Bizimle iletişime geçiniz

BOLD ÖZEL

Eren Keskin’den gözaltında cinsel şiddete uğrayan kadınlara çağrı: Susmayın, sustukça başkalarına yapılacak

Kadınlara yönelik taciz, tecavüz ve şiddetle ilgili mücadele veren Eren Keskin, son yıllarda muhafazakar kadınların hedef olduğunu söyleyerek çağrıda bulundu.

SEVİNÇ ÖZARSLAN – BOLD ÖZEL

Kadına yönelik şiddet, gözaltındaki kadınlara kamu görevlileri tarafından taciz ve tecavüzle ilgili yıllardır mücadele veren hak savunucusu Eren Keskin, benzer muamelelere bugün muhafazakar kadınların maruz kaldığını söyleyerek çağrıda bulundu:

“Size uygulanan yasa dışı bir şiddet var. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti yasalarına göre de işkence suç. İşkence yapılamaz. Eğer bunu yapıyorsa ve siz susuyorsanız işkencenin devamına onay veriyorsunuz. Çünkü siz sustukça bu devam edecek, başkalarına da yapılacak ve suçlu olan siz değilsiniz. Suçlu olan bunu size uygulayanlar. O nedenle konuşmak gerekiyor.”

Türkiye’de kadına yönelik şiddet giderek daha yaygın ve görünür hale geliyor. Kadınların gözaltında taciz ve tecavüze uğraması ise tablonun en ağır tarafı. 1980’ler ve 90’lardan çok sayıda örneği olan durum son yıllarda tekrar sistematik hale geldi. Kadınlar başlarına gelenleri ilk 1990’lı yıllarda, avukat Eren Keskin gibi isimlerin öncülüğünde anlatmaya başladı. Kadınlar o yıllarda da çekindi, utandı, kirlenmişlik duygusuna kapılıp yaşadıklarını gizlemeyi tercih etti.

Yüzlerce davada yargılanan, hapis yatan insan hakları savunucusu Eren Keskin cezaevinden çıktıktan sonra kurduğu “Gözaltında Cinsel Taciz ve Tecavüze Karşı Hukuki Yardım Bürosu” ile birçok kadının hak mücadelesinde sesi oldu. Onlara ücretsiz avukatlık yaptı. Halen kadınlara cesaret vermeye ve sesleri olmaya devam ediyor.

Eren Keskin, kadınlara yönelik şiddetin uluslararası hukukta nasıl suç haline geldiğini, dünden bugüne geçirdiği seyri, Türkiye’de şiddet, taciz, tecavüz vakalarının son yıllarda neden arttığını Bold Medya’ya anlattı:

“SOYKIRIM COĞRAFYASINDA YAŞIYORUZ”

“Coğrafyamız kadınların açısından çok büyük hak ihlallerinin yaşandığı bir coğrafya. Her şeyden önce bir soykırım coğrafyasında yaşıyoruz. 1915’te, 1938’de kadınlar çok büyük mağduriyetler yaşadı. Bunun dışında son derece erkek egemen, militer bir toplumdan söz ediyoruz. Kadın hareketinin esas olarak başlaması ve güçlenmesi 1980 askeri darbesinden sonra oldu. Tabi ki kadınlar karma muhalif örgütlerde yer aldılar ama kadın bakış açısının ilk kez tartışılmaya başlanması feminizmin güçlenmesiyle oldu.

“KADINLARIN KURTULUŞ SAVAŞI BAŞKA BİR ALAN”

Ben de lise ve üniversite yıllarında sosyalisttim ve sosyalizmin kadına baktığı ölçüde kadın haklarına bakıyordum. Ama ne zamanki kadın  bakış açısının, sadece kadın ve erkek arasındaki ezme-ezilme ilişkisine karşı çıkmak olmadığını, aynı zamanda şovenizme, ırkçılığa, sömürgeciliğe, kapitalizme, emperyalizme karşı da bir mücadele olması gerektiği, kadına yönelik şiddetin politik bir şiddet olduğunun ayırdına vardığımda ben de başka türlü bakmaya başladım. Kadınların kurtuluşu başka bir mücadele alanı. Kadın kurtuluş savaşı başka bir savaş. Tabi ki ortak verilebilecek mücadeleler var ama kadınların kendi kurtuluş savaşlarının başka bir alan olduğunun ben de üniversiteyi bitirdikten sonra farkına vardım.

Eren Keskin'den gözaltında cinsel şiddete uğrayan kadınlara çağrı: Susmayın, sustukça başkalarına yapılacak

Kadınlara yönelik taciz, tecavüz ve şiddetle ilgili mücadele veren Eren Keskin, son yıllarda muhafazakar kadınların hedef olduğunu söyleyerek çağrıda bulundu.

Gepostet von Bold Medya am Mittwoch, 7. Oktober 2020

“KÜRT VE TÜRK KADINLARI İSTENİLEN ÖLÇÜDE BİR ARAYA GELEMİYOR”

Ve hala ben bu coğrafyada ne yazık ki ittihatçı anlayışın yani tekçi, Türk ve sunni Müslüman kimliği üzerinden örgütlenen anlayışın aslında bütün mücadele biçimlerini etkilediğini düşünüyorum. Bu kadın mücadelesi açısından da geçerli. Mesela Türkiye’de ya da coğrafyamızda bile henüz 1915 ve 1938 soykırımı yok. Orada yaşayan kadınların acıları yok ya da Kürt kadınlarıyla Türk kadınlarıyla istenilen ölçüde bir araya gelemiyorlar. Ama ben kadın kurtuluş mücadelesinin bu coğrafyanın demokratikleşmesinde çok temel bir mücadele alanı olduğunu düşünüyorum.

“KADINLARIN GÖZALTINA TACİZE UĞRADIĞINI İLK 1995’TE GÖRDÜM”

1990’ların başında siyasi davalara girmeye başladım. 1995’te de kendim cezaevine girdim ve o zaman istisnasız tüm kadınların gözaltında cinsel tacize uğradığını, bazı kadınların da tecavüze maruz kaldığını gördüm. İlk kez o zaman anlatmaya başladılar. Çünkü cinsel işkence aslında en zor açıklanan işkence biçimi. Kadınlar korkuyorlar, utanıyorlar, kirlenmişlik hissi yaşıyorlar ve bu nedenle de anlatamıyorlar.

“KADINLARA ÜCRETSİZ AVUKATLIK YAPMAYA BAŞLADIK”

Ben cezaevindeyken dışarıda avukatlığını yaptığım bir kadın bana tecavüze uğradığını anlattı. Sonra birçok kadınla bunu konuşmaya başladık ve cezaevinden çıktıktan sonra da böyle bir hukuk bürosu kurmaya karar verdik. Devlet güçleri tarafından cinsel işkenceye uğrayan kadınlara ücretsiz avukatlık yapmaya başladık, Birleşmiş Milletler (BM) desteğinde.

“CİNSEL TACİZ DİYE BİR SUÇ YOKTU”

Tabi o zamanlar Türk Ceza Kanunu’nda çok büyük eksiklikler vardı. Mesela kadına yönelik şiddet bir bölüm başlığı olarak yoktu. Kadına yönelik şiddeti düzenleyen bölümün başlığı ‘genel ahlak ve aileye karşı suçlardı’. Kadın bir birey olarak bile kabul edilmiyordu. Tecavüz suçunun tanımı çok yetersizdi. Cinsel taciz diye bir suç tanımı yoktu. Örneğin bir cinayetin namus nedeniyle indirim sebebi sayılıyordu. Yani bizzat 2005 yılına kadar Türkiye Cumhuriyeti devleti, namus cinayetlerini yargısıyla bir anlamda destekledi. İndirim uygulayarak.

“NAMUS ANLAYIŞI ŞİDDETİN GEREKÇESİ OLAMAZ”

2005 yılında hem kadın mücadelesinin gelişmesi hem de Avrupa Birliği sürecinin etkisiyle önemli değişiklikler yapıldı Türk Ceza Kanunu’nda. Bunun dışında 2011 yılında İstanbul Sözleşmesi gündemimize girdi ki, bu sözleşme kadına yönelik şiddet anlamında çok önemli bir sözleşme. Çünkü değer yargılarını sorgulamaya açan bir sözleşme. Bu sözleşme imzacı devletlere diyor ki, hiçbir zaman senin tören, geleneklerin ya da sözde namus anlayışın hiçbir zaman şiddetin gerekçesi olamaz. Ama maalesef Türkiye Cumhuriyeti devleti giderek erkekleşen feodal ve militer bir devlet.

“POLİS, JANDARMA SOSYAL MEDYADA İŞKENCE GÖRÜNTÜLERİ YAYINLIYOR”

Maalesef özellikle son dönemde devlet eliyle şiddet meşrulaştırılıyor. İşkence görüntüleri yayınlanıyor. Jandarma istihbarat, polis istihbarat çeşitli Instagram sayfalarında yaptıkları işkencelerin görüntülerin, yayınlıyor. Dizilerle, futbolla yaşamımızın her alanında şiddet var. Meşrulaştırılan bir şiddet var ve bunun en büyük mağduru da kadınlar. Bu nedenle de kadına yönelik şiddet politiktir. Kadın cinayetleri politik cinayetlerdir.

“MUHALEFETİN ÇİFTE STANDARTINI DEVLET KULLANIYOR”

Aslında bu muhalefetin çifte standartı nedeniyle devlet maalesef bu şiddeti kullanmaya devam ediyor. İstanbul, Ankara, İzmir, Tekirdağ’da bir kadına şiddet uygulandığında bütün kadın örgütleri buna karşı çıkıyorlar ama Varto’da Ekin Van’ın cenazesi çıplak teşhir edildiğinde Batı’dan hiçbir ses duyamıyorsunuz ya da çok cılız sesler çıkıyor. Böyle olduğu zaman muhalefetin çifte standartlarını devlet kullanıyor.

“ULUSLARARASI HUKUKTA İNSANLIK SUÇU OLARAK KABUL EDİLDİ”

Tabi ki Kürdistan’da kadınlara şiddet çok yoğun bir şekilde uygulanıyor ve orada ulusal bir mücadele de var. Bütün savaşlarda kadına yönelik şiddet her zaman kullanılmıştır. 1. ve 2. dünya savaşlarından sonra belki milyonlarca kadın şiddete uğradı. Bu savaşlardan sonra kurulan Tokyo ve Nürnberg mahkemelerinde kadına yönelik şiddet savaş suçu olarak yargılanmadı. Ancak Bosna ve Ruanda çatışmalarından sonra kadınların kendi mücadeleleri sonucunda kadına yönelik şiddet artık uluslararası hukukta bir insanlık suçu olarak kabul edildi.

“MUHAFAZAKAR KADINLAR, DUYULMASINI İSTEMİYORUZ DİYOR”

Son dönemde kendilerini muhafazakar olarak tanımlayan kadınlara yönelik gözaltında şiddet olaylarıyla karşılaşıyoruz, işkence uygulamaları oluyor. Biz çok ulaşmaya çalıştık. Ben cezaevine gittiğimde o kadınlarla görüştüğümde yaşadıkları şiddeti anlatsalar bile şunu söylüyorlar. ‘Biz duyulmasını istemiyoruz.’ ‘Biz devletimize bağlıyız’ ‘Bizi kimse yanlış anlasın istemiyoruz.’ Oysa bu bir demokratikleşme mücadelesi aynı zamanda. Size uygulanan yasa dışı bir şiddet var. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti yasalarına göre de işkence suç. İşkence yapılamaz. Eğer bunu yapıyorsa ve siz susuyorsanız işkencenin devamına onay veriyorsunuz.

“ŞİDDETİ, İŞKENCEYİ ANLATMAK DEVLETE KARŞI OLMAK DEĞİLDİR”

Biz ilk önce Kürt ve solcu kadınlarla görüştük. 1997’den itibaren. İlk başta onlar da çekiniyorlardı. Başka nedenleri vardı. Biz devrimciyiz, cinsel işkenceyi öne çıkarmak yanlıştır ya da ailelerimiz bunu kabul edemez diyorlardı. Ama zamanla hak arama bilinci geliştikçe, muhalefet alanında daha çok yer aldıkları için önce Kürt kadınlar konuşmaya başladı. Sonra sosyalist kadınlar konuştu. Sonra trans kadınlar konuştu. Sonra adli nedenlerle gözaltına alınıp şiddet gören kadınlar konuşmaya başladı. Hala bu eksik.

Ama özellikle muhafazakar kadınların yaşadıkları şiddet karşısında bu kadar sessiz kalmalarını buna bağlıyorum. Hala beklentileri var. Devlet bir gün bizi anlayacak beklentisi. Oysa bu devlete karşı olmak için yapılan bir şey değil. Bireyin işkence görmesine karşı tavır alması demek. Burada siyasi saiklerle hareket etmemek gerekiyor. Eğer siz bu coğrafyada demokratikleşme istiyorsanız, bu coğrafyada işkencenin son bulmasını istiyorsanız buna karşı mücadelenin meşru bir mücadele olduğunu kabul etmeniz gerekiyor.

UŞAK’TA CİNSEL ŞİDDETE MARUZ KALANLARLA DA GÖRÜŞTÜK

Uşak’ta gözaltına alınıp cinsel şiddete maruz kalan kadınlardan da haberdar olduk. Hatta birkaçıyla görüşme de yaptık. Ancak çok konuşmak istemiyorlar. Bu konuda daha kapalılar. Ben anlayabiliyorum bunu. Kendilerini korunaksız hissediyorlar ve bütün kadınlar aynı nedenlerle susuyorlar. Belki az belki daha fazla kendinin gerekçeleri var. Biz hiçbir kadını konuşması için zorlayamayız. Kadının kendisi konuşmaya karar vermeli. Ama onları bu şiddetle mücadeleye istekli kılmak gerekiyor. Çünkü siz sustukça bu devam edecek, başkalarına da yapılacak ve suçlu olan siz değilsiniz. Suçlu olan bunu size uygulayanlar.

“CİNSEL İŞKENCEYE MARUZ KALMIŞ KADINLARA ÇAĞRIDA BULUNUYORUM”

Kamuoyuna açıklama yapmayabilirler ama mutlaka suç duyurusunda bulunmaları ve takipçisi olmaları gerekiyor. Ben bunu öneriyorum. Biz her türlü desteğe hazırız. Bizi arasınlar, başvursunlar. Hangi nedenle olursa olsun cinsel işkenceye maruz kalmış kadınlara çağrıda bulunuyorum.

Bakın İstanbul Sözleşmesi tartışmalarında AKP’nin içindeki kadınlar da İstanbul Sözleşmesine sahip çıktılar. O nedenle kadın kurtuluş mücadelesi farklı bir mücadele. Biat etmeyen bir mücadele alanı. Aslında bütün devletler bence kadınlardan korkuyor. Ve bir gün dünyada gerçekten iktidar sorgulaması yapan muhalefetler gelişecekse bu kadın mücadelesi sayesinde olacak.

“SÜLEYMAN SOYLU AÇIKÇA ŞİDDETE ÇAĞRI YAPIYOR”

Süleyman Soylu’nun İçişleri Bakanı olduğu bir yerde çünkü hemen hatırlatmak isterim şöyle bir açıklamayı rahatlıkla yapabiliyor. Diyor ki, ‘Yakaladığınızda lime lime edin, talimatını verdim.’ Bu kadar uluslararası sözleşmeye imza adan bir devletin bakanı kendi iç hukukunu ve uluslararası sözleşmeleri ayaklarının altına alarak şiddet çağrısı yapan açıklamalar yapabiliyorsa ırkçılık da artar, şiddet de artar. Bunu devletin ideolojisinden düşünmek ayrı değil. Şiddet devlet eliyle hiç olmadığı kadar meşrulaştırılıyor. O nedenle de ırkçılık artıyor, şiddet artıyor.

BOLD ÖZEL

İktidarın el birliğiyle öldürdüğü Ahmet Burhan’ın fotoğrafını Kamu-Sen afiş yaptı

Anne-babası tutuklandıktan sonra kansere yakalanan ve tedavisi geciktirildiği için hayatını kaybeden Ahmet Burhan Ataç’ın fotoğrafını Cumhur İttifakı’na yakınlığıyla bilinen Kamu-Sen, kan bağışı kampanyasında kullandı.

SEVİNÇ ÖZARSLAN | BOLD ÖZEL

Cumhur İttifakı’nın politikalarına göre tavır alan sendika olarak bilinen Kamu-Sen, düzenlediği kan bağışı kampanyasının afişinde, AKP’nin politikaları nedeniyle bile bile ölüme gönderilen Ahmet Burhan Ataç’ın fotoğrafını kullandı. Türkiye’nin ikinci büyük memur sendikası olan Kamu-Sen’in bu tavrına Ahmet Burhan’ın annesi Zekiye Ataç tepki gösterdi.

Türkiye Kamu Çalışanları Sendikaları Konfederasyonu (Kamu-Sen) Kayseri İl Temsilciliği ile Türkiye Kamu Çalışanları Vakfı (TÜRKAV) Kayseri Şubesi, Erciyes Üniversitesi çocuk onkoloji bölümündeki hastalar için bugün bir kan bağışı kampanyası düzenliyor.

“Kan Ver Hayat Kurtar” sloganıyla hazırlanan kampanyanın afişinde 7 Mayıs 2020’de kemik kanserinden hayatını kaybeden 8 yaşındaki Ahmet Burhan Ataç’ın fotoğrafı kullanıldı. Anne-babası tutuklandıktan sonra kansere yakalanan ve Almanya’da doğan tedavi imkanı geciktirilen Ahmet Burhan Ataç, bütün Türkiye’nin gözü önünde elbirliğiyle, bile bile ölüme gönderilmişti.

“SESİMİZİ DUYMAYAN BİR SENDİKANIN BUNU YAPMASI HOŞ DEĞİL”

Ölümünün üzerinden 1 yıl geçen Ahmet Burhan Ataç’ın Zekiye Ataç, “Eğer iyi bir şeye vesile olacaksa kullansınlar, benim için sakıncası yok ama biz herkesin gözü önünde oğlumuzu kaybettik. Zamanında oğlumun ve bizim yaşadığımız sıkıntılara sahip çıkmayan, görmezden gelen bir sendikanın böyle bir şey yapması hoş değil. Oğlumun ölüm yıldönümü yaklaşıyor. Beni arayıp fotoğraf ve videolarını isteyenlere gönderiyorum. İyi bir şeye sebep olacaksa kullanabilirler. Oğlum zaten bu uğurda canını verdi. Ancak bize destek olmayan, sahip çıkmayan insanların bu şekilde fotoğrafını kullanmaları da saçma.” dedi.

KHK’LILARA KAYITSIZ BİR SENDİKA

Türkiye’nin ilk memur sendikaları konfederasyonu olarak bilinen ve üye sayısı bakımından ikinci büyük kamu çalışanları konfederasyonu olan Kamu-Sen’in başkanlığını Nisan 2018’den bu yana Önder Kahveci yapıyor. Sendikanın Kayseri il temsilciğini ise Kamil Ünal üstleniyor. Her fırsatta sarı sendika olmadığını dile getiren Kamu-Sen, MHP’ye yakınlığıyla biliniyor ve Cumhur İttifakı’nın ruhuna uygun davranarak iktidarın politikalarını eleştiremiyor. Kamu-Sen’in hukuksuz bir şekilde işlerinden atılan KHK’lı memurlarla ilgili herhangi bir projesi ya da çalışması da bulunmuyor.

AHMET BURHAN VE AİLESİ NE YAŞAMIŞTI? 

Zekiye-Harun Reha Ataç’ın çocukları Ahmet Burhan Ataç’a 24 Eylül 2018’de kemik kanseri teşhisi konuldu. Teşhis konulduğunda babası tutukluydu. Ahmet’in 2 yıllık hayat mücadelesi son yılların Türkiye’sine ayna tuttu.

Ahmet, 20 Şubat 2018’de kreşte arkadaşlarıyla oyun oynarken annesi Zekiye Ataç, babası Harun Reha Ataç ve kardeşi emniyete götürüldü. Ahmet henüz 6 yaşındaydı. OHAL uygulaması sırasında işten çıkarılan anne Ataç, 14 gün gözaltında kaldı. Ardından 2,5 ay daha tutuklu kaldıktan sonra tahliye edildi. Baba Ataç ise KHK ile öğretmenlik mesleğinden men edildi ve 13 gün gözaltında kalmasının ardından geçmişte Adana’da Gülen Cemaatine bağlı özel bir yurtta müdürlük yaptığı için örgüt üyesi olduğu iddiasıyla tutuklandı. Yaklaşık 3 ay anne ve babasız kaldığı zaman dilimi Ahmet’in kanser başlangıcına denk geliyor.

SANA İNDİRİM MİNDİRİM YOK!

Adana 2. Ağır Ceza Mahkemesinde yargılanan Ahmet Burhan Ataç’a oğluna kanser teşhisi konulduktan iki ay sonra 9 yıl 9 ay hapis cezası verildi. 30 Kasım 2018’de Adana 2. Ağır Ceza Mahkemesine Ahmet’e kanser teşhisi konulduğu ve kemoterapiye başladığı belirtilerek, Yargıtay aşamasına kadar tutuksuz olarak yargılanması için raporlar sunuldu. Adana 2. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı, Harun Reha Ataç’a “Sana indirim mindirim yok” diyerek, hükümle birlikte tutukluluğu sürdürdü.

Çukurova Üniversitesi Hastanesinde tedaviye alınan Ahmet, kemoterapi ve radyoterapi ile iyileşmeyince, Temmuz 2019’da ameliyat edilerek kürek kemiğindeki tümör temizlendi. Fakat Eylül 2019’da yapılan kontrolde tümörün akciğere sıçradığı tespit edildi.

Anne Zekiye Ataç, “Bu hafta ara değerlendirmemiz vardı. Akciğerde 4 cm büyüklüğünde tümör tespit edildi. Bu kadar kısa sürede büyümesine ve sıçramasına doktorlar da çok şaşırdı. Çarem kalmadı. Oğlum gözümün önünde eriyor” dedi. Annenin açıklamaları ve Ahmet’in babasının serbest bırakılması için çektiği video sonrası sosyal medya kullanıcıları konuyu gündem yaptı. Ahmet’in babasının tutuksuz yargılanması ve tedavi sürecinde yanında olması için sosyal medyadan kampanya başlatıldı.

Anne Zekiye Ataç, “Sabah telefon görüşü var ama Ahmet babasıyla telefonda görüşmek istemiyor. Çünkü dayanamıyor ama sonra bana ‘Babam ne diyor’ diye soruyor. Ne olur Allah’ım telefonda değil, kendi gelsin” ifadelerini kullandı. “Ahmet Hastalığı Babasıyla Yensin” etiketine binlerce sosyal medya kullanıcısı katıldı ve Ahmet’i kamuoyu geniş biçimde tanıdı.

AHMET’İN ANNESİ GÖZALTINA ALINDI

Ahmet’in yurt dışında tedavisine getirilen zorluklar, babasının serbest bırakılmamasıyla ilgili Adana Adliyesine yöneltilen yoğun eleştiriler devam ederken, anne Zekiye Ataç 15 Ekim 2019’da ikinci kez gözaltına alındı. Ahmet hem babasız hem annesiz kaldı. Aile yakınlarının verdiği bilgiye Ataç, oğlunun durumundan dolayı yapılan yardımları kabul ettiği için Zekiye Ataç ‘örgüt üyesi’ olmakla suçlandı. Tepkilerin daha da artması sonrası Zekiye Ataç ertesi gün adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.

YURT DIŞINDA TEDAVİ UMUDU

Ahmet’in hastalığı ilerlerken doktorları Almanya’nın Köln kentindeki Immun-Onkoloji Merkezi’nde tedavi olabileceğini belirterek bu kliniğe yönlendirdi. Klinikle yapılan ilk temasta, Ahmet’in iyileştirilebileceği hızla getirilmesi gerektiği belirtildi. Ailenin masrafları karşılayacak ekonomik gücü yoktu. Ahmet ilk etap masraflarını bir iş adamının karşılayacağını açıklamasının ardından 20 Ocak 2020’de Almanya’ya gitti. Annesi hakkındaki yurt dışına çıkış yasağı nedeniyle Ahmet’in yanında gidemedi. 70 yaşındaki babaannesi Gülsüm Ataç refakat etti.

24 SAATTE GEREKEN PARA TOPLANDI

Ahmet’le ilgili süreci yakından izleyen İnsan Hakları Savunucusu Artel Natali Avazyan devreye girdi ve tedavi masrafları için 24 Ocak 2020’de Twitter üzerinden yardım kampanyası başlattı. Gereken 50 bin euro 24 saat içinde toplandı.

ANNE ATAÇ, AHMET ADINA TEŞEKKÜR ETTİ

24 saat bile geçmeden oğlunun tedavisi için gerekli olan paranın toplanmasının kendisini çok duygulandırdığını söyleyen anne Ataç, “Başta Natali Hanıma ve emeği geçen herkese, maddi ve manevi desteğini esirgemeyen herkese çok teşekkür ederim. Ahmet’in iyileşeceğine olan inancım daha da arttı. Ahmet’im el birliği ile sağlığına kavuşacak. İyileşeceğini ve ailece güzel günler göreceğimizi düşünüyorum” dedi.

Cezaevinde olan eşinin Ahmet’in tedavi için Almanya’ya gitmesinden çok mutlu olduğunu söyleyen anne Ataç, “Yarınki görüşmemizde de tedavi için gereken paranın toplandığı haberini vereceğim. Buna da çok sevinecek. Çünkü aklı fikri hep Ahmet’te, bizlerde” ifadelerini kullandı.

YURT DIŞI YASAĞININ KALDIRILMASI İÇİN BAŞVURU

Anne Ataç, yurt dışı yasağının kalkması ve pasaport almak için girişimlerini yoğunlaştırdı. Ancak savcılık yurt dışı yasağını kaldırmadı.

Annesinden ayrı olarak yurt dışında bulunan Ahmet’in sürekli ağladığı, moralinin çok bozuk olduğu bu nedenle tedaviye istenilen düzeyde cevap vermediği belirtildi. Ahmet’i, Almanya’da evinde misafir eden iş adamı Mete Atakul, Ahmet’in üzüntüden yemek yemediğini belirtti.

ÜÇ KEZ YURT DIŞINA ÇIKIŞ YASAĞI

Yoğun kamuoyu baskısı üzerine Zekiye Ataç’ın yurt dışı çıkış yasağı Şubat 2020’de mahkeme kararıyla kaldırıldı. Ancak savcılığın yaptığı itiraz üzerine mahkeme ikinci kez yurt dışına çıkış yasağı getirdi.

Anne gidemeyince, tedavinin ilk bölümüne verilen iki haftalık arada Ahmet, 8 Şubat günü annesini görebilmek için Türkiye’ye döndü.

Natali Avazyan ve HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun yaptığı girişimler sonucunda Zekiye Ataç’ın yurt dışına çıkış yasağı 21 Şubat 2020’de tekrar kaldırıldı. Almanya Büyükelçiliği anne Ataç’a hızla vize verdi.

Zekiye Ataç, 2 Mart 2020’de Ahmet’le birlikte İstanbul Havalimanından Almanya’ya çıkmak isterken durduruldu. Anne Ataç, bu kez Mersin 7. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından üçüncü kez yurt dışına çıkış yasağı getirildiğini havalimanında öğrendi.

“EL BİRLİĞİYLE OĞLUMU ÖLDÜRÜYORSUNUZ”

Zekiye Ataç sosyal medya hesabından “El birliğiyle oğlumu öldürüyorsunuz” notuyla bir video yayınlayarak açıklamada bulundu:

“Biz şu an İstanbul’dayız. Sabahleyin Adana’dan İstanbul aktarmalı Köln’ne gidecektik ama maalesef benim pasaportuma el koydular. Pasaport ve vize verilmişti ama maalesef ertesi günü tekrar yurt dışı yasağı koymuşlar. Bu çocuğun yarın Köln’de olması gerekiyor. Tedavisine yetişmesi gerekiyor. Durumu iyi değil. Lütfen artık bu işin çözülmesini istiyorum.”

AHMET ALMANYA’YA ANNESİYLE GİTTİ

Ahmet ve annesi sorunun çözülmesi için havalimanında beklemeye başladı. Sosyal medya üzerinden yoğun tepkiler yükseldi. Şarkıcı Haluk Levent, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ile görüştüğünü açıkladı. Ertesi gün 3 Mart 2020’de yurt dışı yasağı tekrar kaldırıldı ve Ahmet annesiyle birlikte Köln’e uçtu.

GEÇ KALINDI

Yargı süreçleri nedeniyle kaybedilen zaman Ahmet’in hastalığının yayılmasına neden oldu. Bacak kemiklerinde çok sayıda kırık meydana gelen Ahmet’in kan değerleri de düştü ve tedaviye cevap vermedi.

Köln’deki doktorlar Ahmet’in kan değerlerinin çok düşük olduğunu ve bünyesinin tedaviyi kaldıramayacağını geç kalındığını belirttiler.

Ahmet ve annesi 11 Mart 2020’de Türkiye’ye geri döndüler.

Anne Ataç, doktorların ilk tedaviden bu yana geçen zamanda değerlerinin ikinci tedaviyi kaldıramayacak kadar düştüğünü ve tedaviye başlamak için toparlanması gerektiğini söylediğini aktardı.

BABA İLE OĞLUNUN TELEFON GÖRÜŞMESİ

Ahmet’in kan değerlerinin yükselmesi için babasının tutuksuz yargılanması için kampanya düzenlendi. 27 Mart 2020’de Ahmet ile babasının yaptığı telefon görüşmesinin kaydı yayınlandı.

Kayıtta; Ahmet, babasından ‘gelmesini’ istiyor. Ahmet’in ağlayarak, “Artık buraya gel, dayanamıyorum” sözlerine babası Harun Ataç, ağlayarak cevap veriyor: “Oğlum gelemiyorum. Ben de gelmek istiyorum ama gelemiyorum oğlum. Bırakmıyorlar yavrum.”

5 SAATLİK GÖRÜŞME İZNİ

Ses kaydının oluşturduğu yoğun etki sonrası savcılık aynı gün içinde babaya ilk kez görüşme izni verdi. 5 saatlik görüşme için baba Harun Ataç, Ahmet’in bulunduğu hastaneye geldi.

Görüşmenin ardından Ahmet’in uzun bir aradan sonra ilk kez gülümseyerek uyuduğu fotoğrafları yayınlandı.

Ardından yapılan tutuksuz yargılama başvurularının tamamı sonuçsuz kaldı.

AHMET’E MORAL OLSUN DİYE İKİNCİ KAMPANYA: AHMET’İ SEVİYORUM

Arlet Natali Avazyan, Ahmet Burhan’a moral olması için yeni bir kampanya başlattı. Sosyal medya kullanıcıları paylaştıkları video ve mesajlarla ‘Ahmet’i seviyorum’ dedi. Avazyan’ın, babası hala tutuklu, ileri derece kemik kanseri Ahmet Burhan için sosyal medyada başlattığı #AhmetiSeviyorum kampanyası çığ gibi büyüdü. Ünlü isimler ve sosyal medya kullanıcıları moral videoları çekerek paylaştılar.

YOĞUN BAKIMA ALINDI: BABAYA İZİN YOK

Durumu her geçen gün kötüleşen Ahmet, 6 Mayıs 2020’de fenalaştı ve yoğun bakıma kaldırıldı. Doktorlar Ahmet’i uyuttu.

Tarsus Cezaevinde tutuklu bulunan baba Harun Reha Ataç’ın Ahmet’i son kez görmesi için savcılıktan izin talep edildi. Aileye eşlik edenler, savcılığın Harun Ataç’ın hastaneye gece değil; sabah gidişine izin verdiği bilgisini paylaştı.

HAYATA GÖZLERİNİ YUMDU

2018’de yakalandığı kemik kanseri hastalığıyla ‘olağanüstü hal’ koşullarında mücadele eden Ahmet’in kalbi üç kez durdu. 7 Mayıs 2020’de sahura yaklaşan saatlerde Ahmet hayata gözlerini yumdu.

El birliğiyle öldürülen çocuk Ahmet Burhan Ataç’ın hayatı

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Vefatının 28. yıl dönümünde Turgut Özal kimdir?

8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın vefatının üzerinden 28. yıl geçti. Cumhurbaşkanlığı görevi devam ederken vefat eden Turgut Özal’ın hayatı, kariyeri, ölümü üzerindeki şaibeler, 19 yıl sonra açılan mezarından çürümemiş cesedinin çıkmasına dair bilgiler…

BOLD – Turgut Özal, vefatının 28. yıldönümünde sevenleri tarafından anılıyor. Ölümünün üzerindeki sis bulutları halen duran Turgut Özal’ın hayatı ve kariyerine dair önemli satır başları…

MEMUR BABASI NEDENİYLE SIK SIK İL DEĞİŞTİRDİLER

13 Ekim 1927 tarihinde Malatya’da dünyaya geldi. Banka memuru babasının görevi nedeniyle sık sık il değiştirdi. Mersin’in Silifke ilçesinde kaza sonucu eşeğin üzerinden düşerek kolundan sakatlanması sonucu kollarından biri diğerine göre daha kısa kaldı. 4 yaşındayken ailesiyle birlikte Bilecik’in Söğüt ilçesine taşındı ve ilköğrenim hayatına burada başladı.Ortaokulu Mardin’de bitirdi. Mardin’de lise olmaması nedeniyle, Konya Lisesi’nde eğitimine devam etti. Lise eğitimini Kayseri Lisesi’nde tamamladı.

İTÜ ELEKTRİK MÜHENDİSLİĞİ MEZUNU

İstanbul Teknik Üniversitesi Elektrik Fakültesi’nde Elektrik Mühendisliği bölümünü burslu olarak okudu ve 1950 yılında mezun oldu. Mühendislik yapmaya başladı ve kısa bir süre sonra ailesinin isteğiyle 1952 yılında evlendiği Ayhan İnal ile aynı yıl boşandı. Bu evlilikten sonra çalıştığı kurum Elektrik İşleri Etüt İdaresi Genel Müdürlüğü’nde (EİEİ) sekreter olarak görev yapan Semra Yeğinmen ile nikah masasına oturdu. Evlendikten sonra ABD’de Teksas Teknoloji Üniversitesi’ne ihtisas yapmaya giderek burada ekonomi branşında eğitim aldı. Yine bu evliliğinden sonra Ahmet, Zeynep ve Efe adında 3 çocuk sahibi oldu.

DPT’NİN KURULUŞUNDA YER ALDI

Geri döndüğünde EİEİ Genel Müdür Yardımcısı oldu ve Türkiye’de elektrifikasyon üzerine projelerde çalıştı. 1958 yılında Planlama Komisyonu’nda sekretarya görevini yaptıktan sonra 1959 yılında Ankara Ordonat Okulu’nda yedek subay oldu. Askerliği sonrasında Devlet Planlama Teşkilatı’nın (DPT) kuruluşunda yer aldı. 1965 seçimlerinden sonra Süleyman Demirel’in danışmanı olarak görev yaptı. 1967 yılında DPT Müsteşarı oldu. 1971-1973 yılları arasında Dünya Bankası Sanayi Dairesi’nde danışman olarak çalıştı. Yurda döndükten sonra başta Sabancı Holding olmak üzere birçok sektördeki, birçok şirket için yönetici olarak çalıştı.

MSP’DEN ADAY OLDU ANCAK SEÇİLEMEDİ

1977 genel seçimlerin,de Milli Selamet Partisi’nden İzmir milletvekili adayı oldu ancak seçilemedi. 43. hükumet döneminde Başbakanlık Müsteşarlığı ile DPT Müsteşar Vekilliği görevlerine getirildi. 24 Ocak Kararları’nı hazırladı. 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra, bu politikaları devam ettirmek amacıyla Bülend Ulusu Hükumeti’nde ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcılığı görevine getirildi. Bu göreve getirildikten 22 ay sonra, 14 Temmuz 1982 yılında istifa etti. Türkiye Cumhuriyeti tarihinin hem DPT Müsteşarlığı hem de Başbakanlık Müsteşarlığı yapmış tek Başbakanı ve Cumhurbaşkanıdır.

DARBE SONRASI ANAP’I KURDU

20 Mayıs 1983 tarihinde Anavatan Partisi’ni kurdu. 1983 Türkiye genel seçimlerinde tarihindeki seçimlerde 400 kişiden oluşan parlamentoda 211 milletvekili çıkararak tek başına iktidar ve 45. hükumetin Başbakanı oldu. 1984 yerel seçimlerinden de başarıyla çıktı. 13 Nisan 1985 tarihinde yapılan ilk kongrede tekrar genel başkanlığa seçildi. 1987 yılında yapılan genel seçimlerde de 292 milletvekili çıkartarak tekrar çoğunluğu sağladı ve 46. hükumetin Başbakanı oldu. İktidarda bulunduğu 1983-1991 döneminde Türkiye ekonomisi ortalama yıllık yüzde 5,2 oranında büyüdü. Polis Vazife ve Selahiyetleri Kanunu’nu değiştirerek Emniyet İstihbarat Daire Başkanlığını kurdu.

TÜRK EKONOMİSİNİ REKABETE AÇTI

Ekonomide serbest piyasa düzenini esas alan yapısal değişim programı Turgut Özal hükumeti döneminde uygulamaya kondu. 1983-1987 yılları arasındaki Başbakanlığı dönemini de içine alan, Türkiye’de kişi başına düşen milli gelir 1980 yılında 1.539 dolar iken 1987 yılında 1.636 dolara yükseldi. Türkiye’yi ithal ikamesi modelinden ihracat önderliğinde büyüme modeline dönüştürmeyi başarmış ve Türk ekonomisi rekabete açılmıştır. Döneminde pek çok Anadolu il ve ilçesinde organize sanayi bölgesi kurulmuş, Anadolu üretim yapıp doğrudan ihracata yönelmiştir.

PARTİ KONGRESİNDE SUİKASTA UĞRADI

18 Haziran 1988 Cumartesi günü Ankara Atatürk Spor Salonu’nda Anavatan Partisinin 2. Olağan Kongresi’nin düzenlendiği sırada Kartal Demirağ isimli saldırgan tarafından düzenlenen suikasttan yaralı olarak kurtuldu. Foto muhabirleri ve televizyon kameraları için hazırlanmış olan platformun önünden ve Özal’a 12 metre öteden iki el ateş eden Demirağ, Turgut Özal’ı sağ elinden yaraladı. Saldırı sonrası etrafa rastgele ateş açan korumalar ise 18 kişinin yaralanmasına sebep oldu. Yaralananlar arasında Bakan İmren Aykut da vardır. Önce ölüm cezasına çarptırılan, ardından cezası 20 yıla indirilen Kartal Demirağ’ı Özal Cumhurbaşkanlığı döneminde affetti.

3. TURDA CUMHURBAŞKANI SEÇİLDİ

1989’daki Cumhurbaşkanlığı seçiminde aday oldu. Sosyal Demokrat Halkçı Parti ve Doğru Yol Partisi meclise girmeyerek seçimi boykot etti. İlk turda Turgut Özal 247, ANAP Burdur Milletvekili Fethi Çelikbaş 18 oy aldı. 17 oy boş çıkarken 3 oy geçersiz sayıldı. İkinci turunda 284 milletvekilinin katıldığı oylamada adaylardan Başbakan Turgut Özal 256 oy alırken, Çelikbaş 17 oy aldı. 2 oy geçersiz sayılırken 9 oy boş çıktı. 31 Ekim 1989 tarihinde yine muhalefetin katılmadığı 3. tur oylamasında Turgut Özal 263 oy alarak Türkiye Cumhuriyeti’nin 8. Cumhurbaşkanı oldu. 9 Kasım 1989 tarihinde resmi olarak görevine başladı.

SİVİL YÖNETİMİ SAVUNDU

Turgut Özal her zaman sivil yönetimi savundu, genellikle de resmi kıyafetler yerine sivil kıyafetler giymesiyle dikkat çekti. Kamu kurum ve kuruluşlarını resmi kıyafetiyle ziyaret eden diğer Cumhurbaşkanlarından farklı olarak çoğu defa kravatsız, keten pantolon, keten ayakkabı ve tişörtle resmi programlara katıldı. Askeri birlikleri şortla denetlemesi medya tarafından şiddetle eleştirildi. Özal diğer Cumhurbaşkanları gibi konuklarını köşkte ağırlamak yerine, Marmaris Okluk koyundaki resmi yazlıkta ağırladı. Ölümünde sivil Cumhurbaşkanı, demokrat Cumhurbaşkanı, dindar Cumhurbaşkanı pankartlarıyla da bu tutumu desteklendi.

1. KÖRFEZ SAVAŞI’NDA YER ALMAK İSTEDİ

Cumhurbaşkanlığı döneminde meydana gelen 1. Körfez Savaşı’nda aktif rol aldı. Petrol kaynaklarının kontrolünü elinde tutan Saddam Hüseyin’in Türkiye için büyük bir tehlike teşkil ettiğini ve Saddam’ın bölgeyi hakimiyeti altında tutmasına izin verilemeyeceğini savundu. Saddam’ın uzaklaştırılması için mümkün olan her şeyin yapılması konusunda fikren ve siyasi açıdan son derece istekliydi. Bu nedenle ABD’ye bu konuda açık destek verdi. Harekata Türk ordusunun da katılıp, Misak-ı Milli sınırları içinde olan Musul ve Kerkük’e girilmesini isteyince, zamanın Genelkurmay Başkanı Necip Torumtay görev süresi sona ermeden 3 Aralık 1990 tarihinde kendi isteği ile Genelkurmay Başkanlığı görevinden emekliye ayrıldı.

GÖREVİ BAŞINDA VEFAT ETTİ

Turgut Özal, 17 Nisan 1993 tarihinde 5 ülkeyi kapsayan 12 günlük Türkistan gezisinden sonra Çankaya Köşkü’nde sabah sporu yaparken kalp krizi geçirerek hayatını kaybetti. Cenazesine Türkiye’nin dört bir yanından yüz binlerce kişi akın etti. Tören televizyonlardan canlı yayınlandı, ülkede 3 günlük yas ilan edildi. “Öldükten sonra beni İstanbul’a defnedin, kıyamete kadar Fatih Sultan Mehmet’in manevi ruhaniyeti altında bulunmak istiyorum” şeklindeki vasiyetine uyularak kendisi tarafından yaptırılan eski Başbakan Adnan Menderes’in anıt mezarının bulunduğu Topkapı’da, Vatan Caddesi üzerinde kendisi adına hazırlanan anıt mezara defnedildi.

SUİKASTA UĞRADIĞI İDDİASIYLA MEZARI AÇILDI

Bir suikasta kurban gitmiş olabileceği de yıllardır tartışıldı. Turgut Özal’ın limonatasına katılan arsenikle zehirlendiği iddiasını ortaya atan eşi Semra Özal, delil olarak da saç örneğini ABD’de tahlil ettirdiğini söyledi. 2 Ekim 2012 tarihinde Turgut Özal’ın 19 yıl aradan sonra kabri açıldı, cesedinin çürümemiş olduğu görülürken, ölümünün bir suikast olup olmadığının belirlenmesi için yapılan otopsi sonucunda Adli Tıp Kurumu araştırmalar ve bulgular sonucu zehir bulunduğunu ancak Özal’ın zehirden mi yoksa başka sebepten mi öldüğünü tespit edemediklerini açıkladı.

 

Cezaevinde kanser olan KHK’lı mühendis Abdülazim Özdemir hayatını kaybetti

 

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Cezaevinde kanser olan KHK’lı mühendis Abdülazim Özdemir hayatını kaybetti

Kalkınma Bakanlığı’ndan ihraç edildikten sonra tutuklanan ve hapiste akciğer kansere yakalanan KHK’lı endüstri mühendis Abdülazim Özdemir dün gece öldü. Özdemir, 4. evre olana kadar tahliye edilmemişti.

SEVİNÇ ÖZARSLAN | BOLD ÖZEL 

Cezaevinde akciğer kanserine yakalanan ve 4. evre olana kadar tahliye edilmeyen KHK’lı mühendis Abdülazim Özdemir 50 yaşında hayatını kaybetti. Özdemir’e geç teşhis konulduğunu ve tedavisinin geciktirildiğini tutuklu eşi Emir Özdemir ortaya çıkarmıştı. Kırıkkale Keskin T Tipi Cezaevinden HDP’li Ömer Faruk Gergerlioğlu’na mektup yazan Emir Özdemir, “Defalarca doktora gitmesine rağmen 4. evredeki bir hastalık acaba nasıl anlaşılmadı? Acaba geç yapılan sarılık ameliyatı kansere mi sebep oldu? İhmaller var mı?” diye sormuştu.

ODTÜ Endüstri Mühendisliği mezunu olan Abdülazim Özdemir, Kalkınma Bakanlığında mühendis olarak görev yaparken Eylül 2016’da çıkarılan 672 sayılı KHK ile ihraç edildi. Daha sonra Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklanıp Ankara Sincan Cezaevine gönderildi. 14 ay tutuklu kalan Özdemir, çıkarıldığı son mahkemede 6 yıl 3 ay ceza verilip tahliye edildi. Dosyası 1,5 yıl Yargıtay’da bekleyen Özdemir, cezası onaylanınca Mart 2019’da tekrar tutuklanıp Bandırma 1 No’lu T Tipi Cezaevine konuldu.

“CEZAEVİNE SAPASAĞLAM GİRDİ”

İkinci kez hapse giren Abdülazim Özdemir’e 10 ay sonra Ocak 2020’de 4. evre karaciğer kanseri teşhisi konuldu. Ancak hastalığının teşhisi ve tedavisinde geç kalınmıştı.  Yaklaşık iki yıldır Kırıkkale Keskin T Tipi Cezaevinde tutuklu bulunan Abdülazim Özdemir’in eşi Emir Özdemir, 7 Ocak 2020’de HDP’li Ömer Faruk Gergerlioğlu’na mektup yazarak eşinin uğradığı hak ihlallerini şöyle anlatmıştı:

“Eşim cezaevine girdiğinde sapasağlamdı. Sonra rahatsızlandı. Böbrek taşı teşhisi kondu. İyileşmedi. Sararıp vücudu kabarınca acilen doktora götürüldü. Meğer böbrek taşı yokmuş. Rahatsızlığı sarılıkmış. Hemen ameliyat olması gerekti. Ama ameliyat olacağı alet bozulduğu için geri cezaevine getirildi. Doktor Bursa veya İzmir’e sevkini  söylemiş. Ama araya Kurban Bayramı girdi, ihmal edildi. Eşim idareyle görüştü ancak unutuldu. Sevk edilmedi. Ameliyat edilmedi. Elden ayaktan düştü. Hiçbir şey yeyip içemedi (çay bile içemedi). İhtiyaçlarını arkadaşları karşıladı. Sonunda acilen ağustos ayında ameliyat olmak zorunda kaldı. Meğer alet birkaç günde yapılmış. Daha önce de ameliyat olabilirmiş. Ameliyatta parça alındı ve Ankara’ya patolojiye gönderildi. Bu arada aşırı kilo kaybetti. Çünkü bu süreç 2-3 ay sürdü. Ameliyattan sonra toparladı. Kilo almaya başladı. Aralık ayında patoloji sonucu geldi. Tekrar ameliyat olabilirim dedi. İyi huylu mu kötü huylu mu bakılacak. Bir sürü tahlilden sonra 6 Ocak 2020’de maalesef karaciğer kanseri olduğunu ve 4. evrede bulunduğunu öğrendim. Yıkıldım. Defalarca doktora gitmesine rağmen 4. evredeki bir hastalık acaba nasıl anlaşılmadı? Acaba geç yapılan sarılık ameliyatı kansere mi sebep oldu? İhmaller var mı? Kafamda bir sürü soru.”

EŞİ CEZAEVİNDE KORONA OLDU, CENAZEYE KATILAMAYACAK

Milletvekilliği düşürülmeden önce olayın peşine düşen Ömer Faruk Gergerlioğlu, Abdülazim Özdemir’in sağlık durumunu ve yaşadığı hak ihlallerini Meclis’te geçen yıl defalarca gündeme getirdi. Sosyal medya baskısı nedeniyle Şubat 2020’de tahliye edilen Özdemir bir yıldır Ankara’da tedavi görüyordu.

6, 10 ve 16 yaşında 3 kızı olan Abdülazim Özdemir’in eşi, 20 yıllık matematik öğretmeni Emir Özdemir de Cemaat soruşturmaları kapsamında 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı. Yaklaşık iki yıldır tutuklu olan Emir Özdemir, geçen hafta koğuşta koronavirüs kaptı. Aile yakınlarının verdiği bilgiye göre sağlık durumu düzelene kadar Emir Özdemir’e eşinin vefat ettiği söylenmeyecek. Dolayısıyla cenazeye de katılamayacak. Daha önce birçok mahpus, pandemi nedeniyle vefat eden yakınlarının cenazelerine savcılık izin vermediği için gidememişti.

Abdülazim Özdemir cenazesi bugün Ankara Karşıyaka Mezarlığı’na defnedildi.

Abdülazim Özdemir’in son hali.

KHK’lı mühendis cezaevinde kanser oldu: 4. evrede olmasına rağmen tahliye yok!

4. evre kanserli tutuklu yoğun bakıma kaldırıldı, hala tahliye edilmedi

 

Okumaya devam et

Popular

0Shares
0