Bizimle iletişime geçiniz

Analiz

Erdoğan-Macron polemiğinin altında başarısızlığı gizleme çabası var

AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron arasında süren sert polemiğin perde arkasında ne var? Vrije Universiteit Brussel’den (VUB) Dr. Mine Yıldız, iki ülke liderinin davranışlarını incelediği bir analiz kaleme aldı. Yıldız’a göre her iki lider de ülkelerinde sürekli oy kaybediyor ve her iki ülkenin ekonomisinde sıkıntılı günler yaşanıyor. Dr. Mine Yıldız’a göre Erdoğan ve Macron polemiğinin arkasında dikkatleri ekonomiden başka yöne çekmek ver. İşte dikkat çeken o analiz.

BOLD

Macron ve Erdoğan’ın can simidi: Din ve milliyetçilik
Dr. Mine Yıldız – Vrije Universiteit Brussel (VUB)

Türkiye’de 1937 yılında yapılan bir değişiklikle laiklik ilkesi 1924 Anayasası’nda anayasal bir hüküm haline gelmiş, sonrasında 1961 ve 1982 anayasalarında da laiklik ilkesi korunmuştur. Anayasa’da cumhuriyetin laik niteliğine atıfta bulunulmakta ve “laik cumhuriyetin”, Türkiye’nin önemli unsurlarından biri olduğunun altı çizilmektedir. Laiklik ilkesinin bir gereği olarak din duygularının, devlet işlerine ve politikaya karıştırılması yasaklanmıştır ancak din ve tarikatlar her daim politikayla iç içe olmuştur.

Gel gelelim Fransa’ya. 9 Aralık 1905 tarihinde Katolik Kilisesi laiklik ilkesinin kabul edilmesiyle büyük darbe almış ve kiliseye yönelik maddi yardımlar kesilmiştir. Kabul edilen laiklik yasası, devletin dinler karşısında tarafsızlığını öngörmektedir.

Fransa’ya 1. Dünya Savaşı öncesi başlayan göç, 1945’e kadar devam etti. Savaş dönemi boyunca Fransa, Cezayir, Tunus Fas gibi ülkelerden asker aldı. Savaş öncesi gelen yabancılar kalifiye olmayan işçi konumunda idiler. Bu işgücü ülkenin yeniden imar edilmesi ve işgücü açığını kapatmak için Cezayirliler ve İtalyanlar göçmen olarak çağrıldı. Göç dalgası 1945 sonrasında da devam etmiştir. Faslıların (Marocaines) göçü ise 1960’ların ortasında hızlanmıştır.

Zamanla Magripliler, Afrikalılar, Türkler, Komorlular gibi Müslüman toplumların çeşitliliği arttı. 1970’li yılların Müslüman ülkelerden gelen işçiler ülkelerine geri dönecek göçmenler olarak görülüyordu ancak zamanla kalıcı hale geldiler. Müslüman toplulukların talepleriyle ibadethaneler, helal kesim yerleri ve mezarlıklarda Müslüman mezarlığı bölümleri oluşturuldu. Böylece Müslüman toplumun varlığı ve kalıcılığı daha görünür ve belirgin hale geldi.

ENTEGRASYON, LAİKLİK VE YASAKLANAN DİNİ SEMBOLLER

Türkiye Dışişleri Bakanlığı verilerine göre Fransa’da 360 bini aşkın çifte vatandaş olmak üzere 700 bini aşkın Türkiyeli nüfus yaşıyor. Bugün Fransa Mağripli (Fas, Tunus, Cezayir) Sünni ve aile birleşimine dayalı bir Müslüman kitleye sahiptir. 1960-1970’li yıllarda göçmenler “farklılık” düşüncesiyle kültürlerini, geleneklerini, dillerini yaşatmaya teşvik edilirken, 1980’lerin hakim söylemi ise “entegrasyon” olmaya başladı. Fransa bugün Avrupa’nın en fazla Müslüman nüfusuna ev sahipliği yapan ülkesi.

Avrupa’da IŞİD’e en çok katılım Fransa’dan. Gettolara sıkışmış, sisteme entegre olamamış toplumların içinde büyüyen gençlerin intihar bombacısı olmaları ne yazık ki ortada çok önemli bir sorun olduğunu gösteriyor. 2005 yılında Paris banliyölerinde ortaya çıkan ve sonra Fransa’nın diğer kentlerine yayılan, Belçika, Hollanda ve Almanya’ya kadar sıçrayan şiddet eylemleri göçmen kitlenin entegrasyon problemini yeniden gündeme getirmişti.

Fransa’da 2004’te çıkarılan yasayla kamu okullarında dini sembollerin görünür olması (başörtüsü, Yahudilerin kippaları gibi), 2011’de burka kamusal alanda yasaklandı. Fransa’da devletin cemaatleri kontrol altına alamadığı, ülkedeki imamların dörtte üçünün Fransa vatandaşı olmadığı, üçte birinin Fransızca bile bilmediği ifade ediliyor.

EMMANUEL MACRON’UN “FRANSA İSLAMI” MODELİ

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, ülkede “İslamcı ayrılıkçılık” ile mücadele etmek üzere hazırladıkları yeni yasayı geçtiğimiz günlerde açıkladı. “Laiklik ve özgürlükler” yasası, 9 Aralık’ta hükümetin gündemine gelecek. Yasa ile okul kantinlerinde helal yemek, havuzlarda kızlara ve erkeklere ayrı saat uygulaması, ülke dışından finansal olarak desteklenen dernekler, ülkedeki yabancı imamlar gibi polemik yaratan pek çok konu ve tartışmaya somut yasal öneriler getiriliyor. Macron bu yasa ile “Cumhuriyet’e inanan samimi Müslümanlar’ı hedef almadıklarını, Cumhuriyet yasalarına karşı siyasal İslamcı akımlara karşı, ‘Cumhuriyetçi bir uyanış’ gerçekleştirmeyi hedeflediklerini” söylüyor.

Yasanın üç temel ayağı var: Kamu kurumları, okullar ve dernekler ile yabancı finansal kaynakların denetimi. Böylece tarikat benzeri yapılanmaların yasaya aykırı eylemleri cezalandırılabilecek.

Bazı okul kantinlerdeki “helal et”, havuzlarda kadınlara ayrı saatler düzenleme talepleri karşısında “şok olduğunu” belirten Macron, yerel yöneticilerin bu tür talepler karşısında zorluk çektiğini, laiklik karşıtı bu tür taleplerin uygulanması ya da iptali kararını valilerin vereceğini, cami dernekleri aracılığıyla radikal İslam’ın Fransa’da yayıldığını, bu kuruluşların daha sert bir denetim ve yaptırımla karşılaşacağını dile getiriyor.

Elbette pek çok neden var. Bu gerilim, Doğu Akdeniz ve Libya konuları üzerinden zaten alevlenmiş durumdaydı. Mağrip bölgesiyle geçmişten bugüne tarihsel bağı olan Fransa, bölgedeki varlığını sürdürmeye devam etmek istiyor. Ancak diğer taraftan Türkiye de bölgedeki etkinliğini artırmaya çalışıyor. Bu gerilim geçtiğimiz günlerde öğrencilerine sınıfta ifade özgürlüğünden bahsederken, Muhammed Peygamber’in (Charli Hebdo dergisi tarafından çizilen) karikatürlerini gösteren öğretmen Samuel Paty’nin öldürülmesi, İslam dini ve siyasal İslam tartışmaları üzerinden özellikle tırmandırıldı. Saldırganın Moskova doğumlu bir Çeçen olduğu basına yansıdı.

Macron, Paty’nin öldürülmesi için “İslamcı bir terör saldırısı” dedi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan: “Bu Macron denilen zatın Müslümanlarla derdi nedir? Zihinsel noktada bir tedaviye ihtiyacı var” diyerek yanıtladı.

Macron devam etti: “Saldırıya uğrayan, açıkça Fransa’dır.”

Birkaç gün önce de Nice kentinde Notre Dame Kilisesi yakınlarında üç kişi hayatını kaybetti. Saldırganın 18 yaşında bir Tunuslu olduğu açıklandı. Fransa’nın bir diğer şehri olan Avignon’da bıçakla insanları tehdit eden bir saldırganın etkisiz hale getirildiği medyadan duyuruldu. Bunun üzerine merkez sağ Cumhuriyetçiler Partisi (LR) Milletvekili Blin, ulusal mecliste yaptığı konuşmasında siyasal İslam’a karşı Yahudi-Hristiyan medeniyetinin savunulması gerektiğini söyledi.

HER İKİ SİYASİ LİDER DE ÜLKELERİNDE ZOR DURUMDA

2016 yılında, Macron’un ekonomi bakanı olduğu Valls hükümetinde çıkarılan çalışma yasası ve işçi sınıfının buna tepkisini hatırlayalım. Fransız burjuvazisine, sermaye sınıfına hizmet eden çalışma yasası, işçi sınıfının haklarına büyük saldırı paketi içermekteydi: Çalışma sürelerinin uzaması, mesai ücretleri, toplu iş sözleşmeleri, işten çıkarma gerekçeler sermaye sınıfına hizmet ediyordu. Macron’un ekonomi politikalarını protesto eden Sarı Yelekliler’i hatırlayın. 2008 krizinden bu yana kemer sıkma politikalarıyla, emekçi sınıf ve yoksullar için daha zor hale gelen yaşam koşullarını. Covid-19 salgını öncesi, sarı yeleklilerin protestoları, emeklilik reformu ve polis şiddetine karşı eylemlerin yapıldığı ülkede, Macron İslam karşıtlığının prim yaptığı sağcı seçmenin oylarına da ihtiyaç duyuyor.

Ülkesindeki siyasi ve ekonomik krizleri çözemeyen Macron 2020 Haziran’ındaki yerel seçimlerde büyük şehirleri kaybetti ve 2022’de düzenlenecek cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde büyük yara aldı. Sandığa gitmeyenlerin oranının yüzde 60 ile rekor seviyeye çıktığı seçimde Macron’un partisi LREM sadece 3 belediye kazanabildi. Paris, Marsilya ve Lyon’da kaybetti. Ülkesini Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin yapılacağı 2022 yılına kadar nasıl yöneteceği tartışma konusu haline geldi. Cumhurbaşkanı seçildiği 2017 yılında halkın yüzde 66.6’sının oyunu alan Macron rekor bir düşüşle yüzde 35’lere kadar geriledi. Sol Birlik ve Yeşillerin karşısında hezimete uğrayan Macron’un, halk nezdindeki güvenirliği her geçen gün azaldı.

MACRON VE ERDOĞAN’IN ORTAK NOKTALARI: KAYBEDİYORLAR

Erdoğan ile Macron’un ortak noktalarından bir tanesi bu. Erdoğan ve partisi Türkiye’de yapılan son yerel seçimlerde büyük şehirleri kaybetti. Özellikle 23 Haziran’da yenilenen İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı Seçimleri’ni Millet İttifakı adayı Ekrem İmamoğlu’nun kazanması bir dönüm noktası idi, böylece Erdoğan, siyasi kariyerinin en büyük mağlubiyetini almış oldu. İstanbul seçimleri Erdoğan’ın artık yenilmez olmadığını gösterdi. Üstelik muhalefetin zayıf kaldığı, sistematik olarak özgürlüklerin sınırlandırıldığı, kuvvetler ayrılığı ilkesinin hiçe sayıldığı, on binlerce insanın cezaevlerinde tutulduğu bir dönemde İstanbul yenilgisi, Türkiye’nin ekonomik sıkıntılar çektiği geçen yılın ortalarından bu yana Erdoğan ve partisine verilen halk desteğinin nasıl istikrarlı bir biçimde azaldığına dikkat çekti. İşsizliğin ve enflasyonun rekor seviyelere ulaştığı Türkiye’de iktidar partisi çözümü Ayasofya’nın ibadete açılmasında buldu.

Kimi kamuoyu anketlerine göre Ayasofya’nın ibadete açılması Erdoğan’a yüzde 0.2 oranında oy kazandırmış görünüyor. Kimi anketler ise seçmenin oy verme davranışına Erdoğan lehine olumlu bir etkisi olmadığı sonucuna ulaşıyor. Maalesef muhalefetin de Ayasofya kararını açıktan ya da sessizce onaylaması, laik (!) Türkiye’de dinin siyaseten ne kadar elverişli bir araç olduğunu bizlere hatırlatmış oldu. Ekonomik tablo ve seçmen tabanındaki kayış tehlike çanlarının çaldığını işaret ediyor. Oyları gittikçe düşen Erdoğan, bu kararıyla sadece kendi seçmenine değil aynı zamanda Ayasofya konusundaki geçmişten süregelen Erbakan yaklaşımına ve Saadet Partisi’nin seçmenine de bir mesaj göndermiş oldu.

Ülkelerinin toplumsal ve ekonomik krizlerle çalkalandığı dönemde liderlerin ihtiyacı ulusal, dini hassasiyet ve aidiyetleri devreye sokmak. Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Macron’un amacı da niyeti de ortak: Dikkati ekonomiden başka yöne çevirmek.

Son söz olarak; Siyasal İslamcı örgütler sadece Ortadoğu’nun bazı siyasi aktörleri, kendi iktidarları üzerinden hesaplaşmaları ve din-mezhep çatışmaları üzerinden beslenmekle kalmıyor, bölgede hiç bitmeyen çatışmalar küresel silah kartelleri ve savaş çığırtkanları tarafından besleniyor. Bunun için Ortadoğu’da süre giden etnik, dini, mezhep temelli çatışma ve savaşlarda kullanılan silahların hangi ülke menşeili olduklarına bakmak yeterli olsa gerek.

Analiz

Mavi Vatan Doğu Akdeniz’de karaya oturdu

Mavi Vatan doktrini Türkiye’yi köşeye sıkıştırdı. AKP’li Türkiye yıllardır süren statükoyu Mavi Vatan teziyle bozunca Yunanistan yeni hamlelerle kendine alan açtı. Batı kıyılarında İtalya ile olan sorunlarını çözen Yunanistan, İyon Denizi’nde karasularını 12 deniz mili olarak ilan etti. AB ve ABD’nin desteğini arkasına alan Yunanistan’a son olarak Rusya da “Her ülkenin karasularını 12 deniz miline kadar ilan etme hakkı var” diyerek, destek verdi.

FATİH YURTSEVER | ANALİZ

Mavi Vatan olarak adlandırılan doktrin en basit tanımıyla; Türkiye’nin Ege ve Doğu Akdeniz’de olası deniz yetki alanları üzerinde tam egemenlik haklarına sahip olduğunu iddia eden, Hitler’in “hayat alanı” tanımlaması ile benzer şekilde milliyetçi duygulara hitap eden, kendilerini ulusalcı ve anti emperyalist olarak tanımlayan emekli askerlerin fikir babalığını yaptığı bir kavram olarak özetlenebilir.
Libya Ulusal Mutabakat Hükumeti ile yapılan Deniz Yetki Alanları Sınırlandırma Anlaşması bu doktrinin sahadaki ilk uygulaması diyebiliriz.

MAVİ VATAN TEZİ ÇÖKTÜ

Hükumete yakın medyanın da yoğun propaganda faaliyetleri ile Cem Gürdeniz ve Cihat Yaycı kamuoyu önünde Mavi Vatan doktrinine hayat veren kişiler olarak lanse edildiler. Söz konusu amirallerin temsil ettiği grup “Mavi Vatan” söylemi ile Erdoğan rejimine dış politika üzerinden iç politikayı şekillendirme imkânı verirken, kendilerine de siyasi güç devşirdiler. Ancak gelinen aşamada duvardan çekilen tuğla, taşların Türkiye aleyhine bir duvar örülecek şekilde yeniden yerine konulmasını sonuç verdi.

Gücünün üzerinde söylemler ile kendi bölgesinde tek başına oyun kurucu olduğuna inanan veya koalisyon ortakları tarafından inandırılan Erdoğan, kendi iç politik gündemi üzerinden dışarıda Türkiye karşıtı ne kadar güç varsa bir araya gelmesine neden oldu. Doğu Akdeniz’e kıyısı olmayan Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Güney Kıbrıs ile savunma ve iş birliği anlaşması imzaladı, F-16 uçaklarını gerektiğinde Türkiye’ye karşı kullanılmak üzere Girit Adası’na konuşlandırdı. Mısır ve Yunanistan Doğu Akdeniz’de askeri iş birliğini en üst seviyeye çıkardı. Oysaki, 2011 yılında aynı Mısır tarihinin en geniş katılımlı askeri tatbikatını Doğu Akdeniz’de Türkiye ile yapmıştı.

MISIR’DAN KRİTİK İMZA

Mısır, Türkiye için Doğu Akdeniz’de en kötü senaryo olan Yunanistan-Mısır Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) sınırlandırma anlaşmasını imzaladı. Daha düne kadar Libya’da Türkiye’nin oyun kurucu rolünün devam etmesi bir ulusal güvenlik meselesi iken, taraflar Mısır’ın ev sahipliğinde yapılan Libya görüşmelerinde yeni anayasanın aralık sonunda yapılacak seçimler öncesinde referanduma sunulmasını kararlaştırdılar. Birleşmiş Milletler Libya Destek Misyonu’nun (UNSMIL) girişimi ile yapılan “Libya Anayasa Komitesi” görüşmelerinde varılan mutabakatın ayrıntıları, şubat ayında yapılacak görüşmelerde ele alınacak. Görüşmelerde referandum tarihinin belirlenmesi ve aralık ayında yapılacak seçimlere ilişkin de bir yol haritasının şekillendirilmesi planlanıyor. Anlaşmaya göre yabancı savaşçıların ve askerlerin Libya’dan ayrılması gerekiyor. Bu durumda Türkiye askerlerini Libya’dan çekmek zorunda kalacak. Yeni kurulacak hükümetin ve Temsilciler Meclisinin ise, Türkiye ile yapılan MEB Anlamasını onaylayacağı meçhul.

GÖZLER KRİTİK ZİRVEDE

Aralık ayında yapılan AB Liderler Zirvesi Doğu Akdeniz ve Kıbrıs konularında Türkiye’ye yönelik bağlayıcı bir yaptırım kararı almayarak, konuyu mart ayında yapılacak zirveye öteledi. Bu zirve öncesinde şubat ayında NATO zirvesi yapılacak. AB’nin Türkiye’ye yönelik tavrında Biden yönetiminin tavrı belirleyici olacak. Joe Biden yönetiminin dışişleri bakan adayı Blinken’ın Kongre’de Türkiye ve Yunanistan’a yönelik açıklamaları, yakın dönemde Doğu Akdeniz’de yaşanacakların habercisi mahiyetinde. Blinken S-400 alımından dolayı Türkiye’yi sözde müttefik olarak tanımlarken, CAATSA yaptırımlarının uygulanacağını, tavır değişikliği olmazsa, diğer yaptırımların da masada hazır olduğunu söylüyor.

Öte yandan Blinken Doğu Akdeniz’deki çıkarları için Yunanistan-ABD ilişkilerinin kuvvetlendirileceğini vurguluyor. Ekathimerini gazetesinde yer alan habere göre; Blinken, Senatör Bob Menendez tarafından verilen yazılı soru önergesine verdiği cevapta; Doğu Akdeniz’de, İsrail-Güney Kıbrıs ve Yunanistan arasındaki iş birliğini destekleyeceklerini ifade ediyor. Yapılan açıklamalardan anlaşılacağı üzere, yeni ABD yönetiminin Kıbrıs ve Doğu Akdeniz konusunda Türkiye karşıtı cepheyi daha kuvvetli bir şekilde destekleyecek.

Erdoğan yönetimi, Biden yönetiminin bu tavrını öngördüğü için, AB ile ilişkileri daha fazla germemek adına, Oruç Reis sismik araştırma gemisinin faaliyetlerini Antalya Körfezi ve açıkları olarak duyurdu.

Ancak burada gözden kaçmaması gereken bir durum var. Yunanistan, Erdoğan rejiminin MAVİ VATAN hülyaları uğruna bozduğu 30 yıllık statükoyu, yeniden kendi lehine kurmak için çok akıllı ve diplomasi temelli bir dış politika izlemeye başladı. Batı kıyılarında İtalya ile olan sorunlarını çözdü, İyon Denizi’nde karasularını 12 deniz mili olarak ilan etti. Diplomatik olarak AB ve ABD’nin desteğini arkasında aldı. Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov Deniz Hukuku Sözleşmesine göre, her ülkenin karasularını 12 deniz miline kadar ilan etme hakkı var diyerek, Yunan tezlerine zımni destek verdi.

Peki şimdi sormak gerekiyor, nasıl oldu da tüm kıyıdaş ülkeler Doğu Akdeniz’de Türkiye karşıtı bir koalisyon etrafında toplantı, Yunanistan, AB ve ABD’nin tam desteğini aldı, diğer tüm hukuki ve siyasi argümanlar lehimize iken, neden Libya ile MEB anlaşması imzalayarak Yunanistan-Mısır anlaşmasının önü açıldı, sorular uzayıp gidiyor. Aslında tek bir şey oldu, MAVİ VATAN Doğu Akdeniz ve Ege’de, Erdoğan rejimi ve onun ulusalcı ortakları sayesinde karaya oturdu. Kaydeden Türkiye ve gelecek nesiller oldu.

Okumaya devam et

Analiz

Adalet rehin alındı: Siyasi tutukluları cezaları bittiği halde bırakmıyorlar

Siyasi gerekçelerle tutuklu olan gazeteciler, Gülen Hareketi takipçileri ve Kürtler, yeni bir zorlukla karşı karşıya. Yargılama sonucunda aldıkları hapis cezaları bittiği halde tahliye edilmiyorlar. İnsan Hakları Derneği, siyasi tutukluların rehin alındığını belirtiyor.

BOLD – Human Right Watch’ın 13 Ocak’ta yayınladığı “Turkey: Covid-19 Pandemic Used to Strengthen Autocratic Rule” raporunda Türkiye’de binlerce Gülen Hareketi mensubu asılsız terör suçlamalarıyla yıllardır hapiste tutuluyor. Şimdi buna belirsiz sürede hapiste tutulma eklendi. Tutuklular bir kısmı mahkeme tarafından verilen ceza süresi sona erdiği halde serbest bırakılmıyorlar.

turkishminute.com’un haberine göre bunlardan biri gazeteci Habip Güler’di. Güler, 2016 yılında tutuklandı ve 50 ay cezaevinde kalarak 2 Nisan 2020’de cezasını doldurdu. Bir yıl denetimli serbestlikle tahliye edilmesi gereken Habip Güler, 9 Eylül 2020’de tahliye edildi. Güler, cezasını bitirdiği halde 5 ay boyunca hiçbir gerekçe gösterilmeden Silivri Cezaevinde tutuldu.

Durumu daha kötü olanlar da var. Gazeteci Büşra Erdal bunlardan biri. 25 Temmuz 2016’da tutuklanan Bürşa Erdal, Mart 2020 itibariyle denetimli serbestlik hakkı kazandı. Ancak Erdal, hala tahliye edilmedi. Geçmişte yazdığı haberlerle generalleri ve Erdoğan’ı oldukça rahatsız eden Büşra Erdal’ın tahliye edilmemesine sunulan gerekçe de oldukça ilginç.

Erdal’ın cezası ilk derece mahkemesinde kesinleştikten sonra dosyası Yargıtay’a gitti. Dosyanın yaklaşık iki yıldır Yargıtay’da bekletilmesi sürecinde Erdal’ın cezaevinde geçirmesi gereken günleri bitirdi. Ancak dosya hala Yargıtay’dan onay ya da ret yönüyle çıkmadığı için Erdal cezaevinde tutulmaya devam ediyor.

Gazeteci Güler ve Erdal, Gülen Hareketi’ne yakın Zaman gazetesinde çalıştıkları için tutuklanmışlardı. Benzer biçimde cezaları bittiği halde tahliye edilmeyen 10’dan fazla gazeteci var.

CEZALARA BİNDİRİM YAPILIYOR

HDP Milletvekili ve insan hakları aktivisti Ömer Faruk Gergerlioğlu, Yargıtay’ın dosyaları geciktirerek siyasi tutukluları daha uzun süre cezaevinde tutma yöntemi geliştirildiğini söylüyor. Gergerlioğlu, Yargıtay kararının verilmemesi nedeniyle tahliye olamayanların yaşadığı sıkıntıyı sosyal medya hesabından gündeme getirdi. Gergerlioğlu, “Binlerce kişi, cezası dolmasına rağmen Yargıtay kararı olmadığından tahliye olamıyor Bu nasıl insafsızlık, hem yasadan faydalandırma hem de bindirim yap!” dedi.

Gergerlioğlu’nun paylaşımına cevap yazan Mehmet Kaptan isimli tutuklu yakını, oğlunun 44 aydır tutuklu bulunduğunu, dosyasının 18 aydır Yargıtay’da olduğunu kaydetti. Kaptan, “Benim oğlum da cezaevinde 44 aydır tutuklu bulunmaktadır ve şu anda cezasını tamamlamıştır. Ancak 18 aydır dosyası Yargıtay’dadır. Ne onaylandı nede reddedildi. Denetimli serbestlik ile tahliye olacaktı ama olamıyor” dedi.

Elif Tuna isimli bir kişi de, Samsun Cezaevinde Hamza Demircan isimli tutuklunun verilen cezadan fazlasını yattığını belirtti. Tuna, “Hamza Demircan verilen cezanın fazlasını yatıyor. Dosya Yargıtay’da aylardır arşivde görünüyor” dedi.

Benzer durum Kürt Hareketiyle ilişkili tutuklular için de geçerli.

SİYASİ TUTUKLULAR İÇİN YENİ DÜZENLEME

İzmir Şakran Kadın Kapalı Cezaevi’nde 2016 yılından bu yana tutuklu bulunan Merve Nur İşleyici, Didar Bozan ve Ceylan Bozkurt’un 9 Ocak tarihinde cezaları bitmesine rağmen tahliye edilmedi. Üç Kürt tutuklu için gerekçe olarak ise yeni bir düzenleme gösterildi.

Human Right Watch’ın raporuna başlık yaptığı şekilde Pandemi döneminde siyasi tutuklular aleyhine yeni bir düzenleme yapıldı. “Gözlem ve Sınıflandırma Merkezleri ile Hükümlülerin Değerlendirilmesine Dair Yönetmelik” isimli düzenlemeye göre, tutukluların tahliye edilmesi için Cezaevi yönetimlerinin tutuklunun “pişman” olduğuna ikna olması gerekiyor.

Türkiye’deki tüm tutuklular 6 yıl ve üzeri ceza aldıklarında son yılını cezaevi dışında gözetim altında geçiriyor. Ancak yeni yönetmeliğe göre cezaevi yönetimini “pişman” olduğuna ikna edemeyen tutuklular tahliye edilmeyecek.

İnfaz yasasındaki düzenleme gerekçe gösterilerek tutuklulara “pişmanlık” dayatıldığını aktaran İHD İzmir Şubesi Başkanı Zafer İncin, siyasi tutukluların rehin alınmasının önünün açıldığını söyledi.

Mezopotamya Ajansına konuşan Avukat İncin, muhalif tutukluları pandemi döneminde başta sağlık olmak üzere pek çok hak kaybı yaşadığını söyledi ve “Yeni düzenleme ile keyfi bir hak ihlali yaşatılıyor. Cezaevi yöneticileri, oluşturdukları komisyonlarla mahpuslara ‘Pişman değilsen, tahliye olamasın’ diyerek baskı kurmaya çalışıyor. Bu ciddi bir insan hakkı ihlalidir” dedi.

Okumaya devam et

Analiz

Ekonomide Türkiye gerçeği

Yoksulluk intiharları ani yükseliyor, kapanan iş yeri sayısında patlama yaşanıyor, batık krediler tırmanıyor, halk dondurucu soğuğa rağmen ucuz gıda kuyruklarına giriyor. İşte ekonominin sansürsüz hali…

BOLD – Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre ekonomik sebepler yüzünden yaşanan intiharların toplam intiharlar içindeki payı 2018’de yüzde 7.3 iken 2019’da yüzde 9.4’e yükseldi. turkishminute.com’un aktardığına göre medyanın yoksulluk nedeniyle intihar edenlere sansür uyguladığı Türkiye’de sosyal medyada hemen her gün yoksulluk nedeniyle intihar eden birine ait paylaşımlar bulmak mümkün. Gıda enflasyonunda son on iki ay itibariyle artış oranı yüzde 19,75 oldu. Yıllık ortalama artış oranı ise yüzde 16,16 olarak hesaplandı. Türkiye gıda fiyatlarındaki artışta OECD ülkeleri arasında lider, dünyada ise Arjantin’in ardından ikinci konumda.

İntiharlar ve halkın hissettiği yoksulluğa rağmen, Türkiye pandemi döneminde esnafa ve halka doğrudan destek vermek yerine, ucuz kredi sağlama yöntemi seçti. Kredilerde patlama yaşanırken, desteksiz kalan binlerce işletme ise kapandı.

KAPANANLARIN SAYISI KATLANIYOR

Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) verilerine göre 2020 Ocak-Kasım döneminde 2019’un aynı dönemine göre kapanan şirket sayısı yüzde 11 artarak 12 bin 206’ya çıktı. Kapanan gerçek kişi ticari işletme sayısı da yüzde 14.39 artışla 19 bin 665’e fırladı.

Batık kredi miktarı 150 milyar TL’yi aşarken icra dairelerindeki icra ve iflas dosya sayısı ise 22 milyon 127 bine çıktı. İcra dairelerine günlük gelen dosya sayısı ise 17 bin civarında.

2020 Haziran ayı sonrası ucuzlatılan ve yıllık 1 trilyon lirayı aşan kredi genişlemesinin geri ödemelerinde ciddi sıkıntı bekleniyor. Bankalar yeni yılla birlikte pandeminin ilk dalgasında verilen kredileri tahsile başlayacak ve bu zorda olan işletmelerin iflasa sürüklenmesi anlamına geliyor.

Covid-19 etkisiyle revize edilmiş geniş tanımlı işsiz sayısı ve iş kaybı Ekim 2020’de 10 milyona yaklaştı. Bu yıl işsiz sayısının katlanarak artması bekleniyor.

BATIK KREDİLERDE HIZLI TIRMANIŞ

Pandeminin ilk dalgasında en çok borçlanan kesim Küçük ve orta ölçekli işletmeler (KOBİ) oldu. Ancak borçları çeviremeyen işletmeler hızla iflasa sürükleniyor. Batık KOBİ kredisi miktarı Kasım 2020 itibarıyla 57 milyar 875 milyon TL’ye çıktı. Takipteki KOBİ sayısı ise 285 bine dayandı.

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) verilerine göre bankacılık sektöründe Kasım 2020 itibarıyla batık kredi miktarı 150 milyar TL’yi aşıyor. En fazla batık kredinin olduğu sektör 25 milyar TL ile imalat sanayii olurken ikinci sırada 25 milyar liralık batıkla inşaat, üçüncü sırada 24 milyar TL ile toptan ve perakende ticaret geliyor. Batık kredi oranı en hızlı artan sektör ise enerji. Sektörün 15 milyar TL’yi aşkın takipteki kredisi bulunuyor. Batık krediler nedeniyle 2021’de ise ciddi iflas dalgası bekleniyor.

KAMU KURUMLARI İFLASIN EŞİĞİNDE

Krizin etkileri kamu kurumlarında da görülüyor. Demiryollarındaki trenleri işleten ve Devlet Demiryolları’na bağlı olarak hizmet veren TCDD Taşımacılık, 2019 yılında 1 milyar 87 milyon 52 bin 678 TL zarar etti. Kurumun personeline maaş ödeyecek durumunun olmadığı Sayıştay raporlarına yansıdı.

Buna rağmen kamu kuruluşları borçlanmayla da olsa yüksek harcamalara devam ediyorlar. En dikkat çeken harcamalar ise Erdoğan’ın yeni saraylarında. 2021 Yılı Yatırım Programı’na göre; Cumhurbaşkanlığı, 2021 yılında yazlık ve kışlık iki yeni saray inşa edecek. Deniz kıyısındaki Marmaris yazlık sarayı 640.5 milyon ve Bitlis Ahlat’taki kışlık saray 99 milyon liraya mâl olacak.

Ekonomi yönetiminin tercihlerinin sonuçlarını merkezi yönetim bütçesi açığı rakamlarında görmek mümkün. 2020’de bütçe açığı yüzde 38,5 arttı ve 172 milyar 743 milyon lira olarak kayıtlara geçti.

FAİZLER YÜKSELİYOR

2020’yi döviz kurundaki rekorlarla tamamlayan ekonomi yönetimi, yeni yılda kur şokları yaşamamak için düşük faiz politikasından vazgeçti. Yeni politika doğrultusunda bankalar faizleri farklı kredi dilimlerinde yükselttiler. En önemli artış otomotiv kredisinde geldi.

Taşıt kredisi faiz oranı, geçen hafta beş puana yakın artarak yüzde 20 seviyesinin üzerine çıktı. Ticari kredilerin faizi yüzde 20’yi aşarken, ihtiyaç kredilerinin faizi yüzde 23’ün üzerini gördü.

-4 DERECEDE UCUZ MEYVE KUYRUĞU

Halkın hissettiği ekonomik krizin etkilerini ise rakamlarda değil sokakta görmek mümkün. Türkiye’nin en büyük iki kenti İstanbul ve Ankara’da ucuz ekmek kuyrukları her geçen gün uzuyor.

CHP Kayseri Milletvekili Çetin Arık yoksulluğa dikkat çekmek için Kayseri’den fotoğraflar paylaştı. Markette kilosu 5-6 lirayı olan elmayı 2,5 liradan almak için -4 derece soğukta kuyrukta bekleyenlerin fotoğraflarını paylaşan Arık, Türkiye’nin gerçek fotoğrafının bu olduğunu söyledi.

Okumaya devam et

Popular