Bizimle iletişime geçiniz

Analiz

Selahattin Demirtaş’ın hikayesi: Erdoğan için yakın tehlike

Erdoğan, “Seni Başkan yaptırmayacağız” diyen muhalif lider Selahattin Demirtaş’ı saf dışı bırakmak için ne kadar ileri gidebileceğini onu tutuklatarak ve yargı sürecine yönelik müdahalelerle gösterdi.

CEVHERİ GÜVEN – BOLD ANALİZ

Selahattin Demirtaş dört yıldır tutuklu. Aslında tahliyesine karar verilmişti ancak daha cezaevinden çıkamadan ikinci bir tutuklama kararı çıkartıldı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) Demirtaş’ın hapiste tutulmasının hak ihlali olduğuna karar verdi ancak bu karar da uygulanmadı. Demirtaş’ın tutuklanması, yargılama sürecindeki müdahaleler, Erdoğan’ın güçlü siyasi rakibini saf dışı bırakmak için ne kadar ileri gidebileceğini gösteriyor.

Selahattin Demirtaş, genç yaşlarda insan hakları savunucusu bir avukat olarak sivrilmeye başladı. 2006 yılında İnsan Hakları Derneği Diyarbakır Şube Başkanlığı yaptığı dönemde hak ihlalleriyle ilgili çalışmalarıyla ismini Türkiye’de duyurmaya başladı. Türkiye İnsan Hakları Vakfı ve Uluslararası Af Örgütünün Türkiye Şubesi yöneticiliklerinde bulunduğu dönem, siyaseten de onu ön plana çıkardı.

TOPLUMUN GENELİNİ KAPSAYAN POLİTİKALAR ÜRETTİ

Kürt siyasi hareketi içerisindeki yükselişi onu 2010 yılında HDP genel başkanlığına kadar taşıdı. Ancak klasik Kürt siyasetçilerden farkı, toplumun genelini kapsayan politikalar üretebilmesiydi. Demirtaş yönetiminde ilk kez Kürt orjinli bir siyasi parti tek başına yüzde 10’luk barajı geçerek TBMM’ye girdi.

7 Kasım 2015 seçimlerindeki bu başarı Demirtaş için alarm zillerinin çalmaya başladığı dönem de oldu. Demirtaş, söylemini “Seni Başkan yaptırmayacağız” sloganına oturttu ve Tayyip Erdoğan’ın yükselen otoriter eğilimlerine yoğunlaşan ilk siyasi lider oldu.

Senarist ve oyuncu Sırrı Süreyya Önder’i bu süreçte stratejist olarak yanına alan Demirtaş, küçük ama çok etkili propaganda kampanyaları düzenledi. Sosyal medyayı Türkiye’de en etkili kullanan siyasetçi oldu. Önder’in de etkisiyle genç kuşakla arasında güçlü bağlar kurdu.

İlk kez Türklerin de bir Kürt siyasetçiye oy vermeye başlaması, Türkiye’deki siyasi dengeleri tamamıyla değiştirdi. HDP 6 milyon oy aldı. Yüzde 13’lük bu oy oranı Erdoğan’ı tek başına iktidardan düşürdü.

ÇÖZÜM SÜRECİ’NİN OLUŞTURDUĞU BARIŞ İKLİMİ

Türklerin de bir Kürt siyasetçiye oy vermesini sağlayan iklim, kuşkusuz Çözüm Süreci’nin oluşturduğu barış iklimiydi. Çözüm Süreci’ne başlangıçta pek çok kesim kuşkuluydu. Devletin de PKK’nın da kendi hesapları olduğunu, parlamento zeminine taşınmayan bir çözümün gerçekçi olmadığı eleştirileri vardı. Ancak silahlar susmuştu. Türkiye’de çok uzun yıllar sonra kan akmıyor, asker ve PKK’lı cenazeleri gelmiyordu. Barış iklimi, Çözüm Süreci’ne desteği devletin de PKK’nın da beklediğinin çok ötesine taşıdı. Toplumsal destek yüzde 80’i aştı.

Çözüm Süreci başlangıçta Erdoğan için büyük bir avantaj olarak görülüyordu. Avrupa Birliği başta olmak üzere tüm Batı dünyasının desteğini arkasına almasını sağlıyor, ülkedeki liberal ve demokratlar dahil elit kesimin AKP şemsiyesi altında birleşmesine neden oluyordu.

Erdoğan’ın hedefi ise bu sayede başkanlık sistemini gerçekleştirebilmekti. Oyunu bozan şey, Selahattin Demirtaş’ın Erdoğan’ın otoriterleşme eğilimini erken görmesi oldu.

7 Haziran 2015 seçimlerine damga vuran „Seni Başkan yaptırmayacağız“ sloganı bu öngörüyle ortaya çıkmıştı. Oysa PKK Lideri Abdullah Öcalan, Başkanlık sistemine destek vereceğini açıkça söylemişti. Demirtaş’ın bu çıkışı, Öcalan’la Kürt siyaseti arasındaki ilk ayrışmaydı aynı zamanda. Bu ayrışma da Türk seçmenin ilk kez bir Kürt siyasetçiye oy vermesini kolaylaştıran başka bir noktaydı.

Demirtaş’ın söylemi ve Erdoğan’ın otoriterleşmesini hedef alan söylemi, halkta karşılık buldu. Yüzde 13 önemli bir başarıydı. AKP tek başına iktidar olabilme gücünü ilk kez kaybetmişti. Ancak Erdoğan iktidarı bırakmadı. Koalisyon kurulmasını engelleyen bir yetki gaspı gerçekleştirdi ve ülkeyi 1 Kasım 2015’te yeni bir seçime gitmeye zorladı.

KÜRT SEÇMENİN GÜNLÜNDEKİ TEK İSİM

Erdoğan Kürt seçmen üzerinde Abdullah Öcalan’ın otoritesinin yerini Selahattin Demirtaş’ın aldığını görmüştü. Öcalan hapiste ve kontrol altındaydı. Selahattin Demirtaş da hapiste olmalıydı.

Erdoğan, Çözüm Süreci’ni başkanlık sistemini realize edebileceği bir aparat olarak görmüyordu artık. Çözüm Sürecini bitirdi.

Demirtaş’ın öngörüsü kadar Erdoğan da öngörülüydü. 7 Haziran 2015 seçimlerinde tek başına iktidarı kaybedeceğini ve bunun nedeninin Demirtaş olduğunu öngörmüştü.

Ülke seçime giderken, Erdoğan da silahlanmaya gidiyordu. Nisan ve Mayıs 2015 aylarında Emniyet Genel müdürlüğü için çok büyük silah alımları yapıldı. Ranger isimli, zırhlı ve yarı robotik olarak çalışan ağır silahlı araçlar ithal edildi. Şehir içi çatışmalarda kullanılmak üzeri on milyonlarca dolarlık mühimmat ve silah alımı yapıldı. Alımlar tamamen Kürtlerin yaşadığı şehirlerdeki Emniyet müdürlükleri için yapılıyordu.

Herkes seçimi konuşurken, bu yüklü silah alımlarını gören yoktu. Nokta Dergisi, 1 Mayıs 2015’teki sayısında bu konuya dikkat çekti. Tayyip Erdoğan’ı bir el bombasının fitilini çekerken gösteren bir fotoğrafı kapağına koyan Nokta Dergisi, aniden yapılan yüklü miktardaki silah alımlarının Çözüm Süreci’ni bitirmek ve savaşı başlatmak için bir hazırlık olduğunu vurguluyordu.

Öyle de oldu. Erdoğan, 7 Haziran 2015 sonuçlarını kaybedilmiş seçim olarak aylar öncesinde görmüştü ve hazırlığını seçim sonrası için yapıyordu. Kürtler artık partner değil düşmandı. Yeni partner “bozkurtlar” olarak anılan, ırkçı politikalarıyla bilinen Milliyetçi Hareket Partisi’ydi (MHP).

HARİTADAN SİLİNEN ŞEHİRLER

Seçimlerin hemen ardından Güneydoğu’da operasyonlar başladı ve Kürtlerin yaşadığı bazı şehirlerin haritadan silinmesine neden olan bir savaş süreci yaşandı. Binlerce insan hayatını kaybetti. Binlerce sivil yaşadığı bölgeyi terk etmek zorunda kaldı.

Ancak PKK’nın da Erdoğan kadar çatışmaya hazırlıklı ve istekli olduğu da bir gerçekti. Şehirlerdeki çatışmalarda PKK da tonlarca bomba kullandı. Süreçte Ankara ve İstanbul’da peş peşe bombalı saldırılar gerçekleşti. Hatta Başkent Ankara’nın kalbi sayılan Kızılay meydanında peş peşe patlayan ve 100’den fazla sivilin hayatını kaybettiği patlamalar zinciri nedeniyle, halk sokağa çıkmaktan korkar hale geldi.

Çatışma tüm şiddetiyle sürerken, kazançlı çıkan tek kişi Tayyip Erdoğan’dı. MHP’yle birlikteliği ve kamuoyundaki savaş tedirginliği oyları mıknatıs gibi Erdoğan’a çekti. Ve 1 Kasım 2015 seçimlerinde Erdoğan yüzde 49.5 oya ulaşarak partisine yeniden tek başına iktidarın yolunu açtı.

Fakat Demirtaş tehlikesi halen geçmiş değildi. Kürt seçmende yaşanan savaş nedeniyle devlete olan kızgınlık kadar PKK’ya da kızgınlık vardı. Çözüm Süreci’ne inanmış geniş Kürt kamuoyu büyük bir hayal kırıklığı yaşıyordu ve masanın iki tarafındakilere de aynı faturayı kesiyordu. Çözüm sürecini ayakta tutmak için büyük çaba gösteren Selahattin Demirtaş ise istisnaydı.

ERDOĞAN OTORİTERLEŞTİKÇE ONUN POLÜLARİTESİ ARTIYOR

Demirtaş ağır çatışma koşullarına rağmen hala kamuoyunun tamamını kapsayabilen politikalar üretebiliyordu. Erdoğan otoriterleştikçe Demirtaş’ın yeniden ve belki de daha fazla popüler olacağı açıktı.

Kendisine alternatif liderleri legal ya da illegal yollarla saf dışı bırakmasıyla bilinen Erdoğan’ın yeni hedefi Demirtaş’tı. Ve Selahattin Demirtaş’ı tutuklamak için önce medya kampanyası başlatıldı. Erdoğan’ın kontrolündeki medya Demirtaş’a açıkça „terörist“ demeye başladı. Savcıların harekete geçirilmesi ise 15 Temmuz 2016’dan sonra oldu.

4 bine yakın hakim ve savcının meslekten ihraç edildiği 15 Temmuz darbe girişiminin ardından yargıda ana güç milliyetçi hakim ve savcılar oldu. Hakiler ve Savcılar Kurulu’nun yönetimi sıkı bir „bozkurt“ olan Mehmet Yılmaz’a verildi.

Demirtaş, HDP eş genel başkanı iken 4 Kasım 2016’da Diyarbakır’da gözaltına alınarak tutuklandı ve Edirne F Tipi Cezaevi’ne gönderildi. Edirne özellikle seçilmişti. Kürtler, Türkiye’nin en doğusunda yaşarken, Demirtaş Türkiye’nin en batısındaki şehre gönderilmişti. Demirtaş’la birlikte, onu kitlelere açan politik söylemleri üreten Sırrı Süreyya Önder dahil HDP’nin yeni nesil tüm politikacıları da gözaltına alındılar.

Aslında Kürt siyasetçilere yönelik operasyonun önü Mayıs 2016’da TBMM’de açıldı. Demirtaş’ın yargılanması gerektiğini söyleyen ilk kişi elbette ki Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’dı.

PARLAMENTOYA DOKUNULMAZLIK ÇAĞRISI

Erdoğan 16 Mart 2016’da yaptığı konuşmadan, iki yıl önce 6-8 Ekim 2014’teki Kobani eylemleri nedeniyle 46 kişinin yaşamını yitirmesinden Selahattin Demirtaş’ı sorumlu tuttu ve HDP’lilerin dokunulmazlıklarının kaldırılması için parlamentoya çağrı yaptı.

AKP ve MHP dokunulmazlıkların kaldırılması için hemen harekete geçti. Ana muhalefet partisi CHP de destek verdi. CHP’nin destek vermesi entelektüel kesimde tepkiyle karşılansa da CHP’nin tarihindeki Kürt karşıtı tutumu düşünüldüğünde şaşırtıcı değildi.

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Demirtaş’ın hapse atılmasına neden olacak yasal düzenlemenin anayasaya aykırı olduğunu bildiklerini ancak yine de kabul oyu vereceklerini açıkladı.

Anayasa değişikliği teklifi 20 Mayıs 2016’da CHP’li milletvekillerinin de verdiği oylarla kabul edildi.

Demirtaş, 4 Kasım 2016’dan beri tutuklu. Bir süre tek başına hücrede tutulsa da ardından yanına başka bir tutuklu Kürt siyasetçi yerleştirildi.

Demirtaş hakkında hazırlanan iddianamede ‘terör örgütü yöneticiliği’, ‘terör örgütü propagandası yapmak’, ‘Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasası’na muhalefet’, ‘halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik’, ‘halkı kanunlara uymamaya tahrik’, ‘suç işlemeye tahrik’ ve ‘suçu ve suçluyu övme’ suçlamalardan 43 yıldan 142 yıla hapsi talep edildi.

HUKUKİ DEĞİL SİYASİ NEDENLERLE HAPSEDİLDİ

Tahliye talepleri sürekli olarak reddedilince Demirtaş, Anayasa Mahkemesine (AYM) ve AİHM’ye başvurdu.

AİHM, 20 Kasım 2018’de Demirtaş’ın ‘hukuki’ değil, ‘siyasi’ nedenlerle hapsedildiğine hükmederek tahliye edilmesi gerektiğine karar verdi.

Aynı gün Erdoğan, karara tepki göstererek “AİHM’in verdiği kararlar bizi bağlamaz. Biz karşı hamlemizi yapar, işi bitiririz” dedi.

Erdoğan’ın karşı hamlesi kısa sürede anlaşıldı. AİHM, Demirtaş’ın tutukluluğuna son verilmesini kararlaştırmıştı. İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi, başka bir suçlamayı gerekçe göstererek hızla karar aldı ve Demirtaş’a 4 yıl 8 ay hapis cezası verdi. Demirtaş artık tutuklu değil hükümlüydü. Dolayısıyla Erdoğan’ın karşı hamlesi gerçekleşmiş AİHM kararı boşa düşürülmüştü.

Yargılama sürecinde skandallar birbirini izliyordu. Demirtaş aldığı cezadan yatması gereken süreyi zaten cezaevinde geçirmişti. Avukatlar bu sebeple tahliyesini istediler. Kabul edildi ve Demirtaş’ın tahliyesinin önü açıldı.

20 Eylül 2019’da Demirtaş daha cezaevinden çıkmadan yeni bir suçlama dosyası geldi. Tahliye olacağı gün Demirtaş bu kez de Kobani olayları gerekçe gösterilerek tekrar tutuklandı.

BUNLARI BIRAKMAYIZ!

Erdoğan, aynı gün yaptığı açıklamada “Sonuna kadar bu işin takipçisiyiz, takipçisi olacağız. Bunları bırakamayız. Eğer biz bırakırsak ebedi alemde şehitlerimiz bize bunun hesabını sorar” dedi.
Avukatlar ikinci tutukluluğu da Anayasa Mahkemesi ve AİHM’e taşıdı. 9 Haziran 2020’de Anayasa Mahkemesi, tutukluluğun makul süreyi aştığına hükmetti. Ancak Demirtaş’ı yargılayan Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesi, Anayasa Mahkemesi’nin kararını tanımadı.

İktidar, Demirtaş’ı Kobani eylemleri nedeniyle uzun süre hapiste tutmanın yollarını ararken 25 Eylül 2020 sabahı yeni bir polis operasyonu başladı. Aralarında Ayhan Bilgen ve Sırrı Süreyya Önder gibi Demirtaş’ın en yakın çalışma arkadaşı olan 82 Kürt siyasetçi evlerine yapılan polis baskınlarıyla gözaltına alındılar.

Analiz

Çakıcı’ya taç giydirme töreni

Operasyon adamlarının hep birlikte verdiği pozun perde arkasında Tayyip Erdoğan’a net mesaj verildi. Mehmet Ağar, Sedat Peker döneminin bittiğini ilan etti.

BOLD – Mehmet Ağar, Korkut Eken ve Engin Alan, yani devletin üç kilit kurumunun üç derin ismi, çektirdikleri fotoğrafla, mafya babası Alaattin Çakıcı’ya taç giydirme töreni yaptı. O fotoğrafla başta Sedat Peker olmak üzere, diğer tüm benzer yapılara “yeni baba” ilan edilmiş oldu.

Okumaya devam et

Analiz

“Solidarity With Others”, Büyükelçi Karlov Suikasti Dosyası’nı açtı

2016 yılına damgasını vuran olaylardan biri şüphesiz Rusya Federasyonu Büyükelçisi Andrey Karlov’un Ankara’da, hem de bir polis memuru tarafından suikastle öldürülmesiydi. Üzerinden dört yıl geçmesine rağmen bu suikast ve arkasındaki güçlerin hala karanlık sır perdesi ardında bulunması dikkati çekiyor. Türkiye’de iktidar güdümündeki yargı sisteminin Hizmet Hareketi’ne yönelik suçlamalarından biri olarak kullandığı suikastın arkasındaki gerçekse çok farklı.

FATİH YURTSEVER – BOLD ANALİZ

Brüksel merkezli Solidarity with Others Derneği, kara propaganda malzemesi yapılmaya çalışılan kanlı cinayetin dosyasını açtı.

“Manipüle Edilen Büyükelçi Suikastı Dosyası” adıyla hem Türkçe hem de İngilizce olarak yayınlanan araştırma raporu, Türkiye mahkemelerinde yapılan yargılamaların hangi hukuk dışı iddianamelerle gerçekleştiğini ve manipüle edildiğini, Türkiye’de üst düzeyde korunması gereken yabancıların nasıl güvenlik zafiyetlerine kurban edildiğini ve Hizmet Hareketi’ne karşı yürütülen cadı avının boyutlarını ortaya koymaya çalışıyor. Rusya Federasyonu’nun olaya ilişkin yürüttüğü soruşturma da özel bir bölüm olarak ele alınıyor.

KARLOV SUİKASTI MERCEK ALTINDA

Raporda, kamuoyunda 17-25 Aralık Yolsuzluk Operasyonu olarak bilinen soruşturmalar sonrası dağıtılan yargı, emniyet ve medya düzeninin adım adım yozlaşması işlenirken, sonrasında 15 Temmuz darbe girişimiyle doruğa çıkan tasfiyeler ve suikast arasındaki ilişkiye de dikkat çekiliyor.

Polis memuru Mevlüt Altıntaş’ın suikastiyle ilgili savcılık tarafından yazılan yüzlerce sayfalık iddianamede dile getirilen iddiaların birer birer çürütüldüğü raporda, savcı Adem Akıncı’nın radikal dinci örgütlerle adım adım gelişen ilişkileri ve sonunda ‘şehit olma’ arzusuyla cinayeti işleyen Altıntaş’ın radikal örgüt bağlantılarına hiç odaklanmamasına dikkat çekiliyor. Onlarca kişinin ifadesine ve ele geçirilen dijital delillerde Altıntaş’ın açıkça görülen cihatçı örgüt bağlantılarına rağmen bunlara neredeyse hiç soruşturulmadığı örneklerle ortaya konurken, iddianamede sadece Altıntaş ile Hizmet Hareketi arasında bağlantı kurmaya odaklanıldığına dikkati çekiyor.

SUİKASTÇİNİN HİZMET HAREKETİYLE BAĞLANTISI BULUNAMADI

Emniyet güçlerinin, suikastçi polis Mevlüt Altıntaş’ın Hizmet Hareketi’yle bağlantısının bulunamadığına dair itiraf ve raporlarının da yer aldığı raporda Altıntaş’ın ailesinin geçmişinin didik didik edilerek bir bağlantı bulunmaya çalışılması, hiçbir delil bulunamadığı için de ‘kripto’ ilan edilme serencamesi ortaya konuyor.

Bunun yanında Suriye savaşının en hararetli döneminin yaşanmasına rağmen can güvenliği Türkiye Cumhuriyeti devletine emanet edilmiş olan Büyükelçi Karlov’un sivil ya da resmi herhangi bir koruma ya da polis tarafından korunmamış olmasına değinilen raporda, güvenlik zafiyeti ve suikastçinin göz göre göre infaz edilmesinin altında yatan olası sebepler sorgulanıyor.

4 bölümden oluşan raporda dikkat çeken noktalar şunlar:

-Türkiye yargısı nasıl adım adım bitirildi, soruşturmalar nasıl yapılıyor ve mahkemeler nasıl çalışıyor?

-Suikastçi polis Mevlüt Altıntaş nasıl adım adım radikal düşüncelerin etkisi altına girdi?

-Savcı, suikastçinin radikal örgüt bağlantılarının üstünü nasıl örttü, El Kaide Türkiye sorumlusu ile katilin görüşmesi nasıl görmezden gelindi?

-Katil Altıntaş’ın ailesinin ve kendisinin Hizmet Hareketi’yle bağlantısının olmadığı Emniyet araştırmalarında nasıl itiraf edildi?

-Hizmet Hareketi bağlantıları bulunamayan tetikçi için nasıl “olsa olsa kripto’dur” dendi?

-Cihatçı kesimde sıkça görülen “şehit olup günahlarından arınma düşüncesi” tetikçi Altıntaş’ı Rus hayat kadınlarıyla çarpık ilişkilere nasıl sürükledi?

-Samanyolu TV’de yıllar önce yayınlanan bir dizi senaryosunun cinayetle ilişkilendirilmesine kadar varan ve hayal gücü sınırlarını zorlayan iddialar neler?

-Maktul Karlov’un eşine suikast öncesi Moskova’dan gelen esrarengiz telefonun anlamı ne?

-Altıntaş Karlov’u katlettikten sonra 20 dakika boyunca neden polislerin gelmesini bekledi?

-Olay yerine çok geç gelen polis neden Altıntaş’ı 33 kurşunla vurarak öldürdü ve sonsuza kadar susturmayı tercih etti?

-Rusya Federasyonu kendi içinde nasıl bir soruşturma yürüttü ve hangi sonuca vardı?

Rapora şu linkten ulaşılabilir:

https://www.solidaritywithothers.com/indictment-review

Okumaya devam et

Analiz

Ruslara göre Tayyip Erdoğan İngilizlerle çalışıyor

Rusya, Erdoğan rejimi ile İngiltere arasında özel bir ilişki olduğuna inanıyor. Doğu Akdeniz krizinde Yunanistan’ın yanında yer alan Rusya, Navarin Baskını üzerinden İngiltere ve Türkiye’ye mesaj veriyor.

FATİH YURTSEVER – BOLD ANALİZ

Rusya Dışişleri Bakanlığının resmi Twitter hesabından yapılan paylaşımda, 20 Ekim 1827 tarihinde Navarin Körfezi’nde bulunan Osmanlı ve Mısır Donanması’nın İngiliz, Rus ve Fransız Donanmaları tarafından yapılan ortak baskın sonucunda yakılması ve bu baskının da daha sonra Yunan bağımsızlığının ön koşulu haline gelmesi hatırlatıldı.

Rusya’nın Atina Büyükelçiliği de benzer bir şekilde, Yunanistan’ın karasularını 12 deniz miline çıkarma hakkına sahip olduğunu, Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) tartışmalarının da BM Deniz Hukuku Sözleşmesi (BMDHS) çerçevesinde yapılması gerektiğini açıkladı.

Rusya her iki açıklama ile Türk-Yunan gerginliğinde Yunanistan tarafını desteklediğini göstermiş oldu.

Şubat ayında Suriye‘de bir tabur askerimizin sığındıkları binada sadece Rus savaş uçakları tarafından atılabilen yüksek tahrip gücüne sahip , zırh ve beton delici mühimmatlar ile şehit edilmelerinden sonra Türk-Rus ilişkilerinde bir gerginlik yaşandığı sır değil.

Yakından takip edenlerin de hatırlayacağı üzere, şu anda Türk-Rus ilişkilerinde yaşanan gerginlik, 24 Temmuz 2015 tarihinde Rus savaş uçağının düşürülmesinden sonra yaşanan dönem ile benzer tonlara sahip.

Rusya’nın arka bahçesi olarak gördüğü Güney Kafkaslara, Türkiye’nin Azerbaycan üzerinden müdahil olması, bölgeye cihatçı askerler ve silahlı insansız hava araçları (SİHA) göndermesi Rus basınında geniş yankı buldu.

Türkiye’nin Karadeniz’de S-400 füzelerini fiili olarak test etmesi de Rusların öfkesini dindirmişe benzemiyor.

Zira, Rus güvenlik uzmanlarının da açıkça ifade ettiği gibi, Erdoğan çok öngörülebilir bir lider değil. Her an çok radikal politika değişikliklerine neden olabilecek kararlar alabiliyor.

Ukrayna Cumhurbaşkanı Zelenski’nin İngiltere ziyareti sırasında diplomatik teamüllerin aksine daha önce Ankara Büyükelçiliği görevinde bulunan MI-6 Başkanı Richard Moore ile görüşmesi ve ardından da Türkiye’yi ziyareti, Rusya’da yeni bir Erdoğan tartışmasının fitili ateşledi.

Ukrayna’nın doğu bölgesinde yaşanan çatışmalarda kullanmak üzere TB-2 Bayraktar SİHA’larının alımı konusunda uzlaşmaya varılması da Rus tarafında kızgınlığa neden oldu.

TEK ÜLKE İNGİLTERE!

Son günlerde Rus güvenlik uzmanları tarafından yapılan analizlerde İngiltere ve Erdoğan ilişkisi üzerinde duruluyor. Özellikle de 15 Temmuz sonrasında Erdoğan’ın darbe girişimine yönelik söylemini açıktan destekleyen tek ülkenin İngiltere olması, Ruslar açısından meseleyi daha da ilgi çekici hale getiriyor.

12 Ekim tarihinde Rus Kommersant gazetesinde çıkan bir analizde, Türkiye’nin Azerbaycan’a verdiği TB2 Bayraktar SİHA’ların kritik parçalarından biri olan silah kilit mekanizmasının İngiliz firmalar tarafından sağlanan teknolojik yardım ile üretildiği, 15 Temmuz’un hemen sonrasında İngiltere’nin tek seferde 806 milyon sterlin tutarında silah ihracatına onay verdiği belirtiliyor.

Rusya’da oluşan yaygın kanaate göre, İngiltere ve Erdoğan rejimi arasında özel bir ilişki var.

Bu ilişki sayesinde İngiltere, Erdoğan’ın şahsi zaaflarını kullanarak çıkardığı krizler sayesinde eski nüfuz bölgeleri üzerinde kendisine yeniden alan açmaya çalışıyor.

19.yy ilk çeyreğinde Rusya ve İngiltere arasında Osmanlı Devleti ve Kaçar Hanedanlığı toprakları üzerinde “Büyük Oyun” olarak adlandırılan bir mücadelenin yaşandığını hatırda tutarak, Rusya merkezli yapılan yorumlara ihtiyatlı yaklaşmak gerekiyor.

Ancak Erdoğan rejimini kişisel beka temelli bir dış politika izlemesi ve zafiyetlerinden dolayı da her türlü işbirliğine açık olması bu iddiaların daha dikkatli ve derinlemesine araştırılmasına gerektiriyor.

İngiltere’nin AB’den ayrılması, ABD’nin küresel gücünde yaşanan düşüş, AB içerisinde Almanya’nın hakimiyeti ile dünyanın kalbi olarak adlandırılan Doğu Avrupa ve Karadeniz üzerinde yaşanan mücadelenin İngiltere’ye yeni fırsatlar sunduğu da bir vaka olarak karşımızda duruyor.

RUSYA NEDEN NAVARİN BASKINI’NI HATIRLATIYOR?

Şimdi gelelim Ruslar neden Navarin Baskınını hatırlattı? Bu, bize ne anlatıyor? Rus Hariciyesi mesajlarını sembollerden üzerinden verme konusunda haklı bir üne sahip.

Bu aralar Türkiye ile Yunanistan arasında Doğu Akdeniz’de ciddi bir gerginlik yaşanıyor.

Navarin Baskını olduğunda da Osmanlı Devleti Rusya-İngiltere ve Fransa ile savaş halinde değildi ve gafil yakalanmıştı.

Bu baskın sonucunda 57 Osmanlı-Mısır gemisi battı, 8 bin kişi şehit oldu.

Osmanlı deniz gücü ve deniz kültürü Navarin’de büyük bir yara aldı, Yunanistan bağımsızlığına kavuştu.

Her ne kadar İngiltere baskında yer alan ülkeler birisi olsa da Osmanlı Donanması’nın büyük yara alması Ruslara Akdeniz’in yolunu açtığı için İngilizler, Navarin Baskınını “Uğursuz bir olay-Untoward Event” olarak tanımladı.

Avusturya Başbakanı Metternich’in de ifade ettiği gibi “Navarin olayı ile tarihte yeni bir çağ başladı.”

Tarihi gerçeklerden açıkça anlaşılacağı üzere Ruslar, Navarin Baskını’nın sonuçlarını dikkate alarak önce Erdoğan rejimini, dolaylı olarak da benzer “uğursuz” olayların yaşanmaması konusunda İngiltere’yi uyarıyor.

Bu doğrultuda yakında Rusya yakın gelecekte Doğu Akdeniz’de veya başka bir yerde Türkiye’yi gafil avlayabilir. Eğer, gafil yakalanmama konusunda TSK tarihten gerekli dersleri almamışsa Rusya daha da ileri gidebilir.

Okumaya devam et

Popular