Bizimle iletişime geçiniz

Analiz

Rusya ve Mısır neden Karadeniz’de tatbikat yapıyor?

Erdoğan rejiminin kişisel beka temelli dış politikası sonucunda Türkiye giderek yalnızlaşıyor. Rusya, tarihinde ilk defa 2020 yılının sonunda Karadeniz’de Mısır ile birlikte tatbikat yapacak.

FATİH YURTSEVER – BOLD ANALİZ

Türk F-16’ları 24 Kasım 2015 tarihinde Suriye sınırında Rus S-24 savaş uçağını düşürdükten sonra iki ülke arasındaki ilişkiler gerildi. Putin’in BM Güvenlik Konseyine Erdoğan rejiminin Suriye’de radikal-cihatçı gruplara gönderdikleri silahlar ve kara para trafiğine ilişkin belgelerini sunmasından sonra dilenen özür ile ilişkiler normale döndü. 15 Temmuz 2016 sonrasında Rusya, başta Suriye ve enerji konuları olmak üzere Erdoğan rejiminin önemli bir ortağı haline geldi. Özelikle de NATO ve ABD’nin karşı çıkmasına rağmen, S-400 silah sisteminin tedarik edilmesi, Türk tarafınca Rusya’nın stratejik ortak olarak adlandırılmasına neden oldu.

RUSYA TÜRKİYE’Yİ MASADAN ATTI

Azerbaycan ve Ermenistan arasında yaşanan çatışmaların Rusya’nın devreye girmesiyle ateşkesle sonuçlanması ve çözüm için bizzat Türkiye’nin Rusya eli ile masadan dışlanması Türk tarafında hayal kırıklığına neden oldu. Aslında Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov’un da açıkça ifade ettiği gibi iki ülke arasındaki ilişkiler hiçbir zaman stratejik ortaklık seviyesine gelmedi. Rusya taktiksel olarak konjonktürden ve Erdoğan rejiminin zafiyetlerinden yararlanarak hem siyasi hem de ekonomik alanda Türkiye’yi kullanarak kazanımlar elde etti. Çarlık döneminden itibaren Rusya’nın iki dostu vardır. Bunlar Donanması ve Ordusu’dur. Bunların haricindekileri aktörler Rusya için sadece ortaktan ibarettir.

Türkiye Rusya konusunda benzer bir hatayı Karadeniz’de yaptı. SSCB yıkıldıktan sonra Rusya bir dönem askeri olarak Karadeniz’de kendisini toparlayamadı. Savaş gemilerinin büyük bir kısmı âtıl kaldı. Türk Donanması birden Karadeniz’in en güçlü donanması oldu. Bu dönemde deniz kuvvetlerinde hâkim olan ulusalcı amirallerinde katkılarıyla Rusya’yı içine alan, Karadeniz İşbirliği Görev Grubu (BLACKSEAFOR), Karadeniz Uyumu Harekâtı gibi girişimler başlatıldı.

Türkiye’ye göre; Karadeniz bir istikrar denizidir. Karadeniz’e dışarıdan müdahale olmamalıdır. Karadeniz’de meydana gelen bir sorun ancak kıyıdaş ülkeler arasında iş birliği ile çözülebilir. Dışarıdan yapılacak müdahaleler ancak sorunun büyümesine neden olur. Burada dikkatten kaçan husus şuydu. Rusya açısından güvenlik boğazlardan başlar. Rusya güçsüz olduğu zamanlarda boğazların ve Karadeniz’in Türkiye kontrolünde olmasını savunurken, deniz gücü olarak güçlenmeye başladığında statükonun kendi lehine değişmesini talep eder. İkinci Dünya savaşı öncesinde Alman ve İtalyan tehdidi kendisini hissettirmeye başlayınca Türkiye, Lozan Anlaşması ile teşkil edilen Boğazlara ilişkin statünün değişmesini talep etti. Montrö Boğazlar Sözleşmesi bu talep sonucunda imzalandı. Rusya konferans görüşmelerinde Türkiye’ye en fazla destek veren ülkeydi. Zira, o dönem için Montrö Boğazlar Sözleşmesi Türkiye’nin olduğu kadar Rusya’nın da güvenliğine hizmet ediyordu.

ORDU VE DONANMA MODERNİZE EDİLDİ

Türkiye, NATO ve ABD’nin Karadeniz’e girme çabalarına bugüne kadar karşı çıktı. 11 Eylül saldırıları sonrasında başlatılan Etkin Çaba Harekâtı Türkiye’nin çabaları doğrultusunda Karadeniz’de icra edilemedi. Rusya zaman içerisinde petrol ve doğal gaz fiyatlarında yaşanan artış sebebiyle elde edilen gelirin bir kısmı ile ordu ve donamasını modernize etti. Gürcistan krizinden sonra generallerin yarısını emekli eden Putin, çok kısa sürede başarılı bir yenilenme programı ile askeri gücünü etkin hale getirdi. 2014 yılında Kırım’ın ilhak edilmesiyle Karadeniz’de statüko bozuldu.

Rusya Genelkurmay Başkanı Ger Asimov’un; “Bundan birkaç yıl önce Rus (Karadeniz) Filosunun askeri kapasitesi Türk Deniz Kuvvetlerine göre düşük seviyedeydi. O zamanlar Türkiye’nin neredeyse Karadeniz’in efendisi olduğu söyleniyordu. Artık her şey değişti ” açıklamasından da anlaşılacağı üzere tarihi gerçek bir kere daha tekerrür etti: Rusya güçlendiğinde Karadeniz’de ve Boğazlarda statükonun kendi lehine değişmesini talep eder.

Romanya ve Ukrayna, Rusya’nın güçlenmesinden duydukları endişe sonucunda kendi güvenliklerini sağlama adına ABD ile daha yakın askeri iş birliğine gidiyorlar. ABD özellikle Karadeniz, Doğu Avrupa ve Balkanların kontrolü için Romanya, Polonya ve Yunanistan’ı kendisine ortak olarak belirlemiş durumda.

ORTAK TATBİKAT

Erdoğan rejiminin kişisel beka temelli dış politikası sonucunda Türkiye giderek yalnızlaşıyor. Rusya tarihinde ilk defa 2020 yılının sonunda Karadeniz’de, Mısır ile “Bridge of Friendship” adlı bir tatbikat yapacak. Şimdiye kadar Karadeniz’de Romanya, Ukrayna ve Bulgaristan’ın ev sahipliğinde NATO ülkelerinin katılımı ile çok uluslu tatbikatlar icra edilirken, Rusya herhangi bir ülke ile Karadeniz’de bir tatbikat yapmamıştı. Türkiye-Mısır ilişkilerinin aksine son yıllarda Mısır ve Rusya arasında enerji ve silah ticareti konusunda yakın ilişkiler geliştirildi. Türkiye’nin sayesinde Doğu Akdeniz’e inen, Montrö Boğazlar Sözleşmesine rağmen denizaltılarını boğazlardan geçiren Rusya’nın Mısır ile böyle bir tatbikat gerçekleştirmesinin mesajı gayet açık ve nettir.

Karadeniz’in yeni hâkimi Rus Donanmasıdır. Bundan sonra Rusya Karadeniz’de daha cüretkar bir politika izleyecektir. Rusya’nın takınacağı agresif tutum Romanya ve Ukrayna’yı ABD’ye daha fazla yaklaştıracaktır. Karadeniz yeni bir güç mücadelesine sahne olacaktır. Türkiye’nin bu noktada tarafı bellidir, ancak devleti ele geçiren Erdoğan rejiminin ne tür bir tercihte bulunacağını ise şimdiden kestirmek oldukça güç. Zira, Suriye’de Rusya tarafından bir tabur askeri öldürülen ülkenin Cumhurbaşkanı olarak Erdoğan’ın Putin karşısında sergilediği tavır, dış politikada öngörüde bulunmayı zorlaştırıyor.

Analiz

Türkiye bir günde nasıl Kovid-19 vakalarında dünya üçüncüsü oldu?

Türkiye’de gerçek Kovid-19 rakamlarının gizlendiğine ilişkin çok önemli bir gelişme yaşandı. Bugüne dek hasta sayılarını açıklayan ve sayıyı günlük 6 bin civarında tutan Sağlık Bakanlığı dün aniden 25 Kasım’daki vaka sayısının 28 bin 351 olduğunu açıkladı.

BOLD – Sağlık Bakanlığının 25 Kasım’da açıkladığı rakamlara göre Türkiye, Kovid-19 pozitif vaka sayısında ABD ve Hindistan’ın ardından üçüncü durumda.

Bakanlığın bir günde rakamları aniden değiştirmesiyle ilgili farklı görüşler var. Türkiye’de durumun oldukça kötüleştiği ve kamuoyunun dikkatli olması için rakamların gerçeğe yakın olarak açıklandığını iddia edenler çoğunlukta.

Türkiye’de okullar Kasım ayı başında tekrar kapandı. Muhalefet ve Tabipler Odası Birliği, iki hafta tam kapanma istiyor. Ancak ekonomik kriz nedeniyle hükümet bu teklife sıcak bakmıyor.

Başka bir iddia ise gazeteci Adnan Bulut’tan geldi. Bulut, Dünya Sağlık Örgütü tarafından aşı dağıtımının ülkelerin açıkladığı vaka sayısına göre yapılacağı, Sağlık Bakanlığı’nın bu nedenle aniden sayıları dört kattan fazla artırdığını iddia etti.

Türk Tabipler Birliği ise Sağlık Bakanlığının günlük 28 bin vaka sayısının da inandırıcı olmadığı görüşünde.

Birlik Genel Sekreteri Prof. Dr. Vedat Bulut, filyasyon ekiplerinin 25 Kasım’da sadece Başkent Ankara’da 14 bin civarı pozitif vaka tespit ettiğini, Türkiye’nin geneli için 28 bin rakamının inandırıcılıktan uzak olduğunu söyledi.

Tabipler Birliği, uzun süredir Sağlık Bakanlığının rakamlarının gerçeği yansıtmadığını belirtiyor ve gerçek rakamın açıklanandan 20 kat fazla olduğunu belirtiyordu.

KEŞKE HAKLI ÇIKMASAYDIK!

Konuyla ilgili açıklama yapan Tabipler Birliği Başkanı Şebnem Korur Fincancı, Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın rakamları aniden artırmasıyla ilgili şunları söyledi:

“Gerçeklerin bir biçimde ortaya çıkma huyu var. Biz Türk Tabipleri Birliği olarak başından beri haklı olduğumuzu söyledik. Keşke olmasaydık. Keşke bu kadar insanımız ölmeseydi. Bu kadar hastamız olmasaydı ve bu kadar sağlık çalışanını yitirmeseydik. Biz bunun hala önlenebilir olduğunu söylüyoruz. Toplu hareketliliğin kısıtlanması, toplu bulunan alanların kapatılması, zorunlu üretim dışında üretimin mutlaka durması ve bunun en az 2 hafta tercihen 4 hafta olması. 4 hafta hızı düşürebilmek için ideal olanıdır.”

Tabipler Birliği adına yapılan resmi açıklamada ise, Fahrettin Koca’nın gerçek rakamları gizleyerek pandeminin yayılmasına neden olduğu ve yüzlerce insanın ölümünde sorumluluğu bulunduğu belirtildi. Açıklamada Koca istifaya çağrıldı.

TABİPLER BİRLİĞİ ÜZERİNDEKİ BASKI ARTIYOR

Tabipler Birliği Başkanlığı’na iki ay önce Şebnem Korur Fincancı’nın seçilmesiyle birlik, Sağlık Bakanlığını ve hükumeti pandemiyle mücadele stratejisi konusunda sert biçimde eleştirmeye başladı.

Fincancı, aktivist bir geçmişe sahip ve insan hakları mücadelesi nedeniyle onlarca kez yargılandı.

Fincancı yönetimi ilk olarak Bakanlığın rakamlarındaki çelişkileri ortaya çıkardı. Peş peşe yayınlanan raporlar sonrası Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve koalisyon ortağı Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Fincancı’yı terörist olmakla suçladı.

Erdoğan, doktorların Tabipler Birliğinin başkanlığına bir teröristi seçmelerinin kabul edilemez olduğunu söyledi.

Ancak Fincancı, açıklanan pandemi rakamlarının gerçeğin 20 katı olduğuna ilişkin tezini savunmaya devam etti.

Hükümet Tabipler Birliğine yönelik ilk terör operasyonunu 20 Kasım’da yaptı. Birlik Yüksek Onur Kurulu Üyesi Dr. Şeyhmus Gökalp, 20 Kasım Cuma gözaltına alındı ve 23 Kasım’da tutuklandı.

Tabipler Birliği, Gökalp’in uydurma delillerle tutuklandığını açıkladı. Hükümet kanadı ise Tabipler Birliği’nin yasal yetkilerini kısıtlamak için çalışmalara başlandığını açıkladı.

Okumaya devam et

Analiz

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Ankara’nın elinden ‘gizli tanık’ silahını aldı

Türkiye’de on binlerce masum, ‘gizli tanık’ sistemi nedeniyle tutuklu. Gizli tanıklar özellikle siyasi davalarda öne çıkıyorlar. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, gizli tanık beyanlarıyla yapılan tutuklamalar için emsal bir karar verdi.

BOLD – 2009’da kapatılan Demokratik Toplum Partisi Ergani İlçe Başkanı Hasan Bakır’ın başvurusunu karara bağlayan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Bakır’a ‘gizli tanık ifadelerine dayanılarak’ 3 yıl ceza verilmesini hak ihlali olarak gördü. Mahkeme 13 Ekim 2020’de verdiği kararda, gizli tanık ifadesinin ceza için tek başına yeterli delil olamayacağının altını çizdi. Türkiye’de şimdiye dek görülen davalar ise tam tersini gösteriyor.

4.000 KİŞİYE 1 GİZLİ TANIK

Türkiye’de siyasi davalarda gizli tanıklar için kod ad kullanılıyor. “Garson” isimli gizli tanık, en popülerlerinden biri. Garson, 4 bin polisin davasında gizli tanık durumunda.

Gizli Tanık Garson’un Emniyet’e verdiği iki ayrı SD kart içerisinde ismi bulunduğu belirtilen 4 bin polis, Gülen Hareketi’yle bağlantılı olmakla suçlandı ve polislikten ihraç edildiler. 4 bin polisten 2600’ü hala tutuklu durumda.

Gizli tanıklar mahkemeye ayrı bir salondan görüntüleri ve sesleri değiştirilmiş olarak video konferans yöntemiyle bağlanıyorlar. Garson isimli gizli tanık her gün birkaç davaya bağlanıp ifade veriyor. Anlattıklarını bir araya getiren avukatlar, Garson’un kimliğini ortaya çıkardı.

Gizli tanık ‘Garson’un kim olduğunu belirleyen İstanbul Barosu avukatlarından biri turkishminute.com’a süreci anlattı. Güvenlik nedeniyle isminin yayınlanmasını istemeyen avukat, Garson’u şöyle anlattı:

“Garson isimli gizli tanığın T.Ç. olduğunu herkes biliyor artık. T.Ç. 31 Mart 2017’de ortadan kayboldu. Ailesi kaçırıldığına ilişkin suç duyurusunda bulundu. T.Ç’den bir gün sonra kaçırılan Önder Asan’ın anlatımlarından öğreniyoruz ki ikili gizli bir işkence merkezine götürülüp aylarca işkence görmüşler. T.Ç. işkence sonucu kendisine söylenen her şeyi kabul etmiş ve tanık koruma programına alınmış. Önder Asan ise kabul etmediği için halen tutuklu durumda.”

Garson’dan elde edildiği iddia edilen SD kartta ismi bulunan bir polis ve bir komiser yardımcısını savunduğunu belirten avukat, Garson’un müvekkillerinden ikisini de tanımadığını anlatıyor:

“Duruşmaya videokonferansla katıldı. Konuşmalarını anlamak zaten çok güç, sesi düşük ve değiştirilmiş veriliyor. İki müvekkilim hakkında sorular sordum ve tanımadığını kabul etti. Müvekkillerimle irtibatta olan Gülenistleri tanıdığını söyledi. Ancak onların isimlerini sorduğumuzda, cevap veremedi. Tüm çelişkilere, bir kişinin dört bin polisi tanıyamayacağı gerçeğine rağmen müvekkillerim gibi 2 binden fazla polis tutuklu. Garson sadece bir örnek. Türk hukuk sistemi özellikle siyasi davalarda tamamen gizli tanıklar üzerinden yürüyor.”

SELAHATTİN DEMİRTAŞ DA GİZLİ TANIK MAĞDURU

Halkların Demokrasi Partisi’nin (HDP) tutuklu eski genel başkanı Selahattin Demirtaş da gizli tanık mağdurlarından biri. 142 yıl hapis istemiyle Ankara 19’uncu Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanan Demirtaş’ın iddianamesinde “Mercek” isimli bir gizli tanık vardı. Yargılama başladığında “Mercek” isimli gizli tanığın aslında hiç var olmadığı ortaya çıktı. Mahkeme kanalıyla istenen ifadeler bulunamadığı gerekçesiyle mahkemeye gönderilmedi.

RAHİP BRUNSON 2 YIL TUTUKLU KALDI

20 yılı aşkın süredir Türkiye’de yaşayan Amerikalı Rahip Brunson gizli tanık ifadeleri ile “ajan-terörist ve Gülenist” olmakla suçlandı. ABD Başkanı Donald Trump’ın Türkiye üzerine kurduğu ekonomik baskıyla 2 yıl tutukluluğun ardından serbest bırakılan Brunson hakkında 5 gizli tanık vardı.

Dua, Göktaşı, Ateş, Serhat, Kılıç, Kama isimli gizli tanıkların ifadeleri Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan yanlısı medyada geniş yer buldu.

Gazeteci Adem Yavuz Arslan, Brunson dosyasındaki gizli tanıkları şu ifadelerle anlattı:

“Brunson hakkında ifade veren gizli tanıklara göre 2016 yılında yaşanan 15 Temmuz darbe girişimi başarılı olsaydı Brunson CIA Başkanı olacaktı. AKP’li gazeteci Nedim Şener ise gizli tanık ifadelerine dayanarak, Brunson’un Kürtleri Hristiyan yapıp ayrı devlet kurduracağını anlattı. Hristiyan bir din adamının Müslüman bir din adamı Fethullah Gülen’in takipçisi olduğunu söyledi gizli tanıklar. Bu ifadelerin ciddiye alınır bir tarafı yoktu ama mahkemeler tutukluluk için yeterli gördü. Davanın ve gizli tanıkların nabzı Amerika ile yapılan pazarlıklara göre değişti. Trump’un ekonomik baskısı sonucu Türk ekonomisi krize girince, Erdoğan yönetiminin talebi doğrultusunda gizli tanıklar ifadeleri geri çektiler. Daha önceki anlatımlarının 180 derece tersini anlattılar. Brunson serbest kaldı, Amerika’ya uçtu, Başkan Trump tarafından Beyaz Saray’da ağırlandı.”

MUHALEFETİ BASTIRMAK İÇİN KULLANILIYORLAR

Avukat Ali Yıldız gizli tanıklığın muhalifleri baskılamak için kullanılan bir yargı aracına dönüştüğünü şöyle dile getiriyor:

“Gizli tanıklık ceza yargılaması sistemine girdiği 2005 yılından bu yana kötüye kullanılıyor ancak 2016 yılından sonra muhalifleri baskılamak için görülmemiş boyuta ulaştı. Hemen hemen her siyasi davada bir gizli tanık bulunuyor. Hatta gizli tanıklık maaş karşılığı yapılan bir mesleğe dönüştü. Bazen de var olduğu iddia edilen gizli tanığın aslında hiç olmadığı ortaya çıktı. Mahkeme huzuruna hiçbir zaman getirilmiyorlar. Selahattin Demirtaş davası bunlardan biri. Gizli tanığın ifadeleri iddianamede var ama kendisi ortada yok, kim olduğu da bilinmiyor.”

Yıldız, AİHM’in son kararını önemli buluyor:

“AİHM’in son kararında sanık avukatlarına gizli tanığı sorgulama imkanı verilmemesi ve bu tanığın ifadesinin ceza kararında belirleyici olmasını sözleşmeye aykırı bulup, hak ihlali kararı vermesi son derece önemli. Gizli tanıklık kurumu, zaten muğlak ve keyfilik içeren Türkiye Terörle Mücadele Yasalarını bireysel özgürlükler aleyhine daha da kötüleştirmektedir. Delilsiz siyasi dava dosyaları, gizli tanık beyanlarıyla doldurulmakta ve sadece bu beyanlar esas alınarak insanlara çok ağır cezalar verilmektedir.”

Okumaya devam et

Analiz

Alman Ordusu Türk gemisine neden çıkarma yaptı?

Almanya’dan AB Zirvesi öncesi Türkiye karşı askeri-diplomatik hamle… Almanya AB Zirvesi öncesinde Türkiye’yi Doğu Akdeniz ve Libya konusunda tavize zorlamak için bu tür bir girişimde bulundu.

FATİH YURTSEVER | ANALİZ

Avrupa Birliği (AB) tarafından Libya’ya yönelik yasadışı silah kaçakçılığının engellenmesi için başlatılan IRINI harekatına katılan Alman firkateyni Hamburg tarafından Türk bandıralı Roseline-A isimli gemiye Bingazi Limanına 125 deniz mili kala müdahale edildi. Hamburg firkateyninden kalkan helikopterin taşıdığı askerler Türk gemisine indirildi. Vocal Europe internet sitesinde harekata ilişkin görüntüler paylaşıldı. Görüntülerde Alman askerlerinin gemiye inişi, kaptan köşkünün kontrol altına alınışı ve konteynerlerin ayrıntılı şekilde incelenişine yer verildi.

Almanya’nın AB Zirvesi öncesinde Türk Bayrağı taşıyan bir gemiye, Türkiye’nin izni olmaksızın neden müdahalede bulunduğunun ip uçları, Reuters tarafından verilen haberin içeriğinde gizli. Haberde Almanya’nın gemiye müdahale için izin talep ettiği, ancak 4 saat geçmesine rağmen, izne yönelik herhangi bir cevap verilmediği, bu durumunun kendileri tarafından izin verildiği şeklinde kabul edildiği ve müdahale edildiği, Türkiye’nin itirazının kendilerine ulaşır ulaşmaz da askerin gemiyi terk ettikleri, gemide herhangi bir silah veya mühimmat bulunmadığı ifade ediliyor.

Haber içeriğinde yer alan 4 saat ibaresi kritik bir ifade. Zira, bu ifade Türkiye’nin de 2010 yılında taraf olduğu “Denizde Seyir Güvenliğine Karşı Yasadışı Eylemlerin Önlenmesine Dair Sözleşmeye Ait 2005 Protokolü” nü işaret ediyor. SUA Sözleşmesi ve Protokolü ile denizde gerçekleşebilecek terörizmin önlenmesini amaçlanıyor. Protokole göre; suç işlendiğine dair makul şüphenin oluşması durumunda uluslararası sularda gemiye müdahale edilebilir. Gemiye müdahaleden maksat gemide olması muhtemel silahları incelemek veya terörist saldırıya maruz kalan gemiye yardım etmek şeklinde tanımlanıyor.

Uluslararası sularda yabancı gemiye müdahale edileceği zaman geminin uyruğunun bayrak devletince doğrulanması gerekiyor. Doğrulama için Bayrak Devletinin kendisine yapılan talebe en kısa sürede cevap vermesi bekleniyor. Geminin uyruğu doğrulandıktan müdahale için izlenecek sonra müdahale için bayrak devletinden talepte bulunuyor. Bayrak devleti kendisine yapılan talebe olumlu cevap verebileceği gibi, olumsuz cevap vererek müdahaleyi kendisini yapacağını da beyan edebilir.

Ancak burada tartışmalı bir durum söz konusudur. Müdahalede bulunmak isteyen devlet tarafından International Maritime Organisation (IMO) Genel Sekreterliğinden bayrak devletinin bilgilendirilmesi için yapılan talebe 4 saat içerisinde cevap verilmemiş ise, bazı devletler bu süre geçtikten sonra müdahale edilebileceğini iddia ederken, bazı devletler bunun mümkün olmadığını ileri sürüyor. Türkiye tarafından IMO’ya yapılan deklarasyonda Türk Bayrağı taşıyan gemilere kendi rızası alınmadan müdahale edilmemesi gerektiği, taleplere 24 saat görev yapan deniz Kuvvetleri Harekat Merkezi tarafından en kısa sürede cevap verileceği beyan edilmiştir. Türkiye bir anlamda bu beyanı ile kendisine yapılan talebe zımni olarak 4 saatten kısa bir sürede cevap vereceği taahhüdünde bulunmuş oluyor.

Yaşanan hadiseden anlaşıldığı kadarıyla Türkiye imkânı olmasına rağmen 4 saatlik süre içerisinde bu talebe cevap vermemiş. Şaşırtıcı bir şekilde daha önce Libya’ya giden ticari gemilere Türk Deniz Kuvvetleri tarafından refakat ve koruma sağlanırken bu gemi yalnız bırakılmış.

Öte yandan Libya’ya yönelik silah ambargosunu düzenleyen 2292 sayılı BM Güvenlik Konseyi (BMGK) kararı bayrak devletinin rızasını şart koşarken, Almanya müdahale için yapılan açıklamada özellikle üzerinde durulan 4 saat ifadesiyle SUA 2005 Protokolüne gönderme yaparak yapılan faaliyeti terörizm ile mücadele kapsamına sokmuş ve çok ince ve diplomatik bir lisan ile Türkiye’nin Libya’daki terörist gruplara silah gönderdiğini uluslararası kamuoyuna duyurmuştur.

Anlaşılan Almanya AB Zirvesi öncesinde Türkiye’yi Doğu Akdeniz ve Libya konusunda tavize zorlamak için bu tür bir girişimde bulundu. Şu hususu da hatırda tutmak gerekiyor, Türkiye’nin 4 saat içerisinde müdahale talebine cevap vermemesi ve Roselina-A isimli ticari gemiye refakat sağlamaması sanki müdahale olsun da IRINI harekatının meşruiyeti sorgulansın gibi bir düşünce ile hareket etmiş olabileceği ihtimalini gündeme getiriyor.

Ancak her ne olursa olsun müdahale edilen gemi Türk Bayrağı taşıyor ve Türkiye örtülü bir şekilde Libya’daki teröristlere silah gönderen ülke konumuna düşürülüyor. Daha önceki yazılarda da sıkça ifade edildiği şekilde Erdoğan Rejimi ve onun karanlık ilişkileri Türkiye Cumhuriyeti Devleti için en büyük ulusal güvenlik sorunudur.

Cezaevinde bir kanserli daha: Yasin Akaslan 9 aydır hapiste

Okumaya devam et

Popular