Bizimle iletişime geçiniz

Gündem

‘FETÖ yok’ dendiğinde kurdukları rejim de yok olacak

Tr724 yazarı Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman, 15 Temmuz ile ilgili yazısında AKP iktidarının ‘fetö’ söylemini kurduğu rejimi sürdürmek için kullandığını yazdı. Çaman, “Kurgusal imajı veren bir askeri darbe girişimi gerçekleşti. Aralarındaki tüm ideolojik farklılıklara ve küçük menfaat rekabetlerine rağmen ‘fetö’ söyleminde ısrar ediyorlar. Biliyorlar ki, ‘fetö’ diye bir şey yok dendiği anda, yarattıkları rejim de yok olacak” dedi.

BOLD – Prof. Dr. Mehmet Efe Çaman, AKP iktidarının 15 Temmuz’dan sonra gündeme getirdiği ‘fetö’ söylemini ısrarla neden sürdürdüklerini yazdı.

Çaman, “15 Temmuz 2016 akşamı, gereken ortamı sağladı. Türk-İslam sentezci, İslamo-Kemalofaşist bir devlet diskuru oluşturuldu, yıkılan eski Türkiye’nin üzerine işte bu ucubeyi inşa ettiler. Tüm bunlar, rejimin oluşturmayı başardığı yeni diskura dayanıyordu. O diskurun merkezi ise ‘fetö’ konseptiydi” dedi.

Çaman’ın dikkat çeken yazısı şöyle:

“Türkiye’de mevcut rejim bir diskur üzerine inşa edildi. Bu diskurun temeli, Gülen Cemaati’nin (GC) veya diğer ismiyle Hizmet Hareketi’nin rejim tarafından “Fethullahçı Terör Örgütü” (fetö) olarak nitelenmesine dayanıyor. Yine rejimin iddiasına göre, GC devlet içinde oluşturmuş olduğu “paralel yapı” üzerinden 17 Aralık 2013 yolsuzluk soruşturmalarını başlatmak suretiyle bir sivil darbe kalkışmasında bulundu. Bu “sivil darbe kalkışması” olduğu iddia edilen yolsuzluk soruşturmaları, Aralık 2013 yılında yürütme organının yargı organını ele geçirmesiyle sonuçlandı. Diğer bir ifadeyle, 2013 sonu itibarıyla, Türkiye’de bir “ön sivil darbe” gerçekleşti ve Türkiye’nin rejim değişikliğinde ilk etap tamamlandı. Erdoğan ve Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), böylece kendilerine demokratik yollarla verilmiş olan yürütme görevinin sınırlarını aştı, bu yetki aşımı üzerinden yargı erkinin yetki alanına girdi, yürütülmekte olan yolsuzluk dosyalarını yargıyı kontrol etmek suretiyle kapattı.

Erdoğan ve AKP’nin bu yaptığı suçtu. Çünkü 1982 Anayasası’nın devlet mimarisini yıktılar. Güçler ayrılığı denen, yasama, yürütme ve yargı erklerinin ayrılığı ilkesini ortadan kaldırdılar ve mutlak güce ulaşmada çok önemli bir adım attılar. Bu atılan adımın anayasaya aykırı olduğunda kuşku bulunmuyor. Başka bir ifadeyle, sivil darbe yapılıyor iddiası üzerinden kendileri sivil darbe yaptı. Bu yolla, yaptıkları yolsuzlukların üzerini örttüler. Ve yapılan yolsuzluklardan dolayı anayasal düzene göre kaçınılmaz hale gelen Yüce Divan’da yargılanma sürecini durdurdular.

ŞEYTANLAŞTIRMA SÜRECİ

Bu hamle, dediğim gibi rejim değişikliği yolundaki birinci adımdı. Bu adım atılırken, Erdoğan ve AKP’nin amacı elbette yargı yolunu kapayarak kendilerini kurtarmaktı. Bunu yapabilmeleri için bir takım politik aktörlerle anlaşmaları gerekmekteydi. Bu aktörlerin bir bölümü yasal ve meşru, bir diğer bölümü ise yasadışı ve gayrimeşruydu. Yasal ve meşru olanları, muhalefet partileri ile askeri ve sivil devlet bürokrasisiydi. Yasal ve meşru olmayanları ise, derin devlet ya da derin yapılardı. Herkesin bildiği üzere, yasal ve meşru aktörler – en başta ana muhalefet CHP ve diğer muhalefet partisi olan MHP – 17 Aralık 2013 yolsuzluk soruşturmaları başladığında, bu soruşturmaların derinliğini ve vahametini görerek, soruşturmaların takipçisi olmayı vaat etti. Bu konuda Google üzerinden küçük bir araştırma, o dönem verilen tüm CHP ve MHP demeçlerine ulaşmanızı sağlayacaktır.

Ne var ki kısa zaman sonra CHP ve MHP ağız değiştirdi, giderek AKP’nin diskurunu benimsemeye başladı. Diğer taraftan bu olurken, derin devlet içerisinde yer alan Ergenekon, Balyoz, Sarıkız, Ayışığı, Askeri Casusluk gibi darbe davalarından ceza almış isimler, apar topar hapisten çıkartıldı. Çoğu asker olan bu isimlerden yaşı tutanlar aktive edilerek muvazzaf kadrolara getirildi ve kendilerine üst komuta yetkileri verildi. Bunun yanı sıra, Erdoğan ve AKP bazı önemli politika tercihi değişiklikleri yapmak durumunda kaldı. Bu politika değişikliklerinin en önemlisi, Kürtlerle Çözüm Süreci’nin sonlandırılmasıydı. Diğeri ise GC’nin şeytanlaştırılarak devletin “GC’nden temizlenmesi” oldu. Erdoğan ve AKP böylece planın ikinci safhasına geçti.

REJİM DEĞİŞİKLİĞİ

İkinci safha, birinci aşamanın devamıydı. Amaç, Türkiye rejimini istedikleri şekle büründürmek ve iktidarda daha uzun süre kalmayı sağlamaktı. Diğer bir amaç ise, bu iş için gerekli değişiklikleri hızlıca yapabilmelerini olanaklı kılacak siyasi karar alma mekanizmalarını inşa etmekti. Diğer bir ifadeyle, devletin mimarisini değiştirmek istiyorlar, bunu yetki aşımına dayalı yetki artımı ile sağlamak dışında yol göremiyorlardı. Bunu yapmak için stratejik ortaklara ihtiyaçları vardı. Yani düşmanlarının düşmanı olmak üzerinden işbirlikleri aramak zorundaydılar. Avrupa Birliği (AB) yönelimini destekleyen liberalleri, Kürtleri, GC’ni ve azınlıkları artık kaybetmişlerdi. Onların yerine CHP, MHP, derin yapılar, kemik Kemalo-bürokratik yapı gibi yeni dostlar bulmuşlardı. Artık tanrılar daha somut kurban istemekteydi. Bunu sağlamak için “paralel devlet” olarak nitelenen GC’nin terörist ilan edilmesi lazımdı. BU sayede bir politik karadelik yaratacaklar, bunun içinde çıkarlarına ters olan tüm grup ve bireyleri yok edeceklerdi. Plan buydu.

Fakat bu ikinci merhale o kadar kolay değildi. Halkı karşılarına alma riskini göze alamıyorlardı. Bu nedenle milliyetçilik ve İslamcılık değerlerine dayalı bir “milli gerekçe” gerekiyordu. Bu sayede yapılacak olanlar halkça kabul görecek, meşru addedilecekti. Tıpkı 12 Eylül 1980 darbeci generallerinin yaptığı gibi, bir gerekçenin “nadasa bırakılması” lazımdı. 12 Eylülcü generaller de artan terörizme (o zamanlar anarşi terimi kullanılıyordu) engel olmayarak, darbenin koşullarının olgunlaşmasını beklemeye karar vermişlerdi. Şimdi, sistemi değiştirmek için buna benzer bir şey yapılması lazımdı. Öyle de oldu. Tek farkla: Erdoğan ile ortakları, çok daha kısa sürede efektif sonuç almak zorundaydılar. Bu nedenle, adeta gayet somut bir “Allah’ın lütfu” gerekmekteydi. Bu lütuf için 15 Temmuz 2016’yı beklediler.

Bu arada önce GC’nin anayasal düzen içinde kesebilecekleri tüm ana arterlerini kestiler. Özellikle grubun medya ağının dağıtılmasıyla, rejimin dilini yerleştirecek devlet kontrolünde yeknesak medya zeminini oluşturdular. “Sivil darbeci Paralel Devlet’çi” GC, böylece bir üst tehlike kategorisine yükseltilebilecekti. Ancak dediğim gibi, bunu yapabilmeleri, yaratacakları meşruiyetle doğru orantılıydı. Bu meşruiyetin sağlanması başarısız olursa, silah geri tepebilir ve bu girişimleri elde patlayabilirdi. GC’ni cadı avına uğratabilmek için, toplumda GC ile ilişkili imajın ve GC intibaının tümüyle yerle bir edilmesi lazımdı. Bu kolay değildi. Çünkü GC tüm tarihi boyunca şiddete hiç bulaşmamıştı. Dahası şiddeti sadece uygulamada değil, kuramsal olarak da reddetmişti. Peki, nasıl olacaktı da, GC’ni tümüyle “devletten temizleyeceklerdi”?

BAŞARISIZLIĞA PROGRAMLI DARBE GİRİŞİMİ

15 Temmuz 2016 akşamı, gereken ortamı sağladı. Kurgusal imajı veren bir askeri darbe girişimi gerçekleşti. Darbe girişimi olduğu iddia edilen olaylar silsilesi, mesela Boğaziçi Köprüsü’nün tek şeridinin akşam sularında birkaç tankla trafiğe kapatılması, Ankara semalarından F-16’lar uçurulması, İstanbul’un bazı yerlerinde askerlerin devriye gezdirilmesi, TRT’nin bir grup askerce “ele geçirilmesi” gibi olaylarla, darbe olduğuna dair bir algı oluşturuldu. Daha en başında, kimin ne olduğu bilinmeden, darbenin komuta kademesi ve siyasi amaçları muallâktayken, Erdoğan ve diğer siyasiler bu kalkışmanın “Fethullahçı” subaylarca organize edilmiş bir darbe girişimi olduğu bilgisini yaydılar.

Bu “darbe girişimi” gerçekten o kadar garipti ki, darbeye karışan askerler adeta darbenin başarısız olması için ellerinden geleni yapmışlardı. 15 Temmuz’da hiçbir operasyonel ve stratejik planı olmadığı sırıtan, birbirinden kopuk, yerel, eylemler arası bir koordinasyon olmayan, katılımı inanılmaz derecede düşük, yaptıkları eylemlerde temel mantıksal eksiklikler bulunan bir keşmekeş yaşandı. Derken, her türlü stratejik acizliklerine karşın, sivillerin üzerine ateş açmak gibi darbe mantığı ile uyuşmayan, sonuçları itibariyle halkı tamamen karşılarına alacakları aşikâr olan kararlar aldılar. Sabah sularında “darbe” tümüyle kontrol altına alınmış, TSK’daki tüm amiral ve general kadrosunun yarısı tutuklanmış, binlerce kurmay ve düz subay enterne edilmiş, her şeyden önemlisi de bu darbenin ‘fetö’ denen terör örgütünün işi olduğu tüm televizyonlara, gazetelerde ve sosyal medyada yayınlanmıştı. Artık daha önce paralel devlet yapılanması denen GC, ‘fetö’ ilan edilmişti. 15 Temmuz gecesi hayatını kaybeden tüm insanların katili, artık “devleti sızmış”, “TSK’yı kontrol etmeyi başarmış”, “yargıyı ele geçirmiş” bu yeni terör örgütüydü.

MUHALEFETİN KALİBRASYONU

‘Fetö’ söylemi, bu noktadan itibaren artık bir şifre halini aldı. Erdoğan ve AKP ile güç paydaşları bu şifre üzerinden bertaraf etmek istedikleri herkesi bertaraf etti. Devlet mimarisinde değiştirmek istedikleri her şeyi değiştirdi, ülkenin ana dış politika rotasını, güvenlik tercihlerini, AB ilişkilerini, Kürt siyasetini, akademik yapılanmasını, milli eğitim politikalarını, askeriyesini, emniyet teşkilatını, istihbarat örgütünü, dışişlerini ve tüm devlet kılcallarını istediği şekle soktu.

Dahası, Erdoğan ve AKP ile diğer güç mihrakı müttefikleri, muhalefeti de bu ‘fetö’ diskuru üzerinden kalibre ettiler. Oluşturulan bir “15 Temmuz destanı” üzerinden cumhuriyet tarihine kendi bölümlerini eklemeyi başardılar. Bir diğer ifadeyle, kendi “kutsal iktidarlarını” ve Erdoğan’ın kült liderliğini, cumhuriyet resmi tarihine eklemlediler. Bu yolla görünebilir gelecek için iktidarlarını berkitmeyi ve konsolide etmeyi planlamışlardı. Bu doğrultuda TSK’da, emniyette, yargıda ve diğer devlet birimlerinde boşaltılan kadroları muhtelif siyasi fraksiyonlara siyasi rüşvet olarak dağıtmaya başladılar. Bu yolla Avrasyacı derinler TSK’da iyi konum elde ederken, MHP kendi aksiyoner ülkücü tabanına devlette yer açtı ve ağırlığı ile asimetrik siyasi güce kavuşmuş oldu. CHP ise daha azına razı olacaktı. Başlarda “kontrollü darbe” diyerek bu darbenin Erdoğan ve ekibi tarafından tezgâhlandığını ima etse de, GC’ni ‘fetö’ ilan ederek tümüyle sosyal soykırıma tabi tutmak, CHP’deki Kemalofaşist yapıya çok cazip gelmişti. Elbette tüm bu güç paydaşlarının diğer bir ortak hedefi, Kürt siyasetiydi. Böylece Türk-İslam sentezci, İslamo-Kemalofaşist bir devlet diskuru oluşturuldu, yıkılan eski Türkiye’nin üzerine işte bu ucubeyi inşa ettiler. Tüm bunlar, rejimin oluşturmayı başardığı yeni diskura dayanıyordu. O diskurun merkezi ise ‘fetö’ konseptiydi.

SEVİN YA DA SEVMEYİN…

İşte CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun son Twitter paylaşımında kullandığı ‘fetö’ teriminin perde arkasında bu özet var. Ve evet, bu diskur aynı zamanda Türkiye siyasetinin ana taşıyıcı kolonu olmuş vaziyettedir. Bu kolon olmadan rejim ayakta kalamaz. Ne var ki rejimin güç paydaşları bu kolonu yıkmayı göze alamaz. Çünkü altında kendileri de kalacaklar. Bunu bildiklerinden, aralarındaki tüm ideolojik farklılıklara ve küçük menfaat rekabetlerine rağmen ‘fetö’ söyleminde ısrar ediyorlar. Biliyorlar ki, ‘fetö’ diye bir şey yok dendiği anda, yarattıkları rejim de yok olacak.

GC’ni sevmek veya sevmemek, bu tartıştığım konu ile alakalı değil. Herhangi bir sosyal grubu, kolektif olarak, salt ona karşı hissettiğiniz sempati veya antipati üzerinden kahraman veya terörist ilan edemezsiniz. En azından bunun mantığını aklı başında olan, nesnel olma kaygısı taşıyan birine kabul ettiremezsiniz. ‘Fetö’ konsepti üzerine oturtulmuş rejim diskuru kullanıldığı sürece, rejim ortadan kalkmaz. Türkiye de insan haklarına dayalı bir hukuk devletine dönüşemez. Cadı avı esnasında “ben cadı değilim” demek hiç kimseyi kurtarmadı. Kurtulmak için “cadı diye bir şey yok!” demek gerekli. ‘Fetö’ diye bir şey yok!”

Hap gibi: Enişte’n duygularla 15 Temmuz ve silahlı AKP’liler

Gündem

New York’ta milyar dolarlık binamız sokakta yatan üniversiteli öğrencilerimiz var

New York’ta sadece restorasyonu 291 milyon dolara mal olan Türkevi’nin açılışı, barınamayan öğrencilerin başlattıkları eyleme denk geldi. Değeri milyar doları aşan göktelenin yerine kaç öğrenci yurdu yapılabileceği tartışma konusu oldu.

BOLD – Amerikan bilişim devi IBM’den 1977 yılında dönemin Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil’in katkılarıyla satın alınan Türkevi, 2013 yılına kadar Türkiye’nin BM Daimi Temsilciliği ve New York Başkonsolosluğu olarak hizmet verdi. Yenilenen binanın yerine 35 katlı gökdelen inşa edildi.

Selçuklu olmak üzere geleneksel Türk mimari motifleri taşıyan, lale şeklinde gökyüzüne yükselen Türkevi Binası, Downtown Manhattan, East River ve Long Island City’den görülebiliyor. Türkevi’nin restorasyonu 291 milyon dolara mal oldu. Uzmanlara göre Türkevi binasının arazisiyle birlikte değeri 1,5 milyar dolar civarı. Sözcü’de yer alan habere göre, ABD’de yapılan gökdelenin maliyetiyle 12 bin öğrenciye konaklama imkânı sağlanabilir, 500 yataklı 23 tane yurt inşa edilebilir.

GÖRKEMLİ TÖRENLE AÇILDI

Türkevi, dün AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın katıldığı törenle yeniden hizmete açıldı. Türkievi’nin açılışı Türkiye’deki yüksek kira fiyatlarının tartışıldığı bir döneme denk geldi. Fahiş kira fiyatlarını protesto amaçlı ‘Barınamıyoruz Hareketi’ başlatan üniversiteli öğrenciler kent meydanlarındaki park ve bahçelerde konaklıyor. Bugün ‘Barınamıyoruz Hareketi’ eylemlerinin 3. günü. Öğrenciler sosyal medyadan destek ve dayanışma çağrıları yapıyor.

Sadece Bu sene 815 bin 365 öğrenci üniversiteye yerleşti. Toplamda 8 milyonu aşan yükseköğretim öğrencisi için 700 bin kişilik Kredili Yurtlar Kurumu (KYK) var.

Kredi ve Yurtlar Genel Müdürlüğü’ne (KYGM) ait yurt sayısı 773. 2020’de toplam 678 bin 763 öğrenciye hizmet veren bu yurtlar, toplam öğrencilerin sadece yüzde 8’inin barınma ihtiyacını karşılayabilir.

Kadınların polislere “Ne olur bize tecavüz etmeyin” diye yalvardığı ülkede kim okur Erdoğan’ın kitabını?

Okumaya devam et

Gündem

“60 yılın üzerinde cezayla yargılanıyorum, Avrupa’da bulunmamız da bizi baskıdan kurtarmıyor”

Cenevre’de iki gündür devam eden Turkey Tribunal Mahkemesi’ne katılan gazeteci Cevheri Güven, gazetecilik faaliyetleri nedeniyle Türkiye’yi terk etmek zorunda kaldığını, ancak Avrupa’da da baskı altında olduğunu söyledi.

BOLD – Türkiye’deki işkence olaylarının yargılandığı Turkey Tribunal’in bugünkü son oturumuna Almanya’da yaşayan gazeteci Cevheri Güven katıldı. Basın özgürlüğü konusunda mahkemeye ifade veren Güven, Türkiye’yi neden ve nasıl terk etmek zorunda kaldığını anlattı. Hakkında 60 yılın üzerinde ceza davası açıldığını söyleyen Güven, Avrupa’da da baskı altında olduğunu belirtti.

Belçika’da geçen yıl kurulan Turkey Tribunal, uluslararası toplumu Erdoğan rejiminin yaptığı insan hakları ihlalleri ile ilgili bilgilendirmek ve farkındalık oluşturmak kurulan sivil bir halk mahkemesi. Ghent Üniversitesi’nden Prof. Dr. Johan Vande Lanotte tarafından organize edilen Turkey Tribunal’ın üyeleri arasında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi eski yargıçları, Birleşmiş Milletler eski şefleri ve insan hakları alanında uzman profesörler bulunuyor.

“SUİKAST TİMİ KURULDU, 21 KİŞİLİK LİSTEDE ADIM GEÇİYOR”

Turkey Tribunal Mahkemesi’nin bugünkü son oturumuna Almanya’da yaşayan gazeteci Cevheri Güven katıldı. Türkiye’yi neden ve nasıl terk etmek zorunda kaldığını anlatan Güven basın özgürlüğü konusunda mahkemeye ifade verdi. Güven hakkında 60 yılın üzerinde ceza davası açıldığını belirterek Avrupa’da yaşayan gazeteciler için oluşturulan suikast timi kurulduğunu ve 21 kişilik listede kendisinin de adının geçtiğini ifade etti.

Eşi ve çocuklarıyla birlikte bir mülteci botuyla Türkiye’yi terk etmek zorunda kalan Güven, Turkey Tribunal Mahkemesi Başkanı Prof. Em. Dr. Françoise Barones Tulkens, Güney Afrika Anayasa Mahkemesi eski hakimi Dr. Johann van der Westhuizen, Robert F. Kennedy İnsan Hakları Uluslararası Savunuculuk ve Dava Takibi Başkan Yardımcısı olan Angelita Baeyens, Avrupa Konseyi İdare Mahkemesi Başkan Yardımcısı Prof. Em. Dr. Giorgio Malinverni, Strazburg Üniversitesi Hukuk Fakültesi ve Siyasal Bilgiler Enstitüsü’nden Prof. Dr. Ledi Bianku ve BM eski şefi Dr. John Pace’in önünde basın ve ifade özgürlüğü alanında deneyimlerini paylaştı.

Cevheri Güven’in konuşmasından öne çıkan başlıklar şöyle:

“BENİM VE AİLEMİN HAYATI TEHLİKEDEYDİ”

Türkiye’de yaşadığım hak ihlalleri nedeniyle Türkiye’yi terk etmek zorunda kaldım. Şu anda Almanya’da mülteci olarak yaşıyorum. Karşılaştığım hak ihlalleri önce mesleki kariyerimi sonra özgürlüğümü sonra da hayatımı tehlikeye atan türdendi. Hatta ailemin de hayatını tehlikeye atacak türe vardı.

Benimle ilgili süreç 2013 yılında başladı. 2013 yılının sonunda Tayyip Erdoğan hükümeti bir yolsuzluk operasyonuyla karşı karşıya kalmıştı. Ve bunun neticesinde 4 tane bakanın istifa etmek zorunda kaldığı çok büyük bir yolsuzluk operasyonuydu. Bu yolsuzluk operasyonunu Erdoğan ve iktidarı bir darbe olarak adlandırıyordu. Bunun yolsuzluk olduğunu söyleyen gazeteciler bu süreç içerisinde Erdoğan iktidarının baskısı nedeniyle işsiz kaldılar. Ben de bu süreç içerisinde işimi kaybetmek durumunda kaldım.

Türkiye’deyken 2015 yılında Nokta dergisini çıkardım. Nokta dergisi Türkiye’nin en köklü haber dergilerinden bir tanesiydi. Uzun yıllardır çıkmıyordu. Ve askerlerin baskısı nedeniyle, dönemin generallerinin baskısı nedeniyle kapatılmış bir dergiydi. 2015 yılında dergiyi çıkarmaya başladıktan sonra bu sefer sivil bir baskı rejimiyle karşı karşıya kaldık. Dergimize sürekli olarak tazminat davaları açıldı. Reklam verenlerimiz üzerinde baskı kuruldu. Ve en sonunda dergimizin 3 tane sayısı peş peşe toplatıldı.

“BEN VE YARDIMCIM ERDOĞAN’IN ELEŞTİRDİĞİMİZ İÇİN TUTUKLANDIK”

Türkiye’de dergi toplatma en son 1980 yılındaki cunta rejiminde görülmüş, darbe rejiminde görülmüş bir şeydi. Fakat Erdoğan iktidarıyla geri döndü. Ve Nokta dergisi 3 sayısı toplatıldıktan sonra biz 2 Kasım 2015’te ben ve yardımcım Murat Çapan, Erdoğan iktidarının yolsuzluklarını, Erdoğan iktidarının yeniden Kürtlerle süren barış sürecini çökertip yeniden savaş konseptine dönmesi ve bu savaş konseptine dönmeleri nedeniyle çok sayıda sivilin, askerin, PKK’lının hayatını kaybettiği yeni bir savaş ortamının oluşmasını eleştirmemiz nedeniyle, bunu eleştiren bir kapak yayımlamamız nedeniyle 2015 yılının kasım ayında tutuklandık. Kasım ayının başında. Silivri Cezaevine gönderildik.

“TEK KİŞİLİK HÜCREDE KALDIK”

Cezaevi sürecinde çeşitli hak ihlalleriyle karşılaştık. Örneğin bizi mahkemeden cezaevine kadar götüren polisler, cezaevi aracında bize Tayyip Erdoğan’ın seçim marşını, Tayyip Erdoğan’ın partisinin seçim marşını zorla dinlettiler. Cezaevi sürecinde tek kişilik hücrelere konduk. Tamamen tecrit ortamı vardı. Birbirimizle görüşmemiz, başka tutuklularla görüşmemiz, herhangi bir sosyal ortama girmemiz engellendi. Tamamen 24 saatimizi bir hücrenin içerisinde geçirdiğimiz günlerdi. 2 ay böyle izolasyon ortamı altında cezaevinde tutulduktan sonra serbest bırakıldık, İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından serbest bırakıldık.

O zaman Erdoğan rejiminin tüm baskısına rağmen Türkiye’de iyi-kötü işleyen bir hukuk sistemi vardı. Daha sonra dergimize yönelik baskılar yine devam etti. Sürekli her yaptığımız haberle ilgili neredeyse şikayetlerde bulunuldu. Biz tabi muhalif ve sert bir yayıncılık yapıyorduk. Erdoğan iktidarını her yönden kritik eden bir yayıncılık yapıyorduk. O günlerde medya dünyası o kadar bir baskı altındaydı ki böyle yayıncılık yapan dergilerin, gazetelerin sayısı çok azalmıştı.

“NOKTA DERGİSİNİN MAL VARLIĞINA HÜKUMET EL KOYDU”

Tabi bunların hepsi de 2016 yılının Temmuz ayının, 15 Temmuz’da gerçekleşen darbe girişimiyle birlikte, kapatıldılar. Nokta dergisi de darbe girişiminden hemen sonra Tayyip Erdoğan hükümetinin çıkarttığı bir kanun hükmünde kararname ile kapatıldı. Bütün mal varlığına, marka hakkına el konuldu. Hemen ardından da ben ve yardımcım Murat Çapan’la ilgili yakalama kararı çıkartıldı tekrar.

O günlerde Türkiye’de çok ağır hak ihlalleri, işkenceler yaşanıyordu ve bunlar medyaya da servis ediliyordu. Erdoğan iktidarı bir korku rejimi kurmak için adeta bu işkencelerin görüntülerini sergiliyordu. Özellikle askerlere yapılan işkenceler. Bu ortamda teslim olmayı göze alamadım. Çünkü benim de işkence göreceğim, ağır hak ihlalleri göreceğim, belki de bir daha özgürlüğüme kavuşamayacak derecede uzun yıllar hapsedileceğim açıktı.

“MÜLTECİ BOTUYLA ÜLKEMİ TERK ETMEK ZORUNDA KALDIM”

Eşim ve iki çocuğumla birlikte bir mülteci botuna binerek ülkeyi terk edip Yunanistan’a geçmek durumunda kaldım. Bu hem eşimin hem çocuklarımın hayatını tehlikeye atan bir durumdu. Fakat özgürlüğümün tamamen yok edilmesi, işkence görmem gibi durumlar karşısında, mecburen tercih ettiğim bir durumdu. Ben Yunanistan’a geçtikten sonra yardımcım Murat Çapan, Türkiye’de yakalandı. Hemen ardından hakkımızda devam eden yargı süreci çok hızlı bir şekilde ve iktidarın baskısıyla değiştirildi.

Önce bizi serbest bırakan mahkeme dağıtıldı. Mahkemenin 3 üyesi hakim o mahkemede görevden alındılar. Yerlerine yeni hakim atandı. Normalde duruşma savcısı hakkımızda beraat istemişti. Fakat duruşma savcısı değiştirilip yeni bir duruşma savcısı atandı. Yeni duruşma savcısı hakkımızda 22,5 yıl hapis cezası talep etti ve hemen çok hızlı bir biçimde hakkımızda 22,5 yıl hapis cezası verildi. Şu an yardımcım Murat Çapan Türkiye’de 5 yıldan fazla süredir, yaklaşık 6 yıldır tutuklu. Benim hakkımda da yine kesinleşmiş bir 22,5 yıl hapis cezası var. Ardından da yapmaya devam ettiğim haberler nedeniyle de artık sayısını takip edemediğim kadar çok, yüzlerce yıl hapis istemli davalar açılmış durumda.

“AVRUPA’DA YAŞAYAN GAZETECİLER İÇİN SUİKAST TİMİ OLUŞTURULDU”

Yunanistan’a geldikten sonra, üzerimizdeki baskı devam etti. 2017’nin sonlarına doğru HDP milletvekili Garo Paylan Avrupa’da yaşayan akademisyen ve gazetecilere yönelik istihbarat örgütü tarafından bir suikast timi oluşturulduğunu açıkladı. HDP milletvekilinin açıkladığı bu listede ben de sürekli olarak insan hakları ihlalleriyle ilgili haberler yaptığım için benimde olma ihtimalim oldukça yüksekti. Duyumlar üzerine Yunanistan’ı terk etmek durumunda kaldım.

Yunanistan’da ailemle yaşadığım süre boyunca aynı şekilde Yunan hükümeti tarafından tren garları, otobüs istasyonları, halkın yoğun olduğu meydanlar gibi yerlerden uzak durmamız konusunda uyarılarda bulunuldu. Yani orada da bir güvenlik tehlikesiyle karşı karşıyaydık. Daha sonra Almanya’ya gelmek durumunda kaldım. Almanya’ya geldikten sonra da benzer baskılar devam etti. Kısa bir süre önce 21 kişilik bir suikast listesi yayınlandı. Bu listede benim ismim de vardı. Tabi biz burada fanatiklere, Avrupa’da yaşayan fanatiklere de hedef gösterilmiş olduk. Onların eline böyle bir liste verildi. Ve bu listedeki bazı gazeteciler de saldırıya uğradılar.

“ALMAN MAKAMLARI BENİ ÇAĞIRIP UYARDI”

Bu listeyle ilgili Almanya’da polis makamları tarafından çağırılıp uyarıldım. Çeşitli uyarılara maruz kaldım, dikkatli olmam konusunda. Aynı zamanda, başka bir Avrupa ülkesinden uyarı aldım. Ülkelerine gelmemem konusunda yapılan bir uyarıydı. Almanya kadar güçlü bir istihbarat ve güvenlik teşkilatları olmadığını ülkelerine gitmem halinde can güvenliğimi koruyamayacaklarını belirttiler bana. Avrupa’da bulunmuş olmamız da bizi baskıdan kurtarmıyor. Erdoğan’ın uzun kolları buraya kadar devam ediyor.

Bu süreç içerisinde abim tutuklandı. Cezaevinde kaldı bir süre. Anne-babamı gözaltına alıp bir süre sorgulandılar. Bu tip aileme yönelik baskılar da akrabalarıma yönelik baskılar da devam etti. Fakat bu süreçte ben gazetecilikten kopmamaya devam ettim. İnsan hakları ihlalleriyle ilgili, Erdoğan rejiminin yolsuzluklarıyla ilgili, 15 Temmuz darbesinin şüpheli yönleriyle ilgili çok sayıda haber yayınladım. Bu haberlerin hemen hepsiyle ilgili davalar açıldı. Yayınladığım haberlerin pek çoğu hakkında erişim engeli kararları getirilerek, halka ulaşması engellendi.

“MÜCADELEMİZİ SÜRDÜRECEĞİZ”

İktidar medyası tarafından sürekli hedef gösterildim. Bu süreçte sürekli olarak terörist olarak damgalandım. Pek çok farklı terör örgütleriyle anıldı ismim bu süreçte. Sürekli olarak baskı kurarak benim halk nezdinde yaptığım haberlerin güvenilirliğini sarsmak için, çeşitli hamleler yapıldı. Fakat gerek YouTube üzerinden, gerek Twitter üzerinden, sosyal medya mecraları üzerinden ve internetten, bu tip haberleri yapmaya devam ettim. Yapmaya devam ettikçe de bu baskının şiddeti artıyor.

Erdoğan rejiminin uzun kollarının baskısını Avrupa’da da elbet hissediyoruz. Türkiye’de pek çok meslektaşım cezaevinde tutuklu durumdalar. Tahliyesi geldiği halde tahliye edilmeyen gazeteci arkadaşlarımız var. Pek çok gazeteci de yazdığı haberler nedeniyle sürekli olarak gözaltına alınıyor. Sürekli olarak baskı hissediyor. Özgür gazeteciler, bağımsız gazeteciler, kritik yapan gazetecilerin, pek çoğunun işsiz kaldığı bir süreçten geçiyoruz. Bunlarla ilgili en çok yaşadığımız problem de bağımsız bir yargı mekanizmasının olmaması. Ama mücadelemizi sürdürmeye devam ediyoruz.

“ALTI AY NEYLE SUÇLANDIĞIMIZI ÖĞRENEMEDİK”

Öncelikle bize Cumhurbaşkanı’na hakaretle ilgili davalar açıldı ki, Türkiye’de bütün gazetecilerin karşılaştığı klasik bir durum. Bunun dışında terör örgütü propagandasıyla suçlandık. Fakat hangi terör örgütünün propagandasıyla suçlanmamızı öğrenmek 6 ay aldı. Hatta çok genç bir savcı, savcılar da tabi ki bu tip suçlamalar yapmaya zorlanıyorlar, iktidar tarafından. Genç bir savcı vardı karşımızda ve ben savcıya, ‘Bizi terör örgütü propagandasıyla suçluyorsunuz ama bu hangi terör örgütü ona göre savunma yapacağım’ dediğimde ‘Savcı burada soruları ben soruyorum’ dedi. 6 ay hangi terör örgütü üyeliğiyle suçlandığımızı ya da propagandasıyla suçlandığımızı öğrenemedik. Bu 2015 yılında gerçekleşti.

6 ay sonunda PKK terör örgütünün propagandasıyla suçlandığımızı öğrendik. Sonra ikinci bir dava açıldı. Bu davada da bu sefer Türkiye Cumhuriyetini devirmek, silahlı isyan çıkarmaya çalışmak gibi çok ağır suçlamalar yöneltildi. Tabi bu ağır suçlamaların karşılığındaki cezalar çok yüksek. 20-25 yıl gibi cezalar. Dolayısıyla bu sizin üzerinizde gazeteci olarak bir baskı oluşturmaya dönük hamleler aslında bakarsanız. Dolayısıyla otosansüre etmek için yapılan şeylerdi. 2015 yılından bahsediyorum. Sonrasında bunlar tekrar değiştirildi. Çünkü 2015 yılının devamında 2016 yılında bir darbe girişimi gerçekleşti.

“60 YILIN ÜZERİNDE CEZAYLA YARGILANIYORUM”

Darbe girişiminin ardından buna Gülen Hareketi’nin propagandasını yapmak, üyesi olmak gibi suçlamalar eklendi. Dolayısıyla ceza süreci yükseltildi. Nihayetinde hakkımızda açılan dava, 2015 yılında olmasına rağmen, 2016 yılında gerçekleşmiş bir darbe girişimine sanki katılmışız gibi, suç o zaman işlenmiş gibi, 2016’nın mayıs ayında Türkiye Cumhuriyeti Devletini devirmeye çalışmaktan 22,5 yıl hapis cezası aldım.

Bunun dışında aynı şekilde Nokta dergisi, benim yayın yönetmeni olduğum Nokta dergisi, 2015 yılında hem iktidarın hedef aldığı Kürtleri hem de yine iktidarın hedef aldığı Gülen grubunu savunduğu için iki taraftan da ceza davaları açıldı peş peşe ve bunlar daha sonra hep terör yargılamaları konusu yapıldı. Şu an benim takip edebildiğim kadar, terörle bağlantılı suçlardan, 6o yılın üzerinde cezayla yargılanıyorum.

Yunanistan’a geçtikten sonra gazeteciliği hiç bırakmadım. Türkiye’de özgür medya yok edildiği için elimizde tek seçenek internet üzerinden yayıncılığı sürdürmekti. Bu çerçevede de ben ve benim gibi Türkiye’yi terk etmek zorunda kalmış sürgün gazetecilerle beraber bir web sitesi ve Youtube kanalı kurduk. Bunun ardından ben kendi şahsi bir Youtube kanalımı da kurdum. Şu an hem web sitesi üzerinden hem de Youtube kanalları üzerinden yayın yapıyoruz.

“TÜRK HALKININ AVRUPA’DA YAYIN YAPAN GAZETECİLERE İLGİSİ BÜYÜK”

Kendi Youtube kanalımdan haftada 2 video yayınlıyorum haber içerikli. Bu iki video bir haftada bir milyonun üzerinde izleniyor toplamda. Çok yüksek bir grafiği var. Şu an özellikle Türk halkının, Avrupa’dan yayın yapan gazetecilere yönelik çok yüksek bir ilgisi var. Bunun sebebi de Türkiye’de özgür medya ortamının tamamen yok edilmesi nedeniyle gerçekleri ve haber alma özgürlüğünü sadece yurt dışındaki gazetecilerden karşılayabiliyor olmaları nedeniyle.

Tabi benim yaptığım haberlerin çoğu Türk halkını yakından ilgilendiriyor. İnsan hakları ihlalleri ve yolsuzluk üzerine özellikle yoğunlaşmış durumdayım. Türkiye’de bu haberleri kimse alıntılayamıyor. Çünkü benim yazdığım herhangi bir haberi alıntılamak ya da bunu kendi sayfalarına aktarmak, Türkiye’deki gazeteciler için terör örgütü propagandası yapmak demek. Çünkü rejim tarafından hakkımda verilmiş böyle bir ceza var.”

AKP Hükumeti’nin yargılandığı Turkey Tribunal nedir?

Okumaya devam et

Gündem

Dünkü Erdoğan’dan bugünkü Erdoğan uyarısı: Sakın ha! Destek vermeyin

AKP’nin kurulduğu yıl Erdoğan seçmene partisi için, “Adaletle yürüdüğü sürece destek verin” çağrısı yaptı. Bugün Erdoğan ve kurduğu rejim yurt içi ve dışında yargılanıyor.

BOLD – 15 Temmuz sonrası ilan edilen OHAL’in ardından Türkiye’de hukuk Erdoğan rejimi eliyle askıya alındı. Erdoğan ve AKP’nin, arkasına aldığı kamuoyu desteğiyle Gülen Hareketi mensuplarına yönelik başlattığı cadı avı kısa sürede meyvesini verdi. Ülkede artan, baskı, işkence olayları, zorla alıkoyma vakaları artık gizlenemez hale geldi. Aradan geçen 5 yılda kötü muamele ve işkenceler hem yurt içinde hem de yurt dışında yargı konusu oldu. Afyon emniyetinde polislerin tecavüzüne uğrayan bir kadının şikayeti üzeri açılan davada 6 polis cezalandırıldı.

TURKEY TRİBUNAL NASIL BİR MAHKEME

Erdoğan ve rejim unsurları geçen yıl Belçika’da kurulan ve üyeleri arasında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (AİHM) eski yargıçları ile insan hakları alanında uzman profesörlerin bulunduğu Turkey Tribunal (Türkiye Tribünali) adlı halk mahkemesinde yargılanıyor.

Mahkemede, gözaltında bulunduğu sırada işkence ve kötü muameleye maruz kalanlar yaşadıklarını anlatıyor. Turkey Tribunal, uluslararası toplumu Erdoğan rejiminin yaptığı insan hakları ihlalleri ile ilgili bilgilendirmek ve farkındalık oluşturmak kurulan için bir insan hakları ve sivil bir mahkeme. Yasal olarak bağlayıcı bir mahkeme değil, ancak bu sivil mahkemenin kararlarının yüksek ahlaki otoriteye sahip olacağı ve içtihat oluşturacağı öngörülüyor.

AKP’NİN İLK YILLARI VE ERDOĞAN

AKP’nin ilk yıllarındaki Erdoğan ile şimdiki Erdoğan’ın adalet anlayışı arasındaki farkı gözler önüne seren bir video sosyal medyada dolaşıma girdi. 2001 yılında katıldığı bir televizyon programında seçmenden destek isteyen Erdoğan, “Adaletle yürüdüğü sürece, halkın hizmetinde olduğu sürece bize destek verin. İstikametten saptığımız zaman sakın ha! Bize destek vermeyin. Biz halkımızı liderlerin kulları olarak görmüyoruz. Futbol takımı tutar gibi siyasi parti tutamayız. Bu alışkanlıkları bırakmamız lazım” dedi.

AKP Hükumeti’nin yargılandığı Turkey Tribunal nedir?

Okumaya devam et

Popular

Shares