Bizimle iletişime geçiniz

Analiz

Erdoğan, Hulusi Akar’a ihtiyacı kalmayacak bir zemin oluşturuyor

Ana Muhalefet Partisi Lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun salı günü Meclis Grup Toplantısında yaptığı konuşma Türkiye’de siyasetin yakın vadede öncelikli gündeminin ekonomi ve zorlu hayat şartlarının neden olacağı sosyal kırılmalar olacağını ortaya koyuyor. Aslında bu değerlendirme sadece Türkiye için değil, dünya geneli için de geçerli olan bir durum.

FATİH YUNTSEVER | BOLD ANALİZ

Çin hariç birçok ülke 2020 yılında ekonomik daralma ve küçülme yaşadı. Ülkeler için 2021 yılı gündeminin ekonomik büyüme ivmesini yeniden yakalamak amacı etrafında şekilleneceği söyleyebilir.

Bu nedenle birçok ülke içine kapanırken jeopolitik gündemlerin yerini ekonomik çıkarların öne çıkacağı ilişkiler alacak. Türkiye açısından revizyonist temelli jeopolitik maceranın sonuna geldiğini söyleyebiliriz. Le Figaro gazetesinde yayımlanan analize göre de Erdoğan’ın son günlerde AB yönelik sıcak mesajlarının altında “Felakete uğrayan ekonomi ve azalan halk desteği karşısında müttefik arayışı” düşüncesi yatıyor.

Ancak Erdoğan’ın önündeki en büyük açmaz S-400 konusu. Türkiye S-400 alımıyla F-35 projesinden çıkarıldığı gibi, Kongreden geçen yasa doğrultusunda yaptırımlara tabi tutulacak. ABD cenahından yapılan açıklamalar çok net bir şekilde S-400’ler Türkiye topraklarından çıkarılmadığı sürece yaptırımların uygulanacağını ve zamanla da dozajının artacağını gösteriyor. Başlangıçta Erdoğan cenahına hâkim olan biz bize yeteriz düşüncesi ABD iç politikasında yaşanan sıra dışı gelişmelerle yerini karamsarlığa bıraktı. Saray’ın Biden yönetimi ile temas kurma taleplerine olumsuz yanıtlar verildi.

GERİ ADIM ATMAYA NİYETLERİ YOK

ABD’nin Ankara Büyükelçisi David Satterfield 8 Ocak’ta İstanbul’da yapılan Türkiye-ABD İş Konseyi (TAİK) Yönetim Kurulu toplantısına katıldı. Daha önce de TAİK Başkanı Mehmet Ali Yalçındağ yeni dönemde ekonomik ilişkileri geliştirmek ticaret hacmini artırmak için yapılabilecekler konusunda Joe Biden’a mektup yazmıştı. Her ne kadar iş dünyası bu tarz girişimlerle iki ülke arasındaki ekonomik ilişkilerin yaptırımlardan etkilenmemesini hedeflese de toplantı sonrası yapılan açıklamalardan anlaşıldığı kadarıyla ABD tarafı yaptırımlar konusunda gayet ciddi ve geri adım atmaya hiç niyetleri yok.

Türkiye’yi yakından takip eden herkesin üzerinde mutabık kaldığı üzere, Erdoğan 28 Şubat rejiminin neden olduğu çarpık ekonomik düzen nedeniyle toplumda yaşanan ümitsizliğe çare olabileceği konusunda halkı ikna ettiği için iktidara geldi. Erdoğan’ı hem derin devlet nezdinde hem de dışarıda güçlü kılan ana neden arkasındaki halk desteği ve alternatiflerini oyun dışına çıkarma konusundaki siyasi mahareti diyebiliriz. Bugüne kadar Erdoğan’ın bir siyasi alternatifinin olmaması ve Türkiye’nin yaşayacağı bir siyasi çalkantı sonucunda ortaya çıkacak faturanın özellik de AB’ye pahalı gelmesi rejim politikalarına somut tepkiler verilmesini engelledi.

Tüm dünyada ekonominin ilişkileri yeniden belirleyeceği bir döneme girdik. Piyasalara yeniden güven verilmesi ve kurumların imajını tazelemesi gerekiyor. Aksi takdirde yaşanan toplumsal kırılmalar otoriterliğe neden olacak. Erdoğan yaşanan değişimin farkında. Yasadışı yollardan elde ettiği gelirleri yeni dönemde devam ettirmesi kolay olmayacak. İnşaat sektöründen savunma sanayine kaydırdığı rant düzeni ABD yaptırımlarıyla ciddi şekilde zarara uğrayacak. Son günlerde rejime yakın medya organlarında yapılan zamların halkın belini büktüğüne dair haberlere yer verilmesi toplumdaki rahatsızlığın artık gizlenemediğini gösteriyor.

ERDOĞAN’IN İLK YAPMASI GEREKEN…

Erdoğan’ın önünde çok fazla seçeneği yok. Yapacağı şey aslında gayet açık. İçeride güç dengelerini kendi rejimini adına korumak için MİT ve Emniyet’i, TSK aleyhine güçlendirmek ilk yapması gereken şeydi. Son yönetmelik düzenlemesiyle, TSK’nin elinden ağır silahların kademleri olarak alınmasının önü açıldı. Geçmişte benzer şeyi 28 Şubat rejiminin muktedirleri polisin elinden ağır silahları alarak yapmıştı. Erdoğan olası bir toplumsal hareketlenmede TSK’nın ne yapacağından tam olarak emin olmadığı için Mit ve Emniyeti güçlendirirken, TSK’yı zayıflatmayı hedefliyor.

Son günlerde AB’ye yönelik sıcak mesajlar verse de AB’nin Türkiye’ye yönelik tavrında, ABD’nin tutumu belirleyici olacak. İşte bu noktada ABD ile her zaman iyi ilişkiler kuran ve Pentagon ile devamlı irtibatını sağlam tutan Hulusi Akar devreye giriyor.

15 Temmuz akşamından itibaren yaşanan gelişmeler ABD’nin Hulusi Akarı Erdoğan rejiminde sigorta olarak gördüğünü işaret ediyor. Zaten Erdoğan için de itibarı zedelenmiş bir asker üzerinden TSK’yı dizginlemek, o günün şartlarında en akıllıca davranıştı. Ancak şartlar değişti. İç siyasette dengeler Hulusi Akar’ın artık rolünü ve vazgeçilmezliğini sorgulanır hale getirdi. Bugüne kadar Erdoğan gibi Hulusi Akar da hep doğru yerde, doğru zamanda, doğru tercihleri yaparak yükselişlerini sürdürdüler.

ONLAR GİTMEDEN ÇÖZÜM YOK

Tam bu noktada Hulusi Akar 14 Ocak tarihinde gazetecilere S-400 konusunda bir açıklama yaptı. Akar Türkiye’nin Rusya ile ikinci parti S-400 alımı için görüşmelerde bulunduğunu ve gelinen noktadan geri dönüşün çok sorunlu olacağını, ABD çözüm için istekliyse teknik düzeyde bir çözümün bulunabileceğini söyledi. Hulusi Akar da gayet iyi biliyor ki S-400’ler gitmeden çözüm olmayacak. Biden sonrası Türk Amerikan ilişkileri kurumlar üzerinden yürüyecek. Anlaşılan Akar değişen iç dengelere karşı ABD büyükelçisinin TAİK toplantısındaki net tutumuna rağmen böyle bir açıklama ile ABD tarafını daha üst seviyede tepki vermeye zorlayarak hem pazarlığı üst seviyeden açıyor hem Erdoğan’ın siyaseten daha ılımlı bir politika izlemeye zorlayacak süreci hızlandırıyor, hem de Rusya’yı işaret ederek Erdoğan’ın çaresizliğini ortaya koyuyor. Aksi koşullarda Erdoğan’ın artık Hulusi Akar’a ihtiyacı kalmayacak. Zira artık kontrol edilmesi gereken TSK diye bir kurum olmayacak. Dünya daha önce aynı filmi 1979 İran Devrimi’nde izlemişti.

Analiz

Gazetecilikten başka suçu olmayan Mehmet Baransu 6 yıldır neden hapiste?

Tutukluluğunun 6. yılına günler kala gazeteci Mehmet Baransu’nun neden tutuklu olduğu sorgulanıyor. 20 yıla yakın ceza aldığı 3 davada da gazetecilik faaliyetinden başka bir suç işlemediği ortaya çıkan Baransu için Ahmet Şık, Mustafa Balbay ve Tuncay Özkan gibi isimler tutuklu bulunması haksızlık dedi.

BOLD – Gazeteci Mehmet Baransu’nun yargılandığı Mersin 2’nci Ağır Ceza Mahkemesi, 19 Temmuz 2020 tarihli karar duruşmasında Baransu’nun ‘gizliliği ihlal’ iddiasıyla 2 yıl hapsine, ‘yasaklanan bilgileri açıklama’ iddiasında ise 4 yıl hapsine hükmetti.

Mahkeme heyeti, Baransu’ya ayrıca ‘silahlı terör örgütüne üye olma’ iddiası kapsamında da 13 yıl 6 ay hapis cezası verdi. Baransu’nun 3 suçtan toplam 19 yıl 6 ay hapsine hükmedildi. Mahkeme heyeti, tutuklu Baransu’nun tutukluluk halinin devamına karar verdi. Baransu’nun ‘Verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme’ ve ‘iftira’ suçlarından beraatine hükmedildi.

BAŞSAVCILIK SORUŞTURMASI KANITLADI

3 Mart 2015 yılından beri Silivri Cezaevinde bulunan Baransu’nun tutukluluğu sorgulanıyor. Baransu, GDO’lu pirinç haberi Mersin Başsavcılığının yaptığı soruşturma kapsamında doğruluğu kanıtlansa da yargılandığı bu davadan ceza almaktan kurtulamadı.

Baransu’nun yakından takip ettiği ve sık sık haberleştirdiği Ergenekon davalarının sanıkları da Baransu’nun gazetecilik faaliyetlerinden ötürü içeride olduğunu söylüyor.  Baransu’nun gazetecilik faaliyetlerinin yargılanamayacağını belirten Ahmet Şık, Tuncay Özkan ve Mustafa Balbay gibi isimler en azından ‘Baransu ve diğer gazeteciler tutuksuz yargılanmalı’ görüşünde.

BU GAZETECİLİKTİR

Genelkurmay Başkanlığı’nın Baransu’nun yayınladığı belgeleri reddetmediğini hatırlatan Şık: “Gerçek olduğunu da mahkemeye bilirkişi raporuyla gönderdiği bir belgeyi yayınlamaktan suçlanıyor. Bu gazetecilik faaliyetidir ve Baransu bu suçlamadan dışarıda olmalıdır” diye konuştu. Tuncay Özkan da “Mehmet Baransu, MGK kararını ele geçirmiş, yayımlıyor, bu gazeteciliktir. Devletin sırlarını, savcı, polis, yargıç açıklayınca vatan hainliği olmuyor, gazeteci açıklayınca vatan hainliği oluyor” dedi.

KAÇABİLİRDİ KAÇMADI

Baransu’nun kaçabileceği halde kaçmadığını söyleyen Mustafa Balbay: Mehmet Baransu tutuksuz yargılanmalı. Kaçabilirdi. Veya farklı bir yöntem izleyebilirdi. Usul usul ona geliyordu süreç. Adil yargılanmasını diliyorum” ifadelerini kullandı.

Ali Bayramoğlu da Baransu’nun tutuklanmasının hukuk devleti ve basın özgürlüğü ilkelerine aykırı bir durum olduğunu söyledi.

Baransu’nun elindeki belgeleri savcılıkla paylaştığını söyleyen Yasemin Çongar ise: “Bir gazeteci elindeki belgelerde “sahtecilik” yapsa ya da bu belgelerin “sahte” olabileceğini düşünse, bunları kendi eliyle devlete teslim eder mi? Bir gazetecinin amacı askeri sırları başka ülkelere satmak olsa, yani casusluk yapsa, bunu o sırlarla ilgili haberi gazetesinin manşetinden duyurarak, elindeki belgeleri de kendi devletine teslim ederek yapar mı?” diye sordu.

Baransu intihar eden Ergenekon sanıklarından Ali Tatar’ın da sorumlu tutuldu. Ergenekon sürecini yakından takip eden Baransu, Tatar ile ilgili hiç haber yapmadığını söyledi.

Cezaevinde kansere yenik düşen Kuddusi Okkır üzerinden yapılan saldırılara da Baransu, Okkır’ın ölümünden 4 ay sonra çalıştığı Taraf gazetesinin yayın hayatına girdiğini söyledi.

Baransu’nun cezaevine girmesine neden olduğu iddia edilen  Ahmet Şık, Baransu’nun gazetecilik faaliyeti yüzünden cezaevinde olduğu ve serbest bırakılması gerektiğini söylüyor.

Baransu ödülü haberlere imza attı. Baransu, 4 erin kışlada hayatını nasıl kaybettiğini anlattığı  ‘Pimini çekip bombayı verdi’ başlıklı haberi sayesinden Sedat Simavi ödülünün de sahibi oldu.

Erdoğan’ın ‘inadına’ dediği Kanal İstanbul’un getireceği felaketler

Okumaya devam et

Analiz

Erdoğan’ın partililerle toplu ‘Rabia’ seansı meşhur Nazi üçlemesini anımsattı

AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, partisinin grup toplantısında partilileri ayağa kaldırarak ‘Rabia’ işareti yaptırdı. Erdoğan’ın ‘tek millet, tek bayrak, tek devlet’ mottosu, Adolf Hitler’in Nazilere çektirdiği aynı anlamlara gelen ‘Ein Volk, ein Reich, ein Führer’ üçlemesini hatırlattı.

BOLD – AKP grup toplantısında konuşan Genel Başkan Tayyip Erdoğan konuşmasını sonunda partililere toplu halde ‘Rabia’ işareti yaptırdı. Toplantıya katılan partililere “Şöyle bir ayağa kalkalım bakalım” diyen Erdoğan: “Tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet. Bir olacağız, iri olacağız, diri olacağız, kardeş olacağız, hep birlikte Türkiye olacağız. Ne yaparlarsa yapsınlar milletimizin birliğini beraberliğini kardeşliğini bozamayacaklar” dedi.

NAZİLERİ HATIRLATTI

Erdoğan’ın grup toplantısında bütün partilileri ayağa kaldırarak Rabia işareti yapması ve partililere tekrar ettirdiği ‘tek millet, tek bayrak, tek devlet’ sloganı, Adolf Hitler’in Nazilere çektirdiği hemen hemen aynı anlamlara gelen ‘Ein Volk, ein Reich, ein Führer’ üçlemesini hatırlattı.

EN KÖTÜ ŞÖHRETLİ LİDER

Almanya siyasi tarihine 1. Dünya Savaşı sonrası Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi damga vurdu. Polonya seferi ile milyonlarca insanın hayatını kaybettiği 2. Dünya Savaşını başlatan liderleri Adolf Hitler yirminci yüzyılın en güçlü ve kötü şöhretli diktatörlerinden biri olarak kabul ediliyor.

Sadece 11 yıl süren fakat dünyanın kaderini değiştiren Naziler dönemi yüzlerce film ve kitaba konu oldu. Nazi selamlaması olarak bilinen “Ein Volk, ein Reich, ein Führer”, Türkçede “Tek Halk, tek İmparatorluk, tek Lider” anlamına geliyor. Bu ilke aynı zamanda dünyayı kana bulayan, Nazi Almanyasının dış politikasının temelini oluşturdu.

1933’te iktidara geldikten sonra bu amacı adım adım gerçekleştirmeye başlayan Adolf Hitler’in, 1934’te Almanya ile Avusturya’nın birleşmesi için yaptığı ilk girişim başarısızlıkla sonuçlandı. Ama bunun ardından Versay Barış Antlaşması’na göre Saar Bölgesi’nde yapılan referandum sonucu, bölge Fransa’dan ayrılarak Almanya’ya katıldı.

NAZİLERİN DIŞ POLİTİKASININ ÖZETİYDİ

1938’deki ikinci Anschluss denemesi ise başarıyla sonuçlandı ve Mart 1938’de Avusturya Almanya’ya katıldı. Aynı yıl Hitler Çekoslovakya’nın Südetler bölgesinin Almanya’ya katılması için bu ülkeye baskı uygulamaya başladı. Eylül 1938’deki Münih Konferansı ile de önce Südetler Bölgesi, sonra da Çekoslovakya’nın geri kalanı Almanya tarafından ilhak edildi. Hitler Tek Halk, tek İmparatorluk, tek Lider ilkesini büyük ölçüde gerçekleştirdikten sonra dış politikasının ikinci aşaması olan Lebensraum (yaşam alanı) için çalışmaya başladı.

İLK OLARAK ABD’DE KULLANILDI

Orijinal adı ‘Bellamy Salute’ olan Nazi selamlaması, Francis Bellamy’nin ‘Pledge of Allegiance’ı yazdığı 1890’larda başladığı da iddia ediliyor. Odatv’de yer alan bir habere göre, Hristiyan sosyalist bir vaiz olan Bellamy, dönemin dergi kralı Daniel Sharp Ford’un, Güney – Kuzey iç savaşının son izlerini de kapatacak, bayrak etrafında bütünleşmeyi teşvik edecek bir ‘ant’ metni yazması talebini yerine getirerek ve Pledge of Allegiance’ı yazdı. Kristof Kolomb’un Amerika’yı keşfinin 400’ncü yıldönümü kutlamaları sırasında kamu okullarında okuma geleneği başladı. Ant, hızla yaygınlaştı ve kısa sürede ABD genelindeki bütün okullarda ve resmi törenlerde benimsendi.

FAŞİSTLERİN YÜKSELİŞİNDEN SONRA VAZGEÇİLDİ

Ta ki 1920’lerde Avrupa’da faşizmin yükselişine kadar. Adolp Hitler’in ve Mussoli’nin destekçileri führerlerini ve liderlerini bu şekilde selamlamaya başladı. İtalyanlar selamlamanın kökeninin Roma imparatorluğu olduğunu, Naziler ise antik Alman selamlaması olduğunu iddia etseler de iki ülke için de ilham kaynağı ABD’deki bağlılık andı selamlamasıydı. Selamlama hızla faşizmle özdeşleşti ve 1936 Olimpiyat Oyunları, bu selamlamalar nedeniyle politik bir krize neden oldu.

Selamlamanın, totaliteryan geleneklerin sembolüne dönüştüğünü gören Amerikalılar, yarım yüzyıllık bu selamlamaya karşı sempatilerini yitirdiler. Ve 22 Aralık 1942’de kabul edilen Bayrak Yasası ile, bağlılık andı okunurken, sağ elin kalbin üstüne konması selamlaması getirildi.

 

Okumaya devam et

Analiz

Göçmen politikasını öven Erdoğan İdlib saldırısı sonrasını çabuk unuttu

Göç ile ilgili uluslararası konferansta konuşan Erdoğan, “Tahtımı veririm, tacımı veririm ama devletime sığınan mazlumları asla vermem diyen bir devlet geleneğine sahibiz” dedi. Bu sözler geçen sene İdlib saldırısı sonrası Erdoğan’ın talimatı ile kapıların açılmasıyla Yunanistan sınırında yaşanan kanlı olayları hatırlattı.

BOLD – Dokuz Eylül Üniversitesi’nin “Göç: Önümüzdeki Yirmi Yılın Projeksiyonu ve Ötesi” başlıklı uluslararası konferansa katılan AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan Suriyeli göçmenlerle ilgili bir konuşma yaptı.

Türkiye’nin mülteci politikasına değinen Erdoğan, “Tahtımı veririm, tacımı veririm ama devletime sığınan mazlumları asla vermem diyen bir devlet geleneğine sahibiz” ifadelerini kullandı.

Göçmenler konusunda insanlığın Akdeniz, Ege ve Meriç’te sınıfta kaldığını söyleyen Erdoğan: “Kabul ettikleri birkaç yüz mülteciyi reklam malzemesi olarak kullananlar, insan hayatı ile ilgili bu kriz karşısında sorumluluk üstlenmiyor” dedi.

ELİNİ TAŞIN ALTINA KOYMADILAR

ABD ve AB’yi iki yüzlülükle suçlayan Erdoğan, “AB, Yunanistan’a 100 bin sığınmacı için 3 milyar avro destek verirken Türkiye’deki 4 milyon sığınmacı için elini taşın altına koymadı. Az gelişmiş ülkelerin kıt kaynaklarıyla yetiştirdiği nitelikli insanlarını beyin göçünü teşvik ederek alıp ihtiyaç sahiplerine kapıyı kapatmak ahlaki bir tavır değildir” dedi.

EYY AVRUPA KAPILARI AÇARIZ

Erdoğan, Türkiye’nin Suriye’ye  düzenlediği askeri operasyonları eleştiren AB’yi mülteciler konusunda defalarca tehdit etti. Erdoğan 2019 yılında yaptığı bir konuşmasında, “Eyyy Avrupa Birliği kendinize gelin. Bizim operasyonumuzu bir işgal hareketi diye nitelendirmeye çalışırsanız işimiz kolay. Kapıları açarız 3,6 milyon mülteciyi sizlere göndeririz” dedi.

İDLİB SALDIRISI SONRASI

“27 Şubat 2020 tarihinde yaklaşık 400 Türk askerinin bulunduğu mekanize piyade taburu, İdlib’deki Bara ve Balyun yolu üzerinde hava saldırısının hedefi oldu.

Suriye İnsan Hakları Gözlemevi TSK’ya bağlı en az 34 askerin öldüğünü duyurdu. Erdoğan tarafından yapılan açıklamada ise 34 Türk askerinin hayatını kaybettiği açıklandı.

NATO OLAĞANÜSTÜ TOPLANDI

İdlib’teki saldırının ardından, Türkiye’nin talebi üzerine NATO 28 Şubat Cuma günü olağanüstü toplandı. NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg yaptığı açıklamada “Türkiye çok değerli bir NATO müttefikidir ve Türkiye aynı zamanda Suriye’deki çatışmadan en derin şekilde etkilenen NATO müttefikidir. Çok sayıda terör saldırısına maruz kalmış ve milyonlarca mülteciye kapılarını açmıştır” dedi.

Stoltenberg konuşması da Erdoğan’ı ikna edemedi. Saldırı Türkiye’nin Suriyeli mülteci politikası değiştirdi.

SINIR KAPILARI AÇILDI

27 Şubat gecesi televizyona açıklama yapan AKP Sözcüsü Ömer Çelik, Türkiye’nin artık mültecileri tutamayacağını söyleyerek Avrupa’ya olan sınır kapılarını açtıklarını ve mültecilerin durdurulmayacağını duyurdu.

Suriyeli, Iraklı ve Afgan mülteciler başta olmak üzere Türkiye’deki göçmenler, Yunanistan ve Bulgaristan’a geçmek için sınır kapılarına ve kıyılardaki kaçak geçiş yollarına gece saatlerinden itibaren hareket etmeye başladı.

Yunanistan tarafından sınırlardan mültecilerin geçişine izin verilmedi ve göçmenler gaz bombalarıyla dağıtılmaya çalışıldı. Çıkan olaylarda ölenler oldu.

KORONAVİRÜS YÜZÜNDEN YENİDEN KAPATTI

İktidar, belediyeler aracılığıyla göçmenlerin yoğun yaşadığı İstanbul Aksaray’dan Edirne’ye servis hizmet başlattı. İçişleri Bakanlığı sınırı geçen göçmenler için saat başı rapor yayınladı. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, 1 Mart saat 19.42 itibarıyla Edirne’den ayrılan göçmen sayısının 100 bini geçtiğini açıkladı.

28 Şubat 2020 tarihinde Yunanistan sınırındaki kapıları göçmen geçişlerine açan Türkiye, sınırları koronavirüs salgını nedeniyle 18 Mart 2020 tarihinde kapatma kararı aldı.

İşte Erdoğan’ın militan valileri

Okumaya devam et

Popular

0Shares
0