türk yıldıza övgüler yağdırırken S Sport sunucuları Uğur Ozan Sulak ve Kaan Kural, maçta 9 sayı, 6 ribaundla oynayan Enes Kanter’e sansür uygulayarak adını ağızlarına bile alamadı.

S Sport kanalının uygulamış olduğu bu sansür dünya çapında haber olmaya devam ediyor. Polonya’nın en büyük ve en prestijli spor gazetesi Przegląd Sportowy’nin başarılı muhabiri Jakub Wojczyński olayı Polonyalı basketbolseverler için haberleştirdi.

NBA ve Avrupa Basketbolunu yakından takip eden tecrübeli gazeteci, geniş kapsamlı bir yazı kaleme alarak, Enes Kanter’e uygulanan komik sansürü görmek için Türkçe bilmenize gerek yok ifadelerini kullandı. Avrupa Kupası maçları için Türkiye’ye de gelen ve Enes Kanter’in son yıllarda yaşadıklarını haberinde anlatan Jakub Wojczyński, yazısını NBA yıldızının düşüncelerini aktararak bitirdi:

“Türkiye diktatörün eline bırakılmamalı. Eğer Türk hükumetini eleştirirsen kötü birisin. Ben sadece özgürlük, demokrasi ve insan hakları için savaşıyorum. İnsanlar benim hikayemi NBA’de oynadığım için biliyor ama Türkiye’de hikayeleri benimkinden çok daha kötü olan binlerce aile var. Pek çok insan bana basketbola odaklanmamı ve siyaseti bırakmamı söyledi, ancak söylediklerim kesinlikle siyaset değil.”

ARAPÇA NBA TWITTER HESABI ŞAŞIRDI

Twitter üzerinden Arapça yayın yapan ve yaklaşık 100 bin takipçisi olan NBA hesabı Enes Kanter’e uygulanan sansürü şaşkınlıkla karşıladı. Doğu Finalinde Enes Kanter’in ribaund aldığını, sayılar attığını ancak Türk spikerlerin Boston Celtics maçı 4 kişi oynuyormuş gibi davrandığını ifade etti ve görüntüleri takipçileriyle paylaştı. İşte o tweet:

Enes Kanter’in Miami Heat karşısındaki ribaund ve sayılarını, ABD’li spikerler ile Türk spikerlerin karşılaştırmalı anlatımıyla, aşağıdaki YouTube linkinden izleyebilirsiniz.

 

 

Okumaya devam et

Popular