Bizimle iletişime geçiniz

Analiz

Bir helikopterden atma vakası ve 90’ların suskunluğu

Askerler tarafından gözaltına alındıktan birkaç saat sonra ağır yaralı olarak hastaneye götürülen ve hastane raporunda “helikopterden düşme” yazılan iki köylüden Servet Turgut hayatını kaybetti. Turgut 20 gündür yoğun bakımdaydı. Diğer köylü Osman Şiban ise taburcu oldu ancak hafızasını kaybettiği için neler olduğunu hatırlayamıyor.

CEVHERİ GÜVEN – BOLD ANALİZ

Şırnak’ın Beytüşşebap ilçesine Yoğurtlu mezrasında 11 Eylül 2020’de Servet Turgut(55) ve Osman Şiban (50), askerler tarafından gözaltına alındılar. İki köylü, birkaç saat sonra Van Bölge Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne ağır yaralı halde götürüldü. Yoğun bakıma alınan iki köylüden aileleri ancak iki gün sonra haber alabildi. Hastaneye giden aileler ve avukatların Şiban ve Turgut’u görmelerine de iki gün boyunca izin verilmedi.

Gözaltına alındıktan birkaç saat sonra hastaneye ağır yaralı biçimde götürülen köylülere ne olduğuna ilişkin ilk bilgi HDP Milletvekili Murat Sarısaç’ın görgü tanıklarına dayandırarak yaptığı açıklamada yer aldı. Sarısaç, “Görgü tanıkları iki kişinin helikopterden atıldığını aktardılar” bilgisini paylaştı ve “Helikopterden atılsın veya atılmasın gerçek şu ki, ikisi de köyünde, arazilerinde çalışırken askerler tarafından alınıp, işkenceyle bilinçlerini kaybedip yoğun bakıma alınacak hale getiriliyorlar” dedi.

Servet Turgut

İLK FOTOĞRAF

17 Eylül’de Osman Şiban’ın yoğun bakımdan çıkartılması üzerine ailesine görüş izni verildi. Ailesinin paylaştığı fotoğrafta Şiban’ın suratında ve gözlerinde morluklar olduğu ve gözlerinin kanla dolu olduğu görüldü. 23 Eylül’de bu kez Servet Turgut’un yoğun bakımda çekilen fotoğrafı kamuoyuna yansıdı. Turgut’un solunum cihazına bağlı olduğu, yüzünün kan ve morluklar içinde olduğu görüldü.

Osman Şiban

İLK RAPOR: YÜKSEKTEN DÜŞME

Ailesi ve avukatlarının iki köylüye ne olduğuna ilişkin araştırmasında ilk bilgi hastane raporunda yer aldı. Servet Turgut’a dair hazırlanan raporda, “İsimsiz hasta yüksekten düşme sebebiyle getirildi. Entübe hasta” notu yer aldı. Hastanenin bu notu, Şiban ve Turgut’un “helikopterden atıldıkları” iddiasını güçlendirdi.

EPİKRİZ RAPORU: HELİKOPTERDEN DÜŞME

Mezopotamya Ajansı birkaç gün sonra Osman Şiban’ın Van Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin Beyin ve Sinir Cerrahi Uzmanı E.B. imzasını taşıyan epikriz raporunu yayınladı. Raporda, Şiban’ın “Helikopterden düşme sonrası yaralanma” şikayetiyle hastaneye getirildiği ortaya çıktı. Raporun devamında, “… hasta olay günü acil uzmanınca helikopterden düşme sonrası yaralanma sonrası acile getirildiği belirtilerek yerinde ekonsultasyon (tanı konulmak) istenmiştir. Hasta acilde görülmüştür” ifadelerine yer verildi. Böylece “Helikopterden atıldılar” iddiasının olayın yaşandığı gün resmi rapora geçtiği ortaya çıktı.

GÖRGÜ TANIKLARI: GÖZALTINA ALINDIKLARINDA SAĞLIKLIYDILAR

Osman Şiban’ın kardeşi Cengiz Şiban, olay günü yaşadıklarını Mezopotamya Ajansına anlattı: “Helikopter köyün ortasına iniş yaptı ve askerler bizi çağırdı. Meydanda diz çöktürdüler. ‘Buraya terörist gelmiş’ dediler. Biz de ‘bilmiyoruz ve görmedik’ dedik. Yetkililerden biri kimliklerini Kimliklerimizi alıp, ‘Biz köyden gidene kadar burada diz çökeceksiniz, gittikten sonra ayağa kalkacaksınız’ dedi. Askerler akşam saatlerinde bir kez daha mahalleye geldi. Servet Turgut’u köy meydanına getirdiler. Osman Şiban’nın kim olduğunu sordular. Osman da kendisini gösterdi. Osman’ı da Servet’in yanına götürdüler. Kimlik istedikten sonra ikisini de götürdüler. Arkalarından gittik. Yetkili birisi, bize silahı doğrultarak, ‘gelmeyin, gelirseniz sizi tararız’ dedi. Osman ve Servet’i yaka paça helikoptere attılar.”

OSMAN ŞİBAN İFADE VEREMEDİ

Osman Şiban, 20 Eylül’de hastaneden taburcu edildi ve köyüne götürüldü. Ancak hafıza kaybı nedeniyle yaşadıklarını hatırlayamıyordu. 22 Eylül’de Şiban, polisler tarafından evinden alınarak Askeri Hastaneye götürüldü. Van Cumhuriyet Başsavcılığı, Şiban’ın ifade verip vermeyeceği konusunda hastaneden rapor istedi. Askeri hastanede yapılan muayene üzerine Şiban’ın ifade verecek durumda olmadığı “yer, zaman ve kişileri tanıma yetisinin halen yerinde olmadığı” belirtildi. Rapor üzerine Şiban’ın tekrar tedavi altına alındı. Aile avukatları, Şiban’ın askeri değil devlet hastanesinde tedavi edilmesi için başvuru yaptı.

SERVET TURGUT HAYATINI KAYBETTİ

20 gün boyunca yoğun bakımda tutulan Servet Turgut 30 Eylül’de hayatını kaybetti. Turgut 7 çocuk babasıydı. Servet Turgut’un yoğun bakımda çekilen tek fotoğrafında yüzündeki morluklar görülüyordu.

VAN VALİLİĞİ: KAYALIKTAN DÜŞTÜ

Türk medyası konuya ilgi göstermezken, olay Twitter’da TT oldu. Ardından Van Valiliği’nden açıklama geldi. Valilik, Çatak ilçesinde operasyonuna çıkan askerler tarafından gözaltına alınan Servet Turgut hakkında  “dur” ihtarına uymayarak kaçmaya çalıştığı esnada kayalık alanda düştüğü ve yaralandığını belirtildi.

Görgü tanıklarından Cengiz Şiban ise Turgut ve Şiban’ın sağlıklı bir şekilde gözaltına alınarak helikoptere bindirildiğini söyledi. Görgü tanıkları, Turgut’un saman çuvallarının yanında olduğu sırada gözaltına alındığını kaydetti. Turgut’un gözaltına alındığı bölgede kayalık olmadığı da kısa sürede ortaya çıktı.

HDP VALİLİĞE CEVAP VERDİ

HDP olayı araştırmak için milletvekillerinden bir heyet oluşturup Van’a gönderdi. Van Valiliğinin “gözaltı usulüne uygun olarak yapıldı” açıklaması üzerine heyet adına basın açıklaması yapan HDP Gurup Başkanvekili Saruhan Oluç, Valiliğin işkencenin üzerini örtmeye çalıştığını söyledi.

Oruç şöyle konuştu:  “Van valisi yaptığı açıklamada iki yurttaşın usulüne uygun şekilde gözaltına alındığını söylüyor. Yani vücut travması, çok sayıda kırık, iç kanama, beyin kanaması, kafa travması, bir diğerinde ise hafıza kaybı yaşanmış. Ama valilik usulüne uygun alındığını söyleyerek olayı gizlemeye çalışıyor. Hayır, bu insanlar usule uygun bir şekilde alınmamışlar. Bu insanlara çok açık bir şekilde işkence yapılmış. Van valisinin görevi yapılan işkenceyi gizlemek değil, yapılmış olan bu işkenceyi ve insanlık suçunu açığa çıkarmaktır. Bunu yapmış olanların, bunun emrini vermiş olanların hukuken soruşturmaya uğramalarını sağlamaktır. Ama Van valisi olayı örtmeye çalışıyor. Buradan soruyoruz; Bu işkencenin emrini kim verdi ve kim uyguladı? Bu işkence emrini kimler örtbas etmeye çalışıyor?”

HDP Milletvekili Rıdvan Turan ise heyet olarak hastane başhekimleriyle yaptıkları görüşmelerde, iki köylünün yüksekten düştüğünü kendilerine ifade edildiğini belirtti ve yapbozun parçalarının yavaş yavaş bir araya geldiğini söyledi. Olayın devlet eliyle bir cinayete tam teşebbüs olduğunu dile getiren Turan, “Bunu hastanenin verdiği yüksekten düşme raporu, başhekimin yüz üstü düştüğü ifadesi ve çoklu travma tanısına dayanarak söylüyorum. Bu durumlar darpla olmaz yani ancak şiddetli bir şekilde yüksekten düşmeyle olur. Görgü tanıklarının ifadelerinde zaten bu insanların helikoptere bindirilinceye kadar sağlam olduklarına yöneliktir.

HDP’liler basın açıklamasını polis ablukası altında yapmak zorunda kaldılar. Polis önce HDP’lilerin hastaneye girişini engelledi. Milletvekili heyeti güçlükle hastaneye girip bilgi alabildi, ardından basın açıklaması sırasında polis kalkanlarıyla milletvekili grubunun etrafını çevirdi.

ULUSLARARASI AF ÖRGÜTÜ DOSYAYI İNCELEDİ

Uluslararası Af Örgütü de olaya müdahil oldu ve Osman Şiban ve Servet Turgut’un helikopterden atılmalarına ilişkin Türkiye yetkililerine mektup gönderdi.

“İki kişinin helikopterden atıldığı iddiası da dahil olmak üzere bu ciddi iddialar derhal, bağımsız ve tarafsız bir şekilde soruşturulmalıdır” denilen mektupta, Uluslararası Af Örgütü’nün incelediği hastane raporlarının, bu kişilerin yüksekten düştüklerine işaret eden yaralanmaları olduğunu gösterdiğine vurgu yapıldı.

Raporda şöyle denildi: “Uluslararası Af Örgütü’nün incelediği hastane raporları, ikisi de ağır yaralanmış olan Turgut ve Şiban’ın 11 Eylül’de saat 21:30 civarında ‘yüksekten düştükten’ sonra hastaneye getirildiğine işaret ediyor. Hastane raporu Osman Şiban’ın boynunda yaralanma (atlantoaksiyal subluksasyon) olabileceğini, dirseklerinde ve dizlerinde çürük (ekimoz) ve şişlik olduğunu, her iki gözünün ağır hasar gördüğünü, ayrıca Şiban’ın ‘anlamsız konuşmaları’ olduğunu ve oryantasyon bozukluğu sergilediğini gösteriyor. Osman Şiban’ın avukatı, Uluslararası Af Örgütü’ne, Şiban’ın kısmi hafıza kaybı yaşadığını aktardı. Avukatın bildirdiğine göre, Şiban ailesine jandarma görevlileri tarafından dövüldüklerini söyledi. Servet Turgut’un hastane raporu ise gözleri ve kulaklarının yaralandığını ve ‘düşüş’ sonrasında ellerinde ve göğüs boşluğunda aşınmalar oluştuğunu gösteriyor. Osman Şiban 20 Eylül’de hastaneden taburcu edildi. Avukatının bildirdiğine göre 22 Eylül’de onlarca jandarma Şiban’ın evine giderek onu bir askeri hastaneye götürdü. Hastanede Şiban’a Kovid-19 testi yapıldı ve yetkililere resmi ifade vermeye uygun olmadığını belirten bir hastane raporu çıkarıldı. 23 Eylül’de Şiban, Mersin’de yaşayan ailesinin evine götürüldü. Avukatı, Uluslararası Af Örgütü’ne, Osman Şiban hakkında resmi bir gözaltı emri bulunmadığını, ancak Şiban ve Turgut hakkında bir ceza soruşturması açıldığını, işkence ve kötü muamele iddialarına ilişkin başka bir ceza soruşturmasının da Van Başsavcılığı tarafından açıldığını doğruladı. Her iki soruşturma üzerinde de gizlilik kararı olduğu için avukatlar müvekkilleri hakkındaki dosyalara erişemiyor. Valiliğin açıklaması, gözaltılara tanıklık eden ve her iki kişinin helikoptere bindirilirken sağlıklı olduğunu belirten köylülerin aktardığı olay örgüsüyle ve hastane raporlarıyla büyük ölçüde çelişmektedir”

HELİKOPTERDEN ATILMA 90’LI YILLARDA RAPORLARA KONU OLDU

Devlet ve PKK arasındaki çatışmaların sıcak olduğu 1990’lı yıllarda helikopterden atma olayları ilk kez gündeme geldi.  İnsan Hakları İzleme Örgütü Silah Projesi (Human Rights Watch Arms Project) tarafından hazırlanan ve 1995’de yayınlanan “Türkiye’ye Silah Transferleri ve Savaş Yasaları İhlalleri” başlıklı raporda 14 Mayıs 1994 yılında yaşanan helikopterden atma olayı yer aldı.

Rapordaki bilgilere göre: PKK’lı oldukları gerekçesiyle gözaltına alınan üç kişi 14 Mayıs 1994’te saat 11 sırasında Cobra tipi bir helikoptere bindirildi ve Lice Yatılı Bölge Okulu’nun karşısındaki pistten havalandı. Helikopterde bulunan gözaltındaki üç kişiden biri olan T.P. sonrasında yaşananları raportöre şöyle anlattı:

“Uzman çavuş, Abdurrahman’a kapının yanında durmasını emretti ve ‘Öteki dünyada bana da yer ayır’ diyerek adamı ölümüne itti. Abdurrahman aşağı atılmadan önce, uzman çavuş geride kalan üç tutsağa helikopterin sağ tarafındaki pencereden seyretmelerini emretti. Daha sonra Bermal’e kapının yanına gelmesini ve giysilerini çıkarmasını emretti. Bermal reddetti ama çavuş yine de elbiseleri yırttı. Çıplak vücudunu elledi, aşağılayıcı cinsel sözler sarf ederek onu s..mek istediğini söyledi ve kızı kapıdan itti. Uzman çavuşun seyretme emrine itaat etmedim. Bakmak çok dehşet vericiydi, gözlerimi kapadım. Nasılsa öldürüleceğimi biliyordum. Zelal de soyulup aşağılandı ve helikopterden atıldı. İstedikleri bilgileri vereceğimi söyleyerek canımı kurtardım.”

MEDYA 90’LARDAKİ GİBİ SUSKUN

Helikopterden atılma iddiası Türk medyasında tıpkı 90’lı yıllarda olduğu gibi yer bulmadı. İktidar partisi AKP’den konuyla ilgili hiçbir açıklama gelmedi. Muhalefet partileri de aynı sessizlik içinde. Olayı HDP Milletvekilleri siyasetin gündemine taşımaya çalışıyorlar. Muhalefet partilerinden  DEVA Partisi Genel Başkan Yardımcısı ve İstanbul Milletvekili Mustafa Yeneroğlu, Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın yanıtlaması istemiyle soru önergesi verdi. Yeneroğlu, Bakan Akar’a 6 soru yöneltti:

  • Osman Şiban ve Servet Turgut isimli vatandaşlarımız, askeri helikoptere hangi gerekçe ile bindirilmişlerdi? Haklarında herhangi bir soruşturma ve gözaltı kararı var mıdır?
  • Vatandaşlarımız hastaneye kim tarafından götürülmüştür?
  • Vatandaşlarımızı hastaneye götüren kişiler neden ‘helikopterden düşme’ şeklinde bir beyan ile kayıt yaptırmışlardır?
  • Vatandaşlarımızın helikopterden atılma iddiaları doğru mudur?
  • Vatandaşlarımız hakkında darp ve işkence yapıldığı iddiaları doğru mudur?
  • Söz konusu olayla ilgili olarak bakanlığınız nezdindi herhangi bir soruşturma açılmış mıdır?

Analiz

Türkiye bir günde nasıl Kovid-19 vakalarında dünya üçüncüsü oldu?

Türkiye’de gerçek Kovid-19 rakamlarının gizlendiğine ilişkin çok önemli bir gelişme yaşandı. Bugüne dek hasta sayılarını açıklayan ve sayıyı günlük 6 bin civarında tutan Sağlık Bakanlığı dün aniden 25 Kasım’daki vaka sayısının 28 bin 351 olduğunu açıkladı.

BOLD – Sağlık Bakanlığının 25 Kasım’da açıkladığı rakamlara göre Türkiye, Kovid-19 pozitif vaka sayısında ABD ve Hindistan’ın ardından üçüncü durumda.

Bakanlığın bir günde rakamları aniden değiştirmesiyle ilgili farklı görüşler var. Türkiye’de durumun oldukça kötüleştiği ve kamuoyunun dikkatli olması için rakamların gerçeğe yakın olarak açıklandığını iddia edenler çoğunlukta.

Türkiye’de okullar Kasım ayı başında tekrar kapandı. Muhalefet ve Tabipler Odası Birliği, iki hafta tam kapanma istiyor. Ancak ekonomik kriz nedeniyle hükümet bu teklife sıcak bakmıyor.

Başka bir iddia ise gazeteci Adnan Bulut’tan geldi. Bulut, Dünya Sağlık Örgütü tarafından aşı dağıtımının ülkelerin açıkladığı vaka sayısına göre yapılacağı, Sağlık Bakanlığı’nın bu nedenle aniden sayıları dört kattan fazla artırdığını iddia etti.

Türk Tabipler Birliği ise Sağlık Bakanlığının günlük 28 bin vaka sayısının da inandırıcı olmadığı görüşünde.

Birlik Genel Sekreteri Prof. Dr. Vedat Bulut, filyasyon ekiplerinin 25 Kasım’da sadece Başkent Ankara’da 14 bin civarı pozitif vaka tespit ettiğini, Türkiye’nin geneli için 28 bin rakamının inandırıcılıktan uzak olduğunu söyledi.

Tabipler Birliği, uzun süredir Sağlık Bakanlığının rakamlarının gerçeği yansıtmadığını belirtiyor ve gerçek rakamın açıklanandan 20 kat fazla olduğunu belirtiyordu.

KEŞKE HAKLI ÇIKMASAYDIK!

Konuyla ilgili açıklama yapan Tabipler Birliği Başkanı Şebnem Korur Fincancı, Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın rakamları aniden artırmasıyla ilgili şunları söyledi:

“Gerçeklerin bir biçimde ortaya çıkma huyu var. Biz Türk Tabipleri Birliği olarak başından beri haklı olduğumuzu söyledik. Keşke olmasaydık. Keşke bu kadar insanımız ölmeseydi. Bu kadar hastamız olmasaydı ve bu kadar sağlık çalışanını yitirmeseydik. Biz bunun hala önlenebilir olduğunu söylüyoruz. Toplu hareketliliğin kısıtlanması, toplu bulunan alanların kapatılması, zorunlu üretim dışında üretimin mutlaka durması ve bunun en az 2 hafta tercihen 4 hafta olması. 4 hafta hızı düşürebilmek için ideal olanıdır.”

Tabipler Birliği adına yapılan resmi açıklamada ise, Fahrettin Koca’nın gerçek rakamları gizleyerek pandeminin yayılmasına neden olduğu ve yüzlerce insanın ölümünde sorumluluğu bulunduğu belirtildi. Açıklamada Koca istifaya çağrıldı.

TABİPLER BİRLİĞİ ÜZERİNDEKİ BASKI ARTIYOR

Tabipler Birliği Başkanlığı’na iki ay önce Şebnem Korur Fincancı’nın seçilmesiyle birlik, Sağlık Bakanlığını ve hükumeti pandemiyle mücadele stratejisi konusunda sert biçimde eleştirmeye başladı.

Fincancı, aktivist bir geçmişe sahip ve insan hakları mücadelesi nedeniyle onlarca kez yargılandı.

Fincancı yönetimi ilk olarak Bakanlığın rakamlarındaki çelişkileri ortaya çıkardı. Peş peşe yayınlanan raporlar sonrası Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve koalisyon ortağı Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Fincancı’yı terörist olmakla suçladı.

Erdoğan, doktorların Tabipler Birliğinin başkanlığına bir teröristi seçmelerinin kabul edilemez olduğunu söyledi.

Ancak Fincancı, açıklanan pandemi rakamlarının gerçeğin 20 katı olduğuna ilişkin tezini savunmaya devam etti.

Hükümet Tabipler Birliğine yönelik ilk terör operasyonunu 20 Kasım’da yaptı. Birlik Yüksek Onur Kurulu Üyesi Dr. Şeyhmus Gökalp, 20 Kasım Cuma gözaltına alındı ve 23 Kasım’da tutuklandı.

Tabipler Birliği, Gökalp’in uydurma delillerle tutuklandığını açıkladı. Hükümet kanadı ise Tabipler Birliği’nin yasal yetkilerini kısıtlamak için çalışmalara başlandığını açıkladı.

Okumaya devam et

Analiz

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Ankara’nın elinden ‘gizli tanık’ silahını aldı

Türkiye’de on binlerce masum, ‘gizli tanık’ sistemi nedeniyle tutuklu. Gizli tanıklar özellikle siyasi davalarda öne çıkıyorlar. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, gizli tanık beyanlarıyla yapılan tutuklamalar için emsal bir karar verdi.

BOLD – 2009’da kapatılan Demokratik Toplum Partisi Ergani İlçe Başkanı Hasan Bakır’ın başvurusunu karara bağlayan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Bakır’a ‘gizli tanık ifadelerine dayanılarak’ 3 yıl ceza verilmesini hak ihlali olarak gördü. Mahkeme 13 Ekim 2020’de verdiği kararda, gizli tanık ifadesinin ceza için tek başına yeterli delil olamayacağının altını çizdi. Türkiye’de şimdiye dek görülen davalar ise tam tersini gösteriyor.

4.000 KİŞİYE 1 GİZLİ TANIK

Türkiye’de siyasi davalarda gizli tanıklar için kod ad kullanılıyor. “Garson” isimli gizli tanık, en popülerlerinden biri. Garson, 4 bin polisin davasında gizli tanık durumunda.

Gizli Tanık Garson’un Emniyet’e verdiği iki ayrı SD kart içerisinde ismi bulunduğu belirtilen 4 bin polis, Gülen Hareketi’yle bağlantılı olmakla suçlandı ve polislikten ihraç edildiler. 4 bin polisten 2600’ü hala tutuklu durumda.

Gizli tanıklar mahkemeye ayrı bir salondan görüntüleri ve sesleri değiştirilmiş olarak video konferans yöntemiyle bağlanıyorlar. Garson isimli gizli tanık her gün birkaç davaya bağlanıp ifade veriyor. Anlattıklarını bir araya getiren avukatlar, Garson’un kimliğini ortaya çıkardı.

Gizli tanık ‘Garson’un kim olduğunu belirleyen İstanbul Barosu avukatlarından biri turkishminute.com’a süreci anlattı. Güvenlik nedeniyle isminin yayınlanmasını istemeyen avukat, Garson’u şöyle anlattı:

“Garson isimli gizli tanığın T.Ç. olduğunu herkes biliyor artık. T.Ç. 31 Mart 2017’de ortadan kayboldu. Ailesi kaçırıldığına ilişkin suç duyurusunda bulundu. T.Ç’den bir gün sonra kaçırılan Önder Asan’ın anlatımlarından öğreniyoruz ki ikili gizli bir işkence merkezine götürülüp aylarca işkence görmüşler. T.Ç. işkence sonucu kendisine söylenen her şeyi kabul etmiş ve tanık koruma programına alınmış. Önder Asan ise kabul etmediği için halen tutuklu durumda.”

Garson’dan elde edildiği iddia edilen SD kartta ismi bulunan bir polis ve bir komiser yardımcısını savunduğunu belirten avukat, Garson’un müvekkillerinden ikisini de tanımadığını anlatıyor:

“Duruşmaya videokonferansla katıldı. Konuşmalarını anlamak zaten çok güç, sesi düşük ve değiştirilmiş veriliyor. İki müvekkilim hakkında sorular sordum ve tanımadığını kabul etti. Müvekkillerimle irtibatta olan Gülenistleri tanıdığını söyledi. Ancak onların isimlerini sorduğumuzda, cevap veremedi. Tüm çelişkilere, bir kişinin dört bin polisi tanıyamayacağı gerçeğine rağmen müvekkillerim gibi 2 binden fazla polis tutuklu. Garson sadece bir örnek. Türk hukuk sistemi özellikle siyasi davalarda tamamen gizli tanıklar üzerinden yürüyor.”

SELAHATTİN DEMİRTAŞ DA GİZLİ TANIK MAĞDURU

Halkların Demokrasi Partisi’nin (HDP) tutuklu eski genel başkanı Selahattin Demirtaş da gizli tanık mağdurlarından biri. 142 yıl hapis istemiyle Ankara 19’uncu Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanan Demirtaş’ın iddianamesinde “Mercek” isimli bir gizli tanık vardı. Yargılama başladığında “Mercek” isimli gizli tanığın aslında hiç var olmadığı ortaya çıktı. Mahkeme kanalıyla istenen ifadeler bulunamadığı gerekçesiyle mahkemeye gönderilmedi.

RAHİP BRUNSON 2 YIL TUTUKLU KALDI

20 yılı aşkın süredir Türkiye’de yaşayan Amerikalı Rahip Brunson gizli tanık ifadeleri ile “ajan-terörist ve Gülenist” olmakla suçlandı. ABD Başkanı Donald Trump’ın Türkiye üzerine kurduğu ekonomik baskıyla 2 yıl tutukluluğun ardından serbest bırakılan Brunson hakkında 5 gizli tanık vardı.

Dua, Göktaşı, Ateş, Serhat, Kılıç, Kama isimli gizli tanıkların ifadeleri Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan yanlısı medyada geniş yer buldu.

Gazeteci Adem Yavuz Arslan, Brunson dosyasındaki gizli tanıkları şu ifadelerle anlattı:

“Brunson hakkında ifade veren gizli tanıklara göre 2016 yılında yaşanan 15 Temmuz darbe girişimi başarılı olsaydı Brunson CIA Başkanı olacaktı. AKP’li gazeteci Nedim Şener ise gizli tanık ifadelerine dayanarak, Brunson’un Kürtleri Hristiyan yapıp ayrı devlet kurduracağını anlattı. Hristiyan bir din adamının Müslüman bir din adamı Fethullah Gülen’in takipçisi olduğunu söyledi gizli tanıklar. Bu ifadelerin ciddiye alınır bir tarafı yoktu ama mahkemeler tutukluluk için yeterli gördü. Davanın ve gizli tanıkların nabzı Amerika ile yapılan pazarlıklara göre değişti. Trump’un ekonomik baskısı sonucu Türk ekonomisi krize girince, Erdoğan yönetiminin talebi doğrultusunda gizli tanıklar ifadeleri geri çektiler. Daha önceki anlatımlarının 180 derece tersini anlattılar. Brunson serbest kaldı, Amerika’ya uçtu, Başkan Trump tarafından Beyaz Saray’da ağırlandı.”

MUHALEFETİ BASTIRMAK İÇİN KULLANILIYORLAR

Avukat Ali Yıldız gizli tanıklığın muhalifleri baskılamak için kullanılan bir yargı aracına dönüştüğünü şöyle dile getiriyor:

“Gizli tanıklık ceza yargılaması sistemine girdiği 2005 yılından bu yana kötüye kullanılıyor ancak 2016 yılından sonra muhalifleri baskılamak için görülmemiş boyuta ulaştı. Hemen hemen her siyasi davada bir gizli tanık bulunuyor. Hatta gizli tanıklık maaş karşılığı yapılan bir mesleğe dönüştü. Bazen de var olduğu iddia edilen gizli tanığın aslında hiç olmadığı ortaya çıktı. Mahkeme huzuruna hiçbir zaman getirilmiyorlar. Selahattin Demirtaş davası bunlardan biri. Gizli tanığın ifadeleri iddianamede var ama kendisi ortada yok, kim olduğu da bilinmiyor.”

Yıldız, AİHM’in son kararını önemli buluyor:

“AİHM’in son kararında sanık avukatlarına gizli tanığı sorgulama imkanı verilmemesi ve bu tanığın ifadesinin ceza kararında belirleyici olmasını sözleşmeye aykırı bulup, hak ihlali kararı vermesi son derece önemli. Gizli tanıklık kurumu, zaten muğlak ve keyfilik içeren Türkiye Terörle Mücadele Yasalarını bireysel özgürlükler aleyhine daha da kötüleştirmektedir. Delilsiz siyasi dava dosyaları, gizli tanık beyanlarıyla doldurulmakta ve sadece bu beyanlar esas alınarak insanlara çok ağır cezalar verilmektedir.”

Okumaya devam et

Analiz

Alman Ordusu Türk gemisine neden çıkarma yaptı?

Almanya’dan AB Zirvesi öncesi Türkiye karşı askeri-diplomatik hamle… Almanya AB Zirvesi öncesinde Türkiye’yi Doğu Akdeniz ve Libya konusunda tavize zorlamak için bu tür bir girişimde bulundu.

FATİH YURTSEVER | ANALİZ

Avrupa Birliği (AB) tarafından Libya’ya yönelik yasadışı silah kaçakçılığının engellenmesi için başlatılan IRINI harekatına katılan Alman firkateyni Hamburg tarafından Türk bandıralı Roseline-A isimli gemiye Bingazi Limanına 125 deniz mili kala müdahale edildi. Hamburg firkateyninden kalkan helikopterin taşıdığı askerler Türk gemisine indirildi. Vocal Europe internet sitesinde harekata ilişkin görüntüler paylaşıldı. Görüntülerde Alman askerlerinin gemiye inişi, kaptan köşkünün kontrol altına alınışı ve konteynerlerin ayrıntılı şekilde incelenişine yer verildi.

Almanya’nın AB Zirvesi öncesinde Türk Bayrağı taşıyan bir gemiye, Türkiye’nin izni olmaksızın neden müdahalede bulunduğunun ip uçları, Reuters tarafından verilen haberin içeriğinde gizli. Haberde Almanya’nın gemiye müdahale için izin talep ettiği, ancak 4 saat geçmesine rağmen, izne yönelik herhangi bir cevap verilmediği, bu durumunun kendileri tarafından izin verildiği şeklinde kabul edildiği ve müdahale edildiği, Türkiye’nin itirazının kendilerine ulaşır ulaşmaz da askerin gemiyi terk ettikleri, gemide herhangi bir silah veya mühimmat bulunmadığı ifade ediliyor.

Haber içeriğinde yer alan 4 saat ibaresi kritik bir ifade. Zira, bu ifade Türkiye’nin de 2010 yılında taraf olduğu “Denizde Seyir Güvenliğine Karşı Yasadışı Eylemlerin Önlenmesine Dair Sözleşmeye Ait 2005 Protokolü” nü işaret ediyor. SUA Sözleşmesi ve Protokolü ile denizde gerçekleşebilecek terörizmin önlenmesini amaçlanıyor. Protokole göre; suç işlendiğine dair makul şüphenin oluşması durumunda uluslararası sularda gemiye müdahale edilebilir. Gemiye müdahaleden maksat gemide olması muhtemel silahları incelemek veya terörist saldırıya maruz kalan gemiye yardım etmek şeklinde tanımlanıyor.

Uluslararası sularda yabancı gemiye müdahale edileceği zaman geminin uyruğunun bayrak devletince doğrulanması gerekiyor. Doğrulama için Bayrak Devletinin kendisine yapılan talebe en kısa sürede cevap vermesi bekleniyor. Geminin uyruğu doğrulandıktan müdahale için izlenecek sonra müdahale için bayrak devletinden talepte bulunuyor. Bayrak devleti kendisine yapılan talebe olumlu cevap verebileceği gibi, olumsuz cevap vererek müdahaleyi kendisini yapacağını da beyan edebilir.

Ancak burada tartışmalı bir durum söz konusudur. Müdahalede bulunmak isteyen devlet tarafından International Maritime Organisation (IMO) Genel Sekreterliğinden bayrak devletinin bilgilendirilmesi için yapılan talebe 4 saat içerisinde cevap verilmemiş ise, bazı devletler bu süre geçtikten sonra müdahale edilebileceğini iddia ederken, bazı devletler bunun mümkün olmadığını ileri sürüyor. Türkiye tarafından IMO’ya yapılan deklarasyonda Türk Bayrağı taşıyan gemilere kendi rızası alınmadan müdahale edilmemesi gerektiği, taleplere 24 saat görev yapan deniz Kuvvetleri Harekat Merkezi tarafından en kısa sürede cevap verileceği beyan edilmiştir. Türkiye bir anlamda bu beyanı ile kendisine yapılan talebe zımni olarak 4 saatten kısa bir sürede cevap vereceği taahhüdünde bulunmuş oluyor.

Yaşanan hadiseden anlaşıldığı kadarıyla Türkiye imkânı olmasına rağmen 4 saatlik süre içerisinde bu talebe cevap vermemiş. Şaşırtıcı bir şekilde daha önce Libya’ya giden ticari gemilere Türk Deniz Kuvvetleri tarafından refakat ve koruma sağlanırken bu gemi yalnız bırakılmış.

Öte yandan Libya’ya yönelik silah ambargosunu düzenleyen 2292 sayılı BM Güvenlik Konseyi (BMGK) kararı bayrak devletinin rızasını şart koşarken, Almanya müdahale için yapılan açıklamada özellikle üzerinde durulan 4 saat ifadesiyle SUA 2005 Protokolüne gönderme yaparak yapılan faaliyeti terörizm ile mücadele kapsamına sokmuş ve çok ince ve diplomatik bir lisan ile Türkiye’nin Libya’daki terörist gruplara silah gönderdiğini uluslararası kamuoyuna duyurmuştur.

Anlaşılan Almanya AB Zirvesi öncesinde Türkiye’yi Doğu Akdeniz ve Libya konusunda tavize zorlamak için bu tür bir girişimde bulundu. Şu hususu da hatırda tutmak gerekiyor, Türkiye’nin 4 saat içerisinde müdahale talebine cevap vermemesi ve Roselina-A isimli ticari gemiye refakat sağlamaması sanki müdahale olsun da IRINI harekatının meşruiyeti sorgulansın gibi bir düşünce ile hareket etmiş olabileceği ihtimalini gündeme getiriyor.

Ancak her ne olursa olsun müdahale edilen gemi Türk Bayrağı taşıyor ve Türkiye örtülü bir şekilde Libya’daki teröristlere silah gönderen ülke konumuna düşürülüyor. Daha önceki yazılarda da sıkça ifade edildiği şekilde Erdoğan Rejimi ve onun karanlık ilişkileri Türkiye Cumhuriyeti Devleti için en büyük ulusal güvenlik sorunudur.

Cezaevinde bir kanserli daha: Yasin Akaslan 9 aydır hapiste

Okumaya devam et

Popular