Bizimle iletişime geçiniz

BOLD ÖZEL

Oya Baydar: Türkiye’ye döneceğim, o yüzden dikkatli konuşacağım

Sürgün yıllarını geçirdiği Frankfurt’a 40 yıl sonra bu kez Uluslararası Frankfurt Kitap Fuarı’na katılımcı olarak gelen Oya Baydar, “Türkiye’ye döneceğim için dikkatli konuşacağım. Çünkü Türkiye’de yazıyorum” kaydını düşerek Bold’un sorularını cevapladı.

SEVİNÇ ÖZARSLAN | BOLD ÖZEL

Üç darbe gördü, defalarca tutuklandı, işkenceye uğradı… 1980 darbesinden sonra 12 yıl Almanya’da yaşamak zorunda kalan Türkiye’nin en önemli edebiyatçılarından Oya Baydar, tüm yaşadıklarıyla bugünü karşılaştırınca, “Bunu söylemek çok acı bir şey ama Türkiye’nin koşulları bütün o dönemlerden daha kötü.” diyor.

KulturForum-Turkei Deutschland derneğinin davetlisi olarak Almanya’ya gelen Oya Baydar, 20 Ekim’de başlayan 73. Frankfurt Kitap Fuarı’ndaki ilk konuşmasını dün yaptı. Bugün (22 Ekim 2021) 3. salonda saat 16.45’te “Türkiye’de Basın Özgürlüğü” başlıklı ikinci konuşmasını yapacak.

KENDİMİZİ AÇIK HAVA HAPİSHANESİNDE HİSSEDİYORUZ

Kültür Bakanlığı’nın 15 gün önce katılmaktan vazgeçtiği Frankfurt Kitap Fuarı‘na gelebilen birkaç yazardan biri olan Baydar, ülkenin geldiği durumu, gergin atmosferi ve aydınların, yazarların üzerindeki baskıyı anlattı. Otosansür uyguladığını ifade eden Baydar, “Kendimizi açık hava hapishanesinde gibi hissediyoruz. Boğuluyoruz” dedi.

Fuar alanında yaptığı konuşmasına başlarken Türkiye’ye dönecek bir yazar olarak dikkatli konuşacağını söyleyen Baydar, “Türkiye’ye döneceğim. O yüzden dikkatli konuşacağım. Siz satır aralarını anlayacaksınız. Çünkü Türkiye’de yazıyorum. Bu bile size Türkiye’deki durumun nasıl olduğunu anlatsın.” dedi. Avrupa ülkelerinden özellikle Almanya’dan yeterince dayanışma göremediklerini de belirtti.

EMİNE ERDOĞAN İÇİN DUVARLARA AYIP ŞEYLER YAZILMIŞTI, OSMAN HEPSİNİ SİLDİRTTİ

Köşe yazılarında AKP’li kadın siyasetçilere ve Emine Erdoğan’a seslenen yazılar yazan Baydar, ülkede hukukun değil, keyfiliğin hüküm sürdüğünü vurguladı. Yakın arkadaşı Osman Kavala, Selahattin Demirtaş, Gülten Kışanak’ın iktidarın rehineleri olarak hapiste olduklarını belirten Bayar, “Osman çok yakın arkadaşım. Onun hakkındaki davada hiçbir şey yok. Gezi diye tutturuyorlar. Osman Gezi’de bütün aşırı olayları bastırmaya çalıştı. Hatta şu var. Emine Hanım (Erdoğan) için çok ayıp şeyler yazılmıştı duvarlara. Osman, adam tuttu, o duvarlardaki yazıları sildirtti.” dedi.

Baydar, Türkiye’nin geleceğinden pek umutlu değil ama gençlere ümitlerini kesmemelerini tavsiye ediyor, “Türkiye’ye giremeyen arkadaşlarımızın dönebileceği, bizlerin de meramını daha rahat anlatabileceği günler gelebilir.” diyor.

80 darbesinden sonra Frankfurt’ta yaşamak zorunda kaldınız. O dönemde olaylar nasıl gelişti?

Bir konferans, bir toplantı için 3-4 günlüğüne yurt dışına çıkmıştım. O sırada 9 aylık olan çocuğumu anneme bırakmıştım. Bir otel odasında, sabah birden telefon çaldı. Sabah çok erken çalan telefonları hiç sevmem. Saat 6’ydı. Bir arkadaşım arıyordu. “Ne zaman dönüyorsun?” diye sordu. İki gün sonra dönecektim. “Türkiye’de darbe oldu, nah dönersin” dedi. Otelin yeşil, uzun bir bahçesi vardı. Şöyle bir baktım oraya. Oya kaldın burada, dedim.

Eşiniz de burada mıydı?

O zaten benden önce yurt dışına çıkmıştı. Frankfurt’taydı. O zaman Politika gazetesinin genel yayın yönetmeniydi. 70’lerde, 80’lerde yayınlanan Politika gazetesi vardı. Daha sonra kapatıldı. Aydın (Engin) tutuklandı. Tahliye edildiğinde yurt dışına çıkmıştı. O zaman, şimdiki gibi bu kadar sıkı değildi Türkiye. Böyle bir macerayla başladı ve 11,5 yıl sürdü. 1992’de dönebildik.

Almanya’da çalıştınız mı, oğlunuzu getirtebildiniz mi?

Kasımda annem getirdi. Yeşil pasaportu vardı. Tabi ben de çalıştım. Önce evde örgü ördüm. Üniversite mezunu Almanlardan ve akademisyenlerde oluşan iyi bir çevremiz vardı. Sonra Türkçeye yapılan çevirileri redakte etmeye başladım. Almancayı biraz daha öğrenince SPD’nin Türklere danışmanlık veren bir firması vardı. Oraya girdim. Aydın da şoförlük yaptı. Bir bakıma en çok paramız olan bir dönemdi. Şimdikinden daha iyiydi.

Yabancı bir ülkede yaşamak zorunda kalmak, o mecburiyet, bu duyguları nasıl aşabildiniz?

Şöyle oluyor: Hep bavullarınızın üzerinde oturur gibi bir dönem yaşıyorsunuz. Sonra yavaş yavaş, istemediğiniz halde alışıyorsunuz. Kedi aldım, çiçekler, saksılar aldım. Kedi yerleşik hayvandır. Kedi alınca “Oya yerleştiğini kabul ediyorsun galiba.” dedim. Ama geri dönebilmek için hep bir gelişme bekledik.

Nasıl döndünüz?

1991’de kısmi af oldu. Özal dönemi. Hem eşimin hem benim 30 yıla varan davalarımız vardı ve bir kısmı da mahkumiyetle sonuçlanmıştı. Af gelince bazı maddeler değişti. 1991’de önce eşim döndü. Birkaç ay sonra biz de döndük. Aradan 40 sene geçmiş. Yeniden Frankfurt’tayım. Türkiye’de hiçbir şey tarih olmuyor. Hep yeniden kısır bir döngü yaşıyoruz.

Türkiye’ye dönerken bir düzelme olacağını düşünüyor muydunuz?

Türkiye bütün sorunlarıyla ortadaydı. Yine sömürünün olduğu kapitalist bir ülkeydi ama ümidimiz de vardı. Demokratikleşme adına kısmi de olsa bir değişiklik olabilir diye düşünüyorduk. AKP iktidara geçeceği sırada o AKP, bu AKP asla değildi. Aslı buymuş galiba. Hata yaptığımı, bu aslı görmediğimi düşünüyorum.

AKP’yi desteklediğiniz için sizi de çok eleştirdiler değil mi.

Ben AKP’yi değil ama Anayasa, referandum gibi konularda getirdiği açılımları destekledim. Askeri, laikçi Kemalist vesayeti sona ereceğini ve ikinci sınıf vatandaşların ortadan kalkacağını düşündük. Ben laik bir kadınım, ayrıca da cumhuriyete inan biriyim o ayrı. Vesayet, baskı bunlar ayrı. Şimdi Kürtler ikinci sınıf vatandaş, o zaman da hem Türkler hem Müslüman muhafazakar kesim ikinci sınıf vatandaştı. Bunlar benim kabul edebileceğim şeyler değil. Üstelik ben de o mahalleden geliyorum. Bir toplumsal uzlaşma olabilir, aramızda yaratılmış olan büyük uçurumlar belki kapanabilir diye umut ettik.

ÇOK UMUDUM YOK

Herkes aynı şekilde umut etmişti. Epey de yol alındı ama sonra geriye dönüldü. Bundan sonrası için umut var mı? 

Çok umudum yok. Eskiden daha umutluydum. Ama yeniden bir hayal kırıklığı yaşadık. Şunu söyleyebilirim, yaşadığımız bu günlerde, askeri vesayet değil ama başka vesayetler başladı. Bu vesayet dediğimiz şey, bu otokratik rejim gerçekten de Türkiye’de demokrasinin kolay kolay gelemeyeceğini bize gösteriyor. Halkımız da demokrasi mücadelesini, demokrasiyi çok hazmetmiş değil. Mevcut iktidar kendi bekası için aramıza soktuğu kanlarla bizi iyice güçsüzleştirdi. Demokratik yöntemlerle Türkiye’yi idare etmeleri mümkün değil. Halbuki Türkiye’nin önemli bir kesimi hak diyor, adalet diyor, demokrasi diyor ama bu mücadeleyi veremiyor. Muhalefet ise herkesi kendi çevresinde toplayamıyor, her şeyi içselleştiremiyor. Yani Kürtler şurada, Müslümanlar burada çabalanıyor ama çok zor.

Son kitabınız “80 Yaş Zor Zaman Günlükleri” pek çok insana sizinle aynı duyguları hissettirmişti.

Yaşınız arttıkça daha umutsuz oluyorsunuz ama siz çok gençsiniz. Sizler göreceksiniz muhtemelen. Benim gibi hissetmeyin. Sizin daha zamanınız var. Yani bir cennet olmayacak ama mesela Türkiye’ye giremeyen arkadaşlarımızın dönebileceği, bizlerin meramını daha rahat anlatabileceği günler gelebilir. Türkiye’de tarih bir türlü geçmiş olamıyor, evet maalesef tarih tekerrür ediyor ama umudumuzu kesmeyelim.

AKP’li kadınlara Emine Erdoğan’a, Özlem Zengin’e seslenen yazılar yazdınız son dönemde. Bir geri dönüş oldu mu? Nasıl karşıladılar? 

Hayır, hiç olmuyor. Bazen bir küçük davayla karşılaşabiliyorsunuz. Ama başım şu anda çok fazla dertte değil. Eşimin yasağı var. Hala devam eden Cumhuriyet davası nedeniyle yurt dışına çıkamıyor. Her kelimemizi düşünerek yazmak zorundayız. Ben sert yazılar yazıyorum ama her sözcüğünü çok düşünerek yazıyorum. Bu başlı başına zaten sanatın, düşüncenin, yazının düşmanıdır. Özgürlükler olmadan, sanatçılar, yazarlar kendilerini özgür ve güvende hissetmeden tabi ki istedikleri gibi bir üretim yapmaları mümkün değil.

AYDINLAR BOĞULUYORUZ DİYOR

Yazılarınız makul ve yerinde eleştirilerdi, size de mi dava açacaklar? 

Kimin hakkında açmıyorlar ki. Mesela şu fotoğraflardaki (Osman Kavala, Selahattin Demirtaş, Gülten Kışanak) insanlar bunu hiç hak etmediler. Osman çok yakın arkadaşım. Onun hakkındaki davada hiçbir şey yok. Gezi diye tutturuyorlar. Osman Gezi’de bütün aşırı olayları bastırmaya çalıştı. Hatta şu var. Emine Hanım (Erdoğan) için çok ayıp şeyler yazılmıştı duvarlara. Osman, adam tuttu, o duvarlardaki yazıları sildirtti. Olaylar başka taraflara yönlendirilmesin diye.

Osman Kavala’dan intikam mı alınıyor? 

Türkiye’ye dönecek biri olarak, aşırı bir şey söylemeyeyim ama Türkiye’de yasalar ve hukuk değil keyfilik hüküm sürüyor. Bu keyfilik nerelerden kaynaklanıyorsa Osman’da bu çok belirgin bir şekilde var. Osman bir çeşit rehine olarak tutuluyor. Neyin rehinesi o da belli değil. Arkamdaki fotoğraflar aslında benim söyleyeceklerimi çok iyi anlatıyor. Hepsi için şunu söyleyebilirim üçü de tamamen keyfi bir şekilde tutuklu. Bir suçları bir günahları yok. Onlar için iktidarın rehineleri diyebiliriz. Bu üç isim sadece sembol, binlerce insan cezaevinde. Türkiye’de kendimizi bir açık hava hapishanesinde gibi hissediyoruz. Gerçekten de Türkiye’nin havası son derece gergin. Özellikle aydınlar, demokratlar, gazeteciler, sanatçılar, düşünen insanlar bir çeşit boğulma hissiyle karşı karşıya. Boğuluyoruz diyorlar. Abarttığımı sanmayın. Yani bazen yurt dışına çıkınca ülkedeki durum abartılır. Abartmıyorum.

TÜRKİYE’NİN KOŞULLARI DARBE DÖNEMLERİNDEN DAHA KÖTÜ

Siz Türkiye’de pek çok dönem yaşadınız, 1970’li yıllarda işkence gördünüz. O günleri yaşamış bir yazar olarak bugünü nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye gibi bir ülkede 81 yaşına kadar gelmişseniz ve aydınsanız, siyasetle de ilgiliyseniz, çok şey görür çok şey yaşarsınız. Bende 3 darbe hatta 3 buçuk darbe bir de post modern darbemiz oldu. 3,5 darbe atlattım. Bunların hepsinde ya tutuklandım ya yurt dışına çıkmak zorunda kaldım. Hepsinin acısını yaşadım. Ve şunu söyleyeyim. Bugün Türkiye’nin koşulları bütün o dönemlerden daha kötü. Çok acı bir şey bunu söylemek. Demokrasi, özgürlük, hak ve özgürlükler, o dönemlerden çok daha geriye gitmiş durumda. Şimdi ben Türkiye’ye döneceğim. O yüzden konuşurken dikkatli konuşacağım. Siz satır aralarını anlayacaksınız. Çünkü Türkiye’de yazıyorum. Ama bu bile size Türkiye’deki durumun nasıl olduğunu anlatsın.

Frankfurt Kitap Fuarı açıldı: Sürgündeki gazeteciler tutsak meslektaşlarını anlatacak

BOLD ÖZEL

Yüzde 97 engelli eşine bakan KHK’lı öğretmen Şükrü İpek tutuklandı

Gülen Hareketi soruşturmaları kapsamında 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırılan öğretmen Şükrü İpek, Yargıtay’ın cezasını onamasının ardından tutuklandı. Dört yıldır yatalak olan hasta eşine bakan Şükrü İpek, en son “Yaklaşık 4 yıldır eşime, çocuklarıma evime bakıyordum. Yargıtay bana verilen 6 yıl 3 aylık cezayı onayladı. Şu an tekrar içeri girme durumum var.” demişti.

BOLD ÖZEL – Dört yıl önce Amiyotrofik Lateral Skleroz (ALS) hastalığına yakalanan Ayşe İpek’in eşi Şükrü İpek ikinci kez tutuklandı. Gülen Hareketi soruşturmaları kapsamında, kapatılan özel okullarda görev yaptığı için 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırılan ve cezası onaylanan öğretmen Şükrü İpek, dün gece Eskişehir Cezaevine gönderildi.

Geçirdiği kısmi felç nedeniyle yüzde 97 engelli olan ve yatalak hale gelen Ayşe İpek, kişisel ihtiyaçlarını karşılayamıyor. Tek başına su bile içemiyor.

İKİSİ DE ÖĞRETMENDİ

Şükrü-Ayşe İpek Eskişehir’de özel bir okulda öğretmendi. Görev yaptıkları okul KHK ile kapatıldıktan sonra öğretmenlik lisansları iptal edildi. Çok sevdikleri mesleği yapamaz oldular. Hiçbir özel kurumda çalışmalarına izin verilmedi.

Şükrü İpek, bu süre içerisinde bulabilirse özel ders, boya badana, eşya taşıma gibi günübirlik işler yaparak hem evine eşine, çocuklarına baktı.
Daha sonra çalıştıkları kurumdan dolayı Şükrü İpek hakkında tutuklama kararı çıkardılar.

HASTALIK EŞİ İLK TUTUKLANDIĞINDA ORTAYA ÇIKTI

Cezaevine girdikten sonra eşi çok üzüldü. Ayşe İpek’in kimsesi yoktu hayatta. Annesi 18 yaşındayken vefat etmiş. Babası da 2 yıl önce kendilerinde kalırken bu süreçte çok üzülmüş ve vefat etmişti. Başka bir kardeşi de yoktu.

Ayşe İpek, beş yıl önce eşini ziyaret için cezaevine gidip gelirken çok zorlanıyordu. Hastaydı ve nasıl bir hastalık olduğu 8 ay sonra uzun uğraşlar sonucunda öğrenildi Şükrü İpek, o dönemde tutuksuz yargılanmak üzere tahliye edildi.

Ancak bu kez Ayşe İpek kendisinin tutuklanacağı endişesiyle panik atak belirtileri göstermeye başladı. “Çocuklara kim bakacak kimsemiz yok” diyerek üzüntü ve ağır bir travma sonucun amansız hastalığa yakalandı.
Bu hastalık beyin kaynaklı ALS hastalığı idi ve Şükrü İpek çıktıktan 4 ay sonra polisler Ayşe İpek’i almaya geldiler.

Zaten üzülüyordu korkuyordu ve hastaydı. Evi aradıktan sonra Ayşe İpek’i da kollarına girip gözaltına aldılar. Hastalığı göz önünde bulundurularak bir süre sonra sonra serbest bıraktılar ama bu arada hastalık ilerledi.

TEDAVİSİ OLMAYAN, ÖLÜMCÜL BİR HASTALIK

Doktorların ifadesine göre ALS hastalığı, tedavisi olmayan, öldürücü bir hastalık. ALS hastalığına yakalanan insanlar, yürüyemiyor, konuşamıyor, yutamıyor, nefes alamıyorlar. Ortalama 3-5 yıl içinde hayatlarını kaybediyorlar. Çaresizlik hem hastayı hem de aileyi tarifsiz acılar içinde bırakıyor.

Üç çocuk sahibi, 42 yaşındaki Ayşe İpek, dört yıl içinde yüzde 97 ağır engelli oldu, kısmi felç geçirdi, hareket edemez hale geldi. Kişisel ihtiyaçlarını karşılamıyor. Dört yıldır eşine, çocuklarına, evine bakan Şükrü İpek, dostlarına en son “Yargıtay bana verilen cezayı 6 yıl 3 aylık cezayı onayladı. Şu an tekrar içeri girme durumum var. Yatılı kalacak bir bakıcı bulmam gerekiyor. Hem eşime bakacak en çocuklara bakacak yatılı kalacak merhametli bir bakıcı arıyorum. Bunun için bize dua edin lütfen.” demişti.

Gergerlioğlu: “Eşi hapse girerse bu kadın ölür, vicdansızlığa geçit vermeyelim”

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Öfke nöbetleri geçiren otizmli Tarık’ın annesi: Babasının tutuklanması oğlumu mahvetti

Çok sevdiği babasından 22 ay önce ayrılmak zorunda kalan otizmli ve zihinsel engelli Hamza Tarık, öfke nöbetleri geçiriyor. Oğlunu artık kontrol etmekte zorlandığını söyleyen Hülya Durmuş, “Babasının yanında olmaması oğlumu mahvetti.” dedi.

SEVİNÇ ÖZARSLAN | BOLD ÖZEL 

Gülen Hareketi soruşturmaları kapsamında iki yıldan fazla Buca Kırıklar F Tipi Cezaevinde tutuklu olan İbrahim Durmuş’un otizmli oğlu Hamza Tarık Durmuş, babası tutuklandığı günden beri öfke nöbetleri geçiriyor. Oğlunun hastalığının gün geçtikte ilerlediğini söyleyen anne Hülya Durmuş, “Babasının yanında olmaması onu mahvetti. Yıllarca bir sürü paralar harcayarak bir yere getirmeye çalıştığımız Tarık en dibi gördü. Çünkü babasını çok seviyor. Yanından hiç ayrılmıyordu. Her gün saatlerce babasıyla yürüyüş yapardı. Rutini bozulmuştu.” dedi.

İÇ KANAMA GEÇİRDİ

Elleriyle kulak kepçesine şiddetli bir şekilde vurduğu için iç kanama geçiren ve 9 Eylül Üniversitesi Hastanesi’ne kaldırılan Tarık’a 6 doktor narkoz vermekte zorlandı. Annesi de ameliyathaneye girmek zorunda kaldı. “O geceyi asla unutmam” diyen Hülya Durmuş, “Ameliyathane kapılarında tek başıma olan çaresizliğim. Yalnızlığım. Hem ağlıyor hem de İbrahim neredesin neredesin diyordum. Tarık ameliyattan çıktı. Bana ameliyathane kıyafetleri giydirip içeri aldılar. Ayılırken siz başında olun krize girmesin dediler. Odaya çıkana kadar damar yolu vs çıkarıp atmıştı. Öfke nöbeti bir türlü geçmediği için yatağa bile bağladılar.” ifadelerini kullandı.

BABA TUTUKLU, ANNE KANSER

16 yaşındaki zihinsel engelli Hamza Tarık Durmuş’la doğduğundan beri babası yakından ilgileniyordu. Birlikte vakit geçiriyor ve uzun yürüyüşler yapıyorlardı. Annesinin ifadesiyle Tarık’ın eğitimi için yıllarca maddi-manevi çok uğraştılar. Ancak tüm çabaları İbrahim Durmuş‘un 24 Ağustos 2019’da tutuklanmasıyla çöpe gitti. Babasını çok seven Tarık, birdenbire ondan ayrıldığı için öfke nöbetleri geçirmeye başladı. Üstüne bir de annesinin 2018 yılında kanser olup yatağa düşmesi onu daha da agresifleştirdi.

Sosyal hayatta yaşadıkları ise daha zordu. Kendisine, kardeşine, etrafına zarar veren Tarık’ı annesi kayıt yaptırdığı spor okulundan krizleri arttığı için almak zorunda kaldı. Rehabilitasyon merkezi eğitim vermek istemedi. Kiralık ev bulmaları bile zorlaştı. Otizmli oğlu olduğunu öğrenen ev sahipleri Hülya Durmuş’a ev vermekten vazgeçti. Akrabaları ise “Karı-koca tutuklanırsa Tarık’ı yanınıza alın, biz bakamayız” dediler.

İki yıldır yaşadığı eziyeti dün yazdığı mektupta dile getiren ve Bold Medya’ya gönderen Hülya Durmuş, “Sonuç olarak ben kanser kontrol hastasıyım. Tarık’ta sıkıntılar aynı şekilde devam ediyor. Pandemiden dolayı 22 aydır babasını göremiyor. Burak görüşlere gitmek istemiyor. Ben çaresizce bu günlerin bir an önce bitmesi için dua ediyorum.” diye yazdı.

SUÇU: YAMANLAR KOLEJİ’NDE ÖĞRETMEN OLMAK!

İbrahim Durmuş, Körfez Dershanelerinde görev yaptığı için 7 yıl 2 ay hapis cezasına çarptırıldı. Eşi tutuklandıktan sonra lenf kanserine yakalanan Hülya Durmuş kanseri atlattığı dönemde 23 Ekim 2018’de gözaltına alındı. Bir gün nezarette kaldıktan sonra serbest bırakılan Durmuş mektubunda ifade verirken polislere “Benim suçum ne, ben bu millete, devlete ne yaptım?” diye sorduğunu, kendisine “Yamanlar Koleji’nde öğretmen olman” diye cevap verildiğini aktardı.

HÜLYA DURMUŞ’UN 6 ARALIK 2021 TARİHLİ MEKTUBU

Merhabalar
Ben Hülya Durmuş. 41 yaşında 2 çocuk annesiyim ve Biyoloji öğretmeniyim. Eşim İbrahim Durmuş 23 Temmuz 2019 yılında gözaltına alındı. Ve tutuklandı. 2 yıldan fazladır Buca Kırıklar F Tipi Cezaevinde. Körfez dershanesinde öğretmen olduğu için tutuklandı.

Eşim gittiğinden beri çok çok zor günler geçiriyoruz. Aslında Eşim ve benim için hayat zaten zordu. Büyük oğlum Hamza Tarık Durmuş (16) otizmli olarak dünyaya geldi. Maalesef % 98 ağır otizmli ve zihinsel engelli. Tarık daha iyi bir eğitim alsın istedik ve İzmir’e taşındık. Eşim Körfez dershanesinde ben Yamanlar Kolejinde çalışıyorduk. Otizmli bir çocuğun derdini anlamak, onu sakinleştirmek, isteklerini yerine getirmek çok çok zor. Yaşayan bilir. Biz bu dünyada zaten rahat yaşamıyorduk. Oğlum bir şey öğrensin, bir davranış problemini bıraksın diye canımızı verdik. Maalesef zalimler bizde can da bırakmadı.

İşimizi kaybetmiş ne yapacağımızı şaşırmış bir şekilde günlerimiz geçmeye başladı. Bu arada 2015 yılında 2. oğlum Burak dünyaya gelmişti. Hem küçük bebek, hem otizmli bir çocuk, hem de eşime ya da bana bir şey olursa Tarık ne olur diye kaygı yaşarken 2018 yılında 4. Evre lenf kanseri olduğumu öğrendim. O günler benim için daha zor bir hale gelmişti. 8 kemoterapi aldım. Kanser tüm vücuduma yayılmıştı. Annem ve kız kardeşim bana ve çocuklarıma bakmak için İzmir’e taşındılar. Tarık benim sürekli yatmamdan bile rahatsız oluyordu. O zamana kadar bana hiç vurmayan oğlum artık bana el kaldırmaya başladı. Bu durum onu çok kaygılandırıyordu sanırım. Yataktan kalkamaz haldeyken bile Tarık’ın ihtiyaçlarını gidermeye çalışıyordum. Çünkü annemi ve kız kardeşimi dinlemiyordu. En çok da beni üzen 2 yaşındaki küçük oğlumun Tarık krize girdiğinde masanın altına saklanmasıydı. Sağlıklı çocuğumu kaybetmek istemiyordum çünkü.

Pandemiden önce birkaç rehabilitasyon merkezi ile görüştük. Maalesek Tarık’ı almak, eğitim vermek istemediler. 1,5 yıl önce spor okuluna kayıt yaptırdım. Orda da 1 yılın sonunsa krizler daha da arttı. Okuldan almak zorunda kaldım.

Burak abisinden çok korkuyordu. Aylarca süren tedavi sürecimde sona geldik derken 23 Ekim 2018 yılında gözaltına alındım. Yani kanserden kurtulduğumu bilmiyorduk. Allah’ım dertleri bile sıraya koyuyor sanırım. 1 gün göz altında kaldım ve tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldım. Emniyette polislere direk şunu sormuştum. Benim suçum ne, ben ne yaptım bu millete, devlete. Bana verilen cevap “Yamanlarda öğretmen olman” Yani suçum öğretmen olmak. Sadece ÖĞRETMEN.

2 yıldan fazla süren dava sürecinde beraat ettim. Yaklaşık 9 ay sonra eşim gözaltına alındı ve tutuklandı. Tarık’la bir başıma kalmıştım. Öfke nöbetleri git gide artarak devam etti. Arabanın camını, evin camını kırdı. 3 ayrı TV’yi kırdı. (Evde, sokakta, okulda yarı çıplak dolaşmaya başladı. Ayakkabı giydiremiyorduk) Artık zapt edemiyordum. Okuldaki öfke nöbetlerinde sürekli sakinleştirme odasına alıyorlardı. Hele bir gün almaya gittiğimde o odada yarı çıplak kakasını yapmış tek başına bekliyordu. Ağlaya ağlaya oğlumu temizlemiştim. Tarık artık kakasını eline yüzüne sürmeye başlamıştı. Hatta ağzına bile götürüyordu.

Babasının yanında olmaması onu mahvetmişti. Yıllarca bir sürü paralar harcayarak bir yere getirmeye çalıştığımız Tarık en dibi görmüştü. Çünkü babasını çok seviyor. Yanından hiç ayrılmıyordu. Her gün saatlerce babasıyla yürüyüş yapardı. Rutini bozulmuştu. Elleriyle sürekli suratına vuruyordu. Kulak kepçesi şiddetli vurmaktan iç kanama oldu. 9 Eylül Üniversitesi Hastanesine sevk ettiler. (28 Temmuz 2021) Acil ameliyata alındı. 6 doktor bir narkozu vermekte bile zorlandılar.

Ameliyathaneye beni de aldılar. O geceyi asla unutamam. Ameliyathane kapılarında tek başıma olan çaresizliğim. Yalnızlığım. Hem ağlıyor hem de İbrahim neredesin neredesin diyordum. Tarık ameliyattan çıktı. Bana ameliyathane kıyafetleri giydirip içeri aldılar. Ayılırken siz başında olun krize girmesin dediler. Odaya çıkana kadar damar yolu vs çıkarıp atmıştı. Öfke nöbeti bir türlü geçmediği için yatağa bile bağladılar.

Tarık aylarca evde kaldı. Ben her gün hasta halimle 2 saat yürüyüş yaptırdım. Şu an yeni bir spor okuluna kayıt yaptırdık. Bu arada özel odada da kalmıyorduk. Tarık erkek diye 4 gün boyunca erkeklerin olduğu odada kaldık. Özel oda yok dediler. Tarık’ın ilaçlarını ben veriyor, ateşini ben ölçüyor, tansiyonuna ben bakıyordum. Çünkü kimseyi yanına yaklaştırmıyordu. 4 günün sonunda dayanamayıp imza atarak hastaneden ayrıldık. Yaklaşık 2 aydır da cilt hastalığı ile uğraşıyoruz. Tarık’ın vücudu sürekli tepki veriyor. Bunların hepsini babasının yanında olmamasına bağlıyorum.

Ben Tarık’la  uğraşırken küçük oğlum 1. sınıfa başladı. Kendi kendine büyüyor. Çünkü Tarık’la ilgilenmekten Burak’la tam anlamıyla ilgilenemiyorum. Bu durum beni çok üzüyor. Burak’a babasının resmini gösteremiyorum. Gördüğü anda ağlama krizine giriyor. “Baba baba” diye bağıra bağıra ağlıyor. Yavrularımı bu hala koyanlar Allah’a havale…

Eşim gittikten sonra durduğumuz ev satıldı. Taşınırken çok zorlandım. Maalesef şu an durduğum ev de satıldı. Bu kış gününde buradan da çıkmak zorundayım. Bu işlerin hepsini 3 kadın (Annem, ben ve kız kardeşim) halletmeye çalışıyoruz. Maalesef eşimin ailesi hiç destek olmadığı gibi çok kötü sözler bile söylediler. En acısı da eşimin babası “Karı-koca sizi tutuklarlarsa Tarık’ı da yanınıza alın biz bakamayız” dedi.

Eşim tutuklandıktan sonra da çok eziyet ettiler. Eşime 4 duvar arasında çok acı sözler söylediler. Aylarca kendine gelemedi. “Allah büyüktür” deyip sustuk. Yapacak bir şey yok çünkü. Zaten dipsiz bir kuyunun içinde debeleniyoruz. Maddi-manevi bir imtihan içindeyiz. Sağlığımızla ayrı uğraşıyoruz. En yakınımız da böyle yapınca imtihanımız bir kat daha arttı.

Eşim cezaevinde bir ameliyat geçirdi. 1 gece hastanede yatmadan cezaevine geri getirdiler. Öyle bir ortamda iyileşme süreci de gecikti. (Prostat ameliyatı). Sonuç olarak ben kanser kontrol hastasıyım. Tarık’ta sıkıntılar aynı şekilde devam ediyor. Pandemiden dolayı 22 aydır babasını göremiyor. Burak görüşlere gitmek istemiyor. Ben çaresizce bu günlerin bir an önce bitmesi için dua ediyorum.

Vesselam…

Otizmli Hamza Tarık’ın annesinden feryat: Çok çaresizim, eşimi serbest bırakın!

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Gizli raporla fişlendi, görev yaptığı cezaevinde hapis yattı: KHK’lı gardiyan nasıl beraat etti?

Bandırma 2 Nolu T Tipi Cezaevinde 3 yıl infaz koruma memuru olarak görev yapan Fırat Çelik, cezaevi müdürünün hakkında yazdığı gizli rapor nedeniyle tutuklandı. Görev yaptığı cezaevinde 6 ay hapis yattı. Tüm suçlamalardan beraat eden ve tazminat kazanan Çelik, “Bu tazminatla, devlet bu yaşananların mağduru olduğumuzu ilan etti. Biz aslında kendi mahkemelerinde kendi kurdukları senaryodan aklanmış olduk.” dedi.

SEVİNÇ ÖZARSLAN | BOLD ÖZEL

KHK’lı infaz koruma memuru Fırat Çelik, 15 Temmuz’dan sonra görev yaptığı cezaevi müdürünün, hakkında yazdığı “gizli” ibareli rapor nedeniyle tutuklandı. Çalıştığı cezaevinde 6 ay hapis yattı. İddianamesine suç delili olarak, evinde bulunan Hz. Muhammed adlı ince bir kitap örgüt dokümanı olarak girdi. Bir de 156 TL para bulunan Bank Asya hesabı “terörist” ilan edilmesine yetti.

MAVİ DOSYA TUTTU

Hakkındaki tüm suçlamalardan 22 Mayıs 2019’da beraat eden Çelik, hukuksuz bir şekilde tutuklandığı için üç ay önce 24 bin TL tazminat kazandı. “Tazminatın miktarı önemli değil. Bu tazminatla devlet aslında bu yaşananların mağduru olduğumuzu kendileri ilan etmiş oldu. Biz aslında kendi mahkemelerinde kendi kurdukları senaryoyla aklanmış olduk.” diyen Çelik, yaşadığı süreçle ilgili tüm bilgi ve belgeleri mavi bir dosyada topladı.

Uluslararası hukuk önünde hakkını aramaya devam edeceğini belirten Çelik, “Cezaevi raporları, tutuklanma kararları ve benim itirazlarım, savunmalarım var bu dosyada. Gizli raporlarla işlerimizden atılmamıza sebep olanlar başta olmak üzere hukuk önünde mücadele etmeye devam edeceğim.” ifadelerini kullandı.

TEKSTİL ALANINDAN GARDİYANLIĞA

İstanbul doğumlu Fırat Çelik (39), üniversite eğitimini kamu yönetimi ve tekstil olmak üzere iki alanda tamamladı. Uzun bir süre tekstil sektöründe laboratuvar sorumlusu olarak çalıştı. 2013 yılında ise memur olmaya karar verdi.

Mart 2013’te Balıkesir Bandırma 2 Nolu T Tipi Cezaevinde infaz koruma memuru olarak göreve başladı. Daha önce Uyuşturucuyla Mücadele Federasyonu’nda gönüllü olarak görev yapan Çelik, bu alandaki tecrübelerini cezaevinde değerlendirmek istedi. Ancak cezaevinin alt yapısı yeterli olmadığı için sunduğu projeler çok beğenilmesine rağmen hayata geçirilemedi.

15 Temmuz’dan kısa bir süre sonra ise, Gülen Hareketi soruşturmaları kapsamında 10 Ağustos 2016’da gözaltına alındı. O gün evine gelen polislerin kapıdan girer girmez yaptıkları ilk iş kütüphanenin önüne oturup tek tek kitaplara bakmak oldu. Hz. Muhammed adlı kitapla birlikte gözaltına alınan Çelik, 17 meslektaşıyla birlikte 7 gün gözaltında kaldı. 17 Ağustos 2016’da tutuklandı. Çünkü cezaevi müdürü, Balıkesir Cumhuriyet Başsavcılığı’nın talimatıyla haklarında gizli bir rapor hazırlamıştı.

RAPORDA DÖRT MÜDÜRÜN İMZASI VAR

Ömer Ateş, Reşat Şengöz, Ruhiye Künü ve Zafer Künü olmak üzere 4 cezaevi müdürünün imzası olan 2 Ağustos 2016 tarihli raporda Fırat Çelik ile ilgili düşülen not “Adı geçenlerin cemaate bağlı evlere gittikleri, bu yönde faaliyette bulundukları duyumu alınmıştır. Ancak herhangi bir belgeye rastlanılmamıştır.” şeklindeydi. Diğer 16 kişi hakkında da benzer ifadeler vardı.

Bandırma Sulh Ceza Hakimi Faruk Kantar, sırf bu belgeye dayanarak 17 kişiden 9’unun tutuklanmasına karar verdi. Diğer 8 kişi arasında bulunan hamile bir kadına ise “Seni tutuklayamadım ama eşini alacağım.” dedi.

30 Ocak 2017’de tahliye edilen Fırat Çelik, yurtta çalıştığı için eşi Ayfen Çelik hakkında da arama kararı olduğunu öğrenince kendilerine bir yaşam hakkı tanınmadığı için Türkiye’den ayrılmaya karar verdi. Temmuz 2018’de 7,5 aylık hamile eşiyle birlikte Meriç Nehri’ni geçip Almanya’ya sığındılar.

29 Ekim 2016’da çıkarılan 675 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihraç edilen Çelik, yaşadıkları tüm süreci ve hukuk mücadelesini Bold Medya’ya anlattı.

Şu anda 3 yaşında olan Yusuf, Meriç Nehri’ni annesinin karnında geçti ve Almanya’da erken doğumla dünyaya geldi.

“BİR DAKİKA BENİ TUTUKLAYAMAZSINIZ”

Fırat Çelik: “Hakim karşısına çıkana kadar 7 gün zor şartlarda gözaltına kaldık. Tutuklama kararı çıkınca bir dakika beni tutuklayamazsınız, dedim. Öyle deyince beklenmedik bir an oldu. ‘Neden?’ diye şaşırdı hakim Faruk Kantar. Beni hangi somut neye istinaden tutuklayacaksınız deyince, hiç unutmuyorum ‘Mevcut yasalarımızda bulunan makul şüpheye dayanarak, sizi şüpheli görüyorum ve tutuklamak istiyorum’ dedi.

“CEZAEVİNE GÖTÜRÜLDÜĞÜMDE BİZİ MESLEKTAŞLARIMIZ KARŞILADI”

Çalıştığım kurumda tutuklanmış olduk. Gece yarısı cezaevine götürüldüğümde bizi arkadaşlarımız karşıladı. Bazı arkadaşlar bu manzaradan dolayı çok utandılar. Bazı arkadaşlarımız konuşamadılar, yutkundular. Öyle korku ikliminde herkes artık böyle bir ortama hazırladı. 15 Temmuz’dan hemen sonra cezaevinin savcıları tutuklanmaya başladı. Çok sevilen insanlardı. Cezaevi içinde mütevazilikleriyle tanınıyorlardı. Onları görünce hepimiz şok olmuştuk.

“SENİ ALAMADIM AMA EŞİNİ TUTUKLAYACAĞIM”

Hakim Faruk Kantar’ın o sözünden sonra ben yüzüne bakarak güldüm açıkçası. Hiçbir hukuki delile dayanmayarak keyfi olarak tutukladığını ifade etti. Gözaltında kaldığımız süre içerisinde bir bayan arkadaşımız vardı, hamileydi, sabaha kadar ağladı. Aynı hakim onun yüzüne ‘Seni alamadım ama eşini tutuklayacağım’ demiş olması bu sürecin ne kadar suni, gerçekçi bir süreç olmadığını gösterdiği için cezaevine korkuyla girmedik.

“KOĞUŞTA 6 DOKTOR VARDI, HASTALANAN İKM’LER MUAYENEYE BİZİM KOĞUŞA GELİYORDU”

Çalıştığımız ortamda yatmış olmak tabi ki çok farklı bir duygu, bu tarif edilemez. İçeride memurlar, polisler, emniyet müdürleri, doktorlar, cezaevinin üst kademelerinde çalışan insanlar var. Siz de öyle bir ortamda kalmış oluyorsunuz. Balıkesir Kepsut Cezaevine sevk edildiğimde -51 gün kaldım orada- koğuşta 6 doktor vardı. Kış ayıydı ve hava çok soğuktu. Çok insan hastalanmıştı. İnfaz koruma memurları, Balıkesir’de ve çevresinde doktor bulamadıkları zaman bizim koğuşa muayene olmaya geliyordu. Koğuştaki doktorlar Balıkesir ve çevresinde tutuklanan, yaşlı ve tecrübeli doktorlardı.

“HÜCRE VE HASTANE SORUMLUSUYDUM, KAMERA ODASINDA GÖREV YAPTIM”

Ben cezaevinde çalışırken hastane sorumlusuydum, hücrelerden sorumluydum. Aynı zamanda kamera odasında da görev yaptım. T tipi cezaevlerinde 20 hücre vardır. Türkiye’de cezaevlerinin şartları gerçekten çok zor. Tek başınıza bir hücreye girmek durumundasınız. Hiçbir suçtan korkmayan katillerle muhatapsınız. Dolayısıyla cezaevi müdürünün en güvendiği isimlere verebileceği bir konumda, zor şartlarda görev yaptım. Fakat yeni gelen cezaevi müdürünün raporuyla 17 kişi soruşturma geçirdi, tutuklandı.

“GÖZÜMÜZE BAKAN MESLEKTAŞLARIMIZI DA TUTUKLADILAR”

Bizim hapiste maruz kaldığımız şartlar farklıydı. Cezaevinin bütün prosedürlerine hakimiz nihayetinde. Hiçbir terör örgütlerine, seri katillere yapılmayan muameleleri biz görmüş olduk. Bazı arkadaşlarımız kameraların olmadığı yerlere bizi götürdü ve ağlayarak sarıldılar. İhtiyacınız, sıkıntınız var mı diye. Kasıtlı olarak bize karşı bazı prosedürler işletilmiyordu.

Kitap verilmedi, spor yok, görüş yok, mektuplaşma yasak. Sizi tamamen karantinaya aldılar. Bazı arkadaşlarımız yüzlerini kaldırıp gözümüze bile bakamadılar. Çünkü onları da kamera takibiyle tutuklamaya çalışıyorlardı. Ben 6 ay sonra tahliye oldum. Mahkeme başkanı iddianamemiz okunduktan sonra üç kere güldü. Onlara da manidar gelmişti suçlamalar.

“EŞİM 7,5 AYLIK HAMİLEYKEN MERİÇ’İ GEÇMEK ZORUNDA KALDIK”

Tahliye olduktan sonra bir süre inşaatta çalıştım, İstanbul pazarlarında zeytin, zeytinyağı sattım. Eşim hakkında da soruşturma başlatıldığını öğrenince ülkemizden ayrılmaya karar verdik. Bir kadının tutuklanması için gösterdikleri çabalar bana ağır geldi.

Temmuz 2018’de bir gece yarısı Meriç yolculuğuna çıktık. 7,5 aylık hamileydi eşim. Zorlu bir yolculuktu. Bot batmaya başladı, tamamen su aldı, insanlar suya inmek zorunda kaldılar, bizi adaya bıraktılar, aileler ve bebekler de vardı. Hamile bir kadın için çok zorlu bir süreçti. Bu yüzden oğlumuz Almanya’da erken doğumla dünyaya geldi.

“BİR GECE YARISI TACİZ, CİNAYET GİBİ SUÇLARDAN YATAN HERKES SERBEST BIRAKILDI”

15 Temmuz’a giden o korku ikliminin hakim olduğu süreçte bir gece yarısı Meclis’ten bir karar çıktı. Çok iyi hatırlıyorum, adli ve taciz suçlarından yatan herkes bir gece yarısı serbest bırakıldılar. Biz birçok koğuşu açtık, bir çoğu tahliye olduğuna inanamadı. Zorla çıkardık koğuşlardan. Mahkumların arasında 1000 mg ve üzerinde Nevrotin gibi çok ağır ilaçlar kullanan bir mahkum vardı, tahliye olduğuna bir türlü inandıramadık. Baş memurlar gitti konuştu, zorla çıkardık. Çünkü tahliye edilecek bir durumu olmadığı gibi,  öyle bir ortamda durduk yere tahliye denilmesi gerçekten inandırıcı değildi. Daha yatarları vardı. 15 Temmuz sonrası için bir hazırlık yapıldığı belliydi.”

BANDIRMA 2 NOLU TİPİ CEZAEVİ MÜDÜRÜNÜN 17 İNFAZ KORUMA MEMURU HAKKINDA YAZDIĞI 2 AĞUSTOS 2016 TARİHLİ GİZLİ RAPOR

https://t.co/LiasJigOBP

Beraat eden yazar Nihat Dağlı: Öylece susmak izah edilebilir gibi değil

Okumaya devam et

Popular

Shares