Bizimle iletişime geçiniz

BOLD ÖZEL

Bir Özel Harekât polisinin “hendek operasyonu” anıları-3

“Şehitler zaten cennete gittiler, ölenler de zaten cehennemin dibine gittiler diye düşünülüyor. Ve zafer kazanıp vatanı kurtardık diye bakıyorlar. Neyin savaşını verdik?”

CEVHERİ GÜVEN / BOLD

Ahmet Gün, Türkiye’nin yakın dönemdeki en kanlı sürecine içeriden tanıklık etmiş Özel Harekâtçı bir polis. Tarihe “Hendek Süreci” olarak geçen; Cizre, Sur, Lice, Nusaybin ve Derik operasyonlarının tamamında sahadaki çatışmalarda görev almış.

Cizre bodrumları, Nusaybin’deki işkenceler ve Derik Operasyonu dahil tarihe geçecek çok önemli hatıralarını BOLD’a anlattı.

Gün yazı dizisinin üçüncü ve son bölümünde; devletin Çözüm Süreci’ni bir fişleme dönemine dönüştürmesini, ağır insan hakları ihlalleri sonrası özel harekâtçıların kendi aralarındaki konuşmaları, Hendek Süreci sonrası Kürt ev sahibiyle yaşadığı diyalogları, mayına basarak yaralanmasını, yaralı halde Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihracını, tutuklanmasını ve mülteciliğe giden günlerde yaşadıklarını anlattı.

(Şu an İsviçre’de bir mülteci kampında yaşıyor oluşu, görev yaptığı şube ve katıldığı operasyonları birlikte düşündüğümde şahsi güvenliğine zarar verebileceğim endişesi ve bunun sorumluluğunu taşıyamayacak olmam sebebiyle ismini değiştirip Ahmet Gün ismini verdiğimi tekrar hatırlatmak istiyorum.)

Ahmet Gün, hendeklerin kazıldığı günlerde halkın henüz evlerinde olduğunu ve 155’e gelen ihbarlara işlem yapılmadığını belirtiyor.

ÇÖZÜM SÜRECİNDE HALK FİŞLENDİ

Fethullah Gülen’in fikirlerinden genç yaşlardan beri etkilendiğini söyleyen Ahmet Gün’e göre, devlet nasıl sessiz sedasız tüm cemaat mensuplarını yıllar içinde fişleyip, bir gecede hepsini tasfiye ettiyse, benzeri Kürt Hareketi için Çözüm Süreci’nde oldu.

Sürecin verdiği rahatlıkla PKK’ya yakınlık gösteren, bu yönde açıklamalar yapan, en azından Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP) içinde daha fazla bulunan isimler, şu an o dönemki fişlemeler üzerinden kitleler halinde operasyona maruz kalıyor.

Sözkonusu dönemde Abdullah Öcalan’a yönelik övücü sözler söyleyenler Adalet ve Kalkınma Partisi’ne (AKP) mensup ise herhangi bir soruşturma yapılmıyor:

“2013’te Çözüm Süreci’nin noktalanmaya geldiği aşamalarda Batman’a tayin oldum. Lojman çıkmamıştı dışarıdan ev tuttum. Birimimi söylemedim ama mesleğimi söyledim ev sahibine. Kürt ve Anadolu’nun yaşı başı yerinde insanlarındandı. Muhabbetimiz de güzeldi. Sonra işler bozuldu 6-7 Ekim olayları, Kobani olayları patlak verdi. Çözüm Süreci baltalandı.

Sokaklara mevziler inşa edilirken de polise müdahale etmeme emri verildiği iddia ediliyor.

EV SAHİBİNİN SÖYLEDİĞİ O CÜMLE

Ev sahibi benden uzaklaşmaya başladı. Bir gün çayımı içmeye geldi. Evi boşaltmamı istedi. Dedi ki, ‘mahalle baskısı var üzerimde, herkes senin mesleğini biliyor, niye evimi kiraya verdiğimi sorguluyorlar’. Çözüm Süreci bittikten sonra yaşananları gerekçe gösterdi. Olayların nereden nereye geldiğine bakın.

Önce devlet sahadan çekilerek, sahada tek otorite olarak örgüt bırakıldı. Çözüm süreci boyunca özellikle kırsal kesimde, devlet sahadan çekildiği için Halka bir adres gösterilmişti tek otorite vardı arazide o da örgüttü. İnsanlar örgütle açık ilişkiye geçtiler. En azından HDP’nin içinde çok göründüler, etkinliklerine katıldılar.

İnsanlar bu süreçte adeta devlet tarafından fişlendi. Sonra Çözüm Süreci’nde insanların örgütle girdikleri ilişkiler nedeniyle Çözüm Süreci’nde yaptıkları nedeniyle cezalandırmaya geçti devlet.”

“DEVLET YALANCI GÜVEN AŞILADI”

Ahmet Gün’ün sözlerini teyit eden gelişmeler Selahattin Demirtaş dahil pek çok Kürt siyasetçi ve sıradan vatandaşlar için geçerli.

HDP’li siyasetçiler için Öcalan’ın Diyarbakır Meydanı’nda okuttuğu mektup ve o dönem yaptıkları açıklamalar tutuklama hatta mahkumiyet nedenine dönüştürüldü. Pek çok Kürt vatandaş ise o dönemin rahatlığıyla yaptıkları sosyal medya mesajları delil gösterilerek tutuklandılar.

Gün’e göre bu yalancı bir güvendi: “İnsanlar savaşmadan da legal mücadeleyle birşeyler yapabileceğine inandı Çözüm Süreci’nde. Her şey güllük gülistanlık gidiyor. Devletin yanlışına yanlış denebiliyor. Herşey rahatlıkla konuşuyor, herkesle her türlü görüşme yapılabiliyor.

Yalancı bir güven aşılandı insanlara sonra dım dızlak ortada bırakıldılar. Nasıl 15 Temmuz 2016’da atletle tank durdurabileceğine inandırıldıysa kitleler, o zaman da devlete dur denilen yerde durdurulabiliyormuş diye inandırıldı insanlar.”

“KENDİ ARAMIZDA KONUŞUYORDUK”

Meydanlarda Öcalan’ın mektuplarının okutulmasını seyrettikten sonra, şehirleri yerle bir eden operasyonlara katılmak bir özel harekâtçı için makasın iki ucunun açıldığı son nokta belki de. İşlerin nereden nereye geldiği bu sebeple özel harekâtçılar arasında da tartışma konularından biriymiş:

“O zamanda tartışanlar oluyordu ama geçmişini bildiğim, daha insancıl, Allah’tan korkan özel harekâtçılar kendi aralarında konuşuyorlardı. İş başından kurguydu görüyorduk. Hendekler göz göre göre kazdırıldı, sonra da operasyonları uzatma ve yıkımın boyutunun büyümesi üzerine sürdürüldü.

Bu iş ahlaken, hukuken, operasyon olarak böyle olmaz diye konuşuyorduk ama eyleme geçmeyen hiçbir şeyin anlamı yok. Ve bundan dolayı ben kendime özeleştiri getiriyorum.

Bugün asla bir asker Menbiç’e girme emrini uygulamamalı bunca yaşananlardan sonra. Ben de o gün hendek operasyonlarına katılmamalıydım.

“AÇIĞA ALINDIM, İHRAÇ EDİLDİM, CEZAEVİNE GİRDİM”

Ama çevrenizdeki beş insanın ortalaması kadarsınız diye bir söz duymuştum. Benim çevremde de hep Özel Harekatçılar vardı. Biz eyleme geçmese de kendi içimizde sorguluyorduk çünkü gerek aile gerekse Hizmet Hareketi’nden aldığımız bir terbiye, ahlak vardı, bunları kabullenemiyordum, bir yerde tıkanacağı belliydi. Rabbim daha fazla bizi sınamadı. Açığa alındım, ihraç edildim, cezaevine girdim..

Duvarlara Esadullah Timi yazabilenlerin muhasebe yaptığını zannetmiyorum. Şehitler zaten cennete gittiler, ölenler de zaten cehennemin dibine gittiler diye düşünülüyor. Ve zafer kazanıp vatanı kurtardık diye bakıyorlar. Neyin savaşını verdik diye düşünen yok. Önce kendi ellerimizle hendekleri kazmalarını izledik, sonra da geri kapatmak için onlarca şehit verdik yüzlerce insan öldürdük. Yani bunu sorgulanabileceği bir atmosfer yok.”

MAYINA BASTIĞI AN

Ahmet Gün, 29 Haziran 2016’da Mardin Derik’te yola zırhlı araçla seyahat halindeyken yola döşenen mayının patlaması sonucu ağır yaralanır. Geriye dönüp baktığında bunu hayırlı bir olay olarak görüyor ve “Allah beni çekip aldı o sürecin içinden” diye düşünüyor.

Hastanede tüm bu süreci ve yanlışları aklından geçirdiği günlerde 15 Temmuz gerçekleşir. 17 Temmuz’da hastane odasındayken bir telefon gelir:

“Yaralıyken önce Kızıltepe, sonra Gaziantep Tıp Fakültesi’ne getirilmişim. Üç dört gün kendimde değildim. 15 Temmuz’dan sonra 17’sinde biri telefon açtı. Batman Emniyeti’nden aradığını beni açığa alacağını söyledi. Ben de gelebilirsin ama ben Gaziantep’te hastanedeyim ve gaziyim dedim. Şaşırdı tabi. Ortalık toz duman.

Aradan bir süre geçti işi Gaziantep Emniyeti’ne paslamışlar. Gelip hastane odasında beni açığa aldılar. Hastaneden çıkmadan da KHK’yla ihraç edildim. Ne ben ne ailem üzülmedim. Küçük çocuklarım var ama ne bir yeri aradım ne de başka bir şey. Bu süreçlerin parçası olmaktan kurtuldum.”

“GAZİ POLİS OLARAK YARALI HALDE KELEPÇELENİP TUTUKLANDIM”

Ahmet Gün o tarihten sonra artık bir “KHK’lı ihraç” olarak mağdurlar limanına demir atmıştır. Dahası, geçmişte “teröristleri” gözaltına alan biri olarak şimdi kendisi “terörist” olarak cezaevine konacaktır:

“Bir sabah karakoldan aradılar. Ertesi gün için Gaziantep Adliyesi’nde talimat bürosunda olmamı istediler. Neyse gittim. Kolum bacağım sarılı ama takım elbisemi giymiştim.

Girdim ifadeye. Hakkımda Bylock ve itirafçı ifadesi olduğunu söylediler. Ben kabul etmedim tabi. 7-8 dakika sürmedi hemen tutuklamaya sevkedildim. Hakim de yine 7 dakikada tutukladı. SEGBİS’le tabi. Her yanım sarılı bunu görüyorlar.

Gazi olduğumu da biliyorlar. Bunu kullanmadım, arkasına sığınmadım. Zaten o taraflı da değillerdi. Ailemin gözünün önünde tutuklandım. Polise dedim ki SEGBİS odasında, bak zaten yaralıyım, ailem kapının önünde şu kelepçeyi arabada tak.

Ailemin gözünün önünde beni böyle götürme dedim. Kabul etmedi. Odanın içinde kelepçeyi taktı, ailemin önünden beni geçirdi.”

CEZAEVİ GÜNLERİ BAŞLAR

Terör örgütü üyesi olmak suçlamasıyla tutuklanan Ahmet Gün için artık hapishane günleri başlamıştır:

“13 ay Gaziantep H Tipi Cezaevi’nde kaldım. Bu sürede tedavimle zerre kadar ilgilenmediler. Kalıcı hasarlar oluşabilir diye defalarca dilekçe yazdım belgelerle. Bir kere hastaneye sevkettiler. Onun da sonucunu bile söylemediler.

Cezaevi kalabalıktı koğuş 6 kişilikti 14 kişi kalıyorduk, yerde yatanlar vardı ama genel olarak şartlar 15 Temmuz sonrası atmosferinde olabileceğinin ortasıydı. Başka bir mağduriyet yaşamadım cezaevinde.

Yargılamanın sonunda 6 yıl 3 ay örgüt üyeliğinden ceza aldım. Hakkımda itirafçı olan meslektaşım mahkeme salonunda; ‘Ben ismini verdim ama kendisinin vatana zerre kadar ihanet etmeyeceğine garanti ederim’ dedi. Yine de ceza aldım.”

“MÜLTECİ KAMPINA GİRDİK HERKES TELÖRGÜLERE YAPIŞMIŞTI”

Tahliye olduktan sonra Türkiye’de sosyal ölümle başbaşa bırakılmış bir Gülen Cemaati mensubudur artık. İş bulamaz, ekonomik zorluklar, tüm bu yaşadıkları nedeniyle eşinin psikolojik sorunları ile baş başa kalır ve çareyi bir mülteci botuna binmekte bulur:

“Herkes gibi bir kaçakçı bulup, Yunanistan’a geçtik. Yunanistan’da bizi ailecek sadece erkeklerin olduğu bir kampa koydular. O günlerde dünya kupası vardı. Televizyonlar koridorlarda. Herkes maçı izlemek için telörgülere yapışmış. Biz de koridora girince telörgülere yapışmış onlarca erkek. Maç izlediklerini farkedemedik tabi. Çocuklar ve karım öyle bir korktu ki. Sabaha kadar ağladılar. Beş gün orada kaldık ama tek kadın eşim, ömrümden 5 yıl yedi o günler.

Sonrasında İsviçre’ye geldim ailemle. Çocuklarım daha küçük. Şu an mülteci kampındayım. Hendek süreci, yaralanmam, tutuklanmam, Mülteci yolculuğu derken eşim yoğun psikolojik tedavi almak zorunda kaldı. Ağır bir ilaç var Türkiye’de 10 mg ile başlamıştık. Yunanistan’da 20 oldu şimdi 40 miligram yaptı doktorlar. Geçmişten sıyrılamıyor.”

HASAR TESPİTİ DAHA YAPILMADI

Ahmet Gün, 8,5 yıl Tunceli’den Cizre’ye çatışmalı bölgelerde görev yapmış bir Özel Harekatçı olarak yaşadıklarına ilişkin notlar alıyor. Hendek Süreci’ni ise Türkiye’nin henüz anlamadığını düşünüyor:

“Depremlerden sonra hasar tespiti yapılır ya. Bu yaşananların hasar tespiti yıllar sonra yapılabilecek. Faturası çok ağır olacak. Orada o insanlara neler yapıldığını ben gördüm ama onlar yaşadı.”

BİR ÖZEL HAREKAT POLİSİNİN HENDEK OPERASYONU ANILARI-1

BİR ÖZEL HAREKAT POLİSİNİN HENDEK OPERASYONU ANILARI-2

BOLD ÖZEL

İdare Mahkemesinden delilsiz ‘şifahi’ adalet

15 Temmuz’un ardından KHK’larla ihraç edilenlere yönelik hukuksuz kararlara bir yenisi daha eklendi. Bir ihbar üzerine açılan ceza davasından beraat eden KHK’lı, ihracının iptali için Ankara 24. İdare Mahkemesine dava açtı. Mahkeme, dosyada delil bulamayınca MİT’in şifahi(sözlü) olarak verdiği bilgiye dayanarak davayı reddetti.

BOLD – Ankara 24. Ağır Ceza Mahkemesi, ceza davasından beraat eden KHK’lının ihracına karşı açtığı davayı reddetti. Mahkeme herhangi bir delile yer vermediği gerekçeli kararında emniyet ve MİT Bölge Başkanlığının şifahi(sözlü) bilgilendirmesini ihraç için yeterli buldu.

KHK’yla ihraç edilen bir kişi, hakkındaki ihbar üzerine gözaltına alınıp tutuklanması talebiyle Sulh Ceza Hakimliğine sevkedildi. Sulh Ceza Hakimliği, tutuklama talebini reddetti. Hakkında açılan davadan da tanığın beyanlarını reddetmesi üzerine beraat etti. Ancak OHAL Komisyonu memuriyete iadesine dair başvuruyu reddedince KHK’lı Ankara 24. İdare Mahkemesine dava açtı.

İSTİHBARATIN ŞİFAHI BİLGİSİYLE KARAR VERDİ

Ankara 24. Ağır Ceza Mahkemesi, Emniyet ve MİT Bölge Başkanlığının KHK’lı kişinin cemaat ile irtibatının bulunduğu yönündeki ‘şifahi’ bilgilendirmesini yeterli bularak davayı reddetti. Mahkemenin gerekçeli kararında, “…emniyet istihbaratında ve MİT Bölge Başkanlığından verilen şifahi bilgide kişinin yoğun olarak FETÖ mensupları ile ilişki içerisinde olduğu ve onlarla yoğun bir şekilde irtibat ve ilişkisinin bulunduğu bildirilmiştir” denildi.

Ankara 24. İdare Mahkemesinin hukuksuz ‘şifahi’ kararı.

Sedat Peker’in son videosu Hizmet Hareketine kurulan tuzağı deşifre etti

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Mikrofonu açık unutan Prof. Dr. Ahmet Özmen online derste nasıl torpil yaptığını anlattı

Sakarya Üniversitesi’nde online canlı ders sırasında mikrofonunu açık unutan Yazılım Mühendisliği Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ahmet Özmen, staj alımlarında nasıl torpil yaptığını detaylarıyla anlattı.

BOLD – Sakarya Üniversitesi Bilgisayar ve Bilişim Bilimleri Fakültesi Yazılım Mühendisliği Bölümü Başkanı Prof. Dr. Ahmet Özmen’in online dersi sırasında bir öğretim görevlisi arkadaşı yanına geliyor. Özmen, arkadaşıyla konuşabilmek için bilgisayar başındaki öğrencilerine “Derse 5 dakika ara veriyorum” diyerek kamerasını kapatıyor ancak mikrofonunu açık unutuyor.

KİMSEYE YAYMAMALI!

Özmen, öğretim görevlisi arkadaşına, kendisine bir başvuru geldiğini, BAUM (Bilgisayar Araştırma ve Uygulama Merkezi) müdürü ve bölüm başkanı olduğunu söylediğini aktarıyor. Başvuru sahibinin gelip staj yapabileceğini ama kimseye yaymaması gerektiğini ise özellikle vurguluyor.

“DAYISI BİZDE PROFESÖR”

Özmen’in bu ifadelerinin ardından arkadaşı da “Bizde profesör dayısı, ben tanımıyorum” diyerek torpil rezaletini deşifre ediyor. Daha sonra Ahmet Özmen, kendi yeğeninin de geleceğini anlatıyor.

Ardından derse döndüğünde mikrofonun açık olduğunu fark eden Prof. Dr. Özmen, öğrencilere “Sorun yok siz de duymuş oldunuz biz böyle arada konuşuyoruz zaten mesele değil” diyor.

EKŞİ SÖZLÜK VE TWITTER TAKİPTE

Torpil skandalıyla ilgili Ekşi Sözlük’te “06.05.2021 saü’de torpil rezaleti” başlığı açıldı. Twitter’da de #meseledeğil etiketi altında rezalete tepki yağdı.

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Cezaevlerinde kaç insan koronavirüsten öldü?

Türkiye’yi Mart 2020’de etkilemeye başlayan koronavirüs salgınının üzerinden 14 ay geçti. Bu süre içinde cezaevlerinde Kovid-19 nedeniyle resmi açıklamaya göre 9, İHD’nin araştırmasına göre 17 insan hayatını kaybetti. Bold Medya olarak ise koronavirüs nedeniyle ölen; adını, yaşını, ölüm tarihini, kaldığı cezaevini tespit ettiğimiz mahpus sayısı 14.

SEVİNÇ ÖZARSLAN | BOLD ANALİZ 

Bir hafta içinde Türkiye cezaevlerinde 3 insan koronavirüs nedeniyle hayatını kaybetti. Afyon Bolvadin Cezaevinde virüs kapan makine mühendisi Ali Orhan 4 Mayıs’ta, Çanakkale E Tipi Cezaevinde hastalanan Yrd. Doç. Halil Şimşek 5 Mayıs’ta, Silivri 5 Nolu Cezaevinde korona olan eski yarbay Erdal Kılınç ise 12 Mayıs’ta öldü.

Türkiye’yi 14 Mart 2020’de etkisi altına alan salgın nedeniyle bugüne kadar cezaevlerinde kaç kişi öldü? Ceza ve Tevkifleri Genel Müdürlüğü’nün açıkladığı 9 rakamı doğru mu? İnsan hakları dernekleri bu konuda ne diyor?

DOKUZ MAHPUS MU, YOKSA 17 MAHPUS MU?

Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü’nün 18 Şubat’ta yaptığı resmi açıklamaya göre 14 Mart 2020’den itibaren cezaevlerinde 240 Kovid-19 vakası görüldü. Bu vakalar arasında bulunan 9 hükümlü virüse bağlı olarak yaşamını yitirdi. 18 Şubat’tan sonra medyaya yansıyan ölüm sayısı 4.

İnsan Hakları Derneği’nin (İHD) 1 Nisan’da açıkladığı 2020 Cezaevleri Hak İhlalleri raporuna göre ise 14 Mart 2020’den itibaren Türkiye cezaevlerinde 17 mahpus koronavirüs nedeniyle hayatını kaybetti. Raporda ayrıca 20 farklı hapishaneden 489 tutuklunun Kovid-19’a yakalandığına dair İHD’ye başvuru yapıldığı bilgisi yer aldı.

TEADAVİ VE MUAYENE TALEPLERİNE GEÇ CEVAP VERİLİYOR

Resmi rakamlara göre cezaevlerinde şu anda 276 bin tutuklu var. İHD’nin raporuna göre Türkiye hapishaneleri mahpus sayısı bakımından tarihinin en yoğun dönemini yaşıyor ve bu durum yoğun hak ihlâllerini de beraberinde getiriyor. İHD raporunda, koronavirüs belirtisi gösterenlerin “muayene ve tedavi taleplerinin karşılanmadığı ya da geç cevap verildiğine” ilişkin çok sayıda başvuru aldıklarını belirtiyor.

Bold Medya olarak bizim yaptığımız araştırmaya göre ise 14 Mart 2020’den itibaren cezaevlerinde koronavirüs nedeniyle ölen; adını, yaşını, mesleğini, ölüm tarihini ve kaldığı cezaevini tespit edebildiğimiz kişi sayısı 14. Arif Yıldırım ve İsmet Nice adlı iki mahpus dışında hepsinin de fotoğrafına ulaştık. İşte o isimler…

1- Mehmet Yeter (70), 3 Nisan 2020, Bafra T Tipi Cezaevi ve Samsun Cezaevi.

2- İsmet Nice (60), 4 Nisan 2020, Şakran Cezaevi (fotoğrafına ulaşamadık).

3- Arif Yıldırım (70), 14 Nisan 2020, Ankara Sincan Cezaevi (fotoğrafına ulaşamadık).

4- Veysel Atasoy, polis, 12 Eylül 2020, Kütahya Tavşanlı Cezaevi.

5- Yunus Gökgöz (30), memur, 10 Ekim 2020, İzmir Buca Cezaevi.

6- Hüseyin Özen (49), Bursa Telekom Bölge Müdür Yardımcısı, 14 Kasım 2020, Bursa H Tipi Cezaevi.

7- Kemal Polat (68), emekli şoför, 6 Aralık 2020, Kahramanmaraş Türkoğlu.

8- Metin Yücel (51), Avukat, 18 Ocak 2021, Düzce Cezaevi.

9- Kahraman Sezer, Diyarbakır Çevik Kuvvet eski Şube Müdürü, 30 Ocak 2021, İskenderun T Tipi Cezaevi.

10- Ersoy Karamustafa (44), Din Kültürü Öğretmeni, 13 Şubat 2021, Manisa T Tipi.

11- Önder Ateş (45), İngilizce öğretmeni, 3 Mart 2021, Samsun T Tipi Cezaevi.

12- Ali Orhan (56), makine mühendisi, 4 Mayıs 2021, Afyon Bolvadin Cezaevi (12 Nisan’da tahliye edilmişti).

13- Yrd. Doç. Halil Şimşek (53), 5 Mayıs 2021, Çanakkale E Tipi Cezaevi.

14- Yarbay Erdal Kılınç (48), 12 Mayıs 2021, Silivri 5 Nolu Cezaevi.

VAKALAR SAKLANIYOR MU?

Salgın başladığından bu yana cezaevlerindeki koronavirüs vakalarının saklandığı bilinen bir gerçek. Sincan Cezaevinde virüs kaptıktan sonra 14 Nisan 2020’de hayatını kaybeden 70 yaşındaki Arif Yıldırım’ın ölüm nedenini ortaya çıkardığı için insan hakları savunucusu HDP’li Ömer Faruk Gergerlioğlu hakkında soruşturma başlatıldı. Gergerlioğlu ayrıca geçen yıl haziran ayında “Dalaman Açık Cezaevi’nden tahliye olduktan sonra vefat eden başka bir mahpus da var. Tahliye sonrası aileyle konuştum. Nusaybin’de yaşıyorlar. Bu mahpus da koronadan öldü.” demişti.

ÇELİŞKİLİ RESMİ AÇIKLAMALAR

Cezaevlerindeki vakaların saklandığına dair en kuvvetli delil, 3 Nisan 2020’de Samsun Cezaevinde koronavirüse yakalanıp ölen Mehmet Yeter ile ilgili iki ayrı resmi kurumdan yapılan çelişkili açıklamaydı. Samsun Büyükşehir Belediyesi Mezarlıklar Müdürlüğü’nün 3 Nisan 2020’de yaptığı, Cumhuriyet Savcısı Serhan Güven imzalı açıklamaya göre Mehmet Yeter, Kovid-19 nedeniyle hayatını kaybetti ve cenazenin bekletilmesi riskli olduğu için ailesine ulaşılmadan hemen defnedildi. Yeter’in ailesi ölümden ancak 5 gün sonra haberdar edildi ve oğlu Ferhat Yeter bu olaya isyan etti.

Sosyal medyada çok tepki çeken bu ölüm sonrasında 8 Nisan 2020’de Bafra Cumhuriyet Başsavcılığı ikinci bir açıklama yapmak zorunda kaldı ve Mehmet Yeter’in koronavirüs nedeniyle değil, bacağındaki kangrene bağlı olarak hayatını kaybettiği ve ailesine de haber verildiği açıklandı.

Samsun ve Bafra olmak üzere iki cumhuriyet savcılığından açıklama yapılmasını nedeni; seker hastası Mehmet Yeter, 3 yıl Bafra Cezaevinde kaldıktan sonra sağlık sorunları nedeniyle 16 Mart’ta Samsun 19 Mayıs Üniversitesi Hastanesi’ne yatırıldı. Bir hafta sonra sol bacağı kangren nedeniyle kesildi. 26 Mart’ta taburcu edilen Yeter, Samsun Cezaevine gönderildi. Burada tekrar fenalaşan Yeter, 3 Nisan 2020’de öldü. Hangi açıklama doğru ve akla daha yatkın? Hemen defnedilmesini talimat veren 3 Nisan’daki mi, yoksa ölümünden 5 gün sonra yapılan açıklama mı?

 

Okumaya devam et

Popular

0Shares
0