Bizimle iletişime geçiniz

Medya

Gazeteci Zehra Doğan’dan mektup

Gazeteciliği ve gittiği haberleri resme dökmesiyle bilinen tutuklu gazeteci Zehra Doğan, hapishanede yaptığı resimleri ve direnişini yazdı.

“Gizli tanık” ifadeleriyle tutuklanan ve halen cezaevinde olan gazeteci Zehra Doğan, “Tepemizde kocaman devasa çirkin gözlerini diken bir çeşit panoptikon uygulayan eril zihniyete karşı, gözetçilerin gözetçileri olduğumuz ve tüm yanlışlarının farkında olarak buna karşı alternatif bir dünya arayışı içerisinde olduğumuzu gösterdiğimiz için bu kadar ağır baskılara maruz kalıyoruz. Bu yüzden ya öldürülüyoruz ya susturuluyoruz ya da hapsediliyoruz. ” dedi.

TARSUS CEZAEVİ’NE SÜRGÜN EDİLDİ

“Örgüt üyeliği” ve “örgüt propagandası” iddialarıyla tutuklanan ve hükmü kesinleştiği için cezaevinde bulunan gazeteci Zehra Doğan, bir mektup yazdı.

Doğan, 12 Haziran 2017’de tutuklanarak Diyarbakır E Tipi Cezaevi’ne gönderildi. 25 Ekim 2018 tarihinde ise 20 kadın tutuklu ile birlikte adı sık sık hak ihlalleriyle anılan Tarsus T Tipi Kadın Kapalı Cezaevi’ne sürgün edildi.

Gazeteci Doğan, takip ettiği haberleri resme dökmesiyle biliniyor ve kendine özgü bir resim tekniğine sahip. Doğan mektubunda cezaevinde yaptığı resimler hakkında da bilgi verdi.

ZEHRA DOĞAN’IN MEKTUBU:

“İçinde bulunduğumuz dünya erkek egemen zihniyet tarafından bin yıllardır cehenneme çevrilmiş durumda. Özelde Ortadoğu coğrafyası olmak üzere bugün her yer, erkek eliyle icat edilmiş savaş araçlarıyla çirkin savaş oyunlarının sahasına dönmüş maalesef. Böylesi bir dünyada en çok da kadınlar hedef alınıyor.

Kadın özgürlük mücadelesinde bir şekilde yer alan biz kadınlar, bunu yıllardır bıkmadan söylüyoruz ve buna karşı bir duruş sergileyerek saflarımızı belirliyoruz. Yasalarıyla, pozitivist bilimiyle, olguculuğuyla, tekeliyle, sermaye anlayışıyla, mülkiyet anlayışıyla, dinciliğiyle, ahlakçılığıyla ve benzeri tüm baskıcı unsurlarıyla toplumu adeta cendereye almışlar.

Tepemizde kocaman devasa çirkin gözlerini diken bir çeşit panoptikon uygulayan eril zihniyete karşı, gözetçilerin gözetçileri olduğumuz ve tüm yanlışlarının farkında olarak buna karşı alternatif bir dünya arayışı içerisinde olduğumuzu gösterdiğimiz için bu kadar ağır baskılara maruz kalıyoruz.

Bu yüzden ya öldürülüyoruz ya susturuluyoruz ya da hapsediliyoruz. Neredeyse her gün ve her saat cinsel şiddet haberlerini okumamız, kadın katliamı haberlerini duymamız ve buna maruz kalmamız tesadüf değil. Bunlar, ideolojik bir savaşın sonuçlarıdır.

İyinin bastırıldığı, kötülüğün koca karanlık peleriniyle üzerimizi örttüğü ısrarla elimizi dikenli tellerin içerisinden sokup, iyiyi bastırıldığı yerden çıkarmaktır önemli olan. Rakel Dink dediği gibi; ‘Bir bebekten katil çıkaran karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yazılmaz kardeşlerim.’

Rakel’in bu sözleri toplumsal ahlak felsefesinin gerekliliğini salık veriyor bizlere. Böylesi bir dünyada tutsak olmak, Böylesi bir dünyada tutsak olmak, alanı daraltmasına asla bir gerekçe olamaz.

Hele bir kadın için kabul edilebilir bir gerekçe hiç değil. Aksine kadınlar, en çok da böylesi yerlerde üretken ve arayış sahibi olmalı. Çünkü bu onun doğasında var. Zaten baskıyı ve tutsaklığı bin yıllardır yaşıyor. Cezaevinde olmak, belki de kadının sadece tutsaklığı somut olarak yaşamasını sağlar.

Ben de bir gazeteci ve ressam olarak kendimi tanıdığım kadarıyla yapabilirliklerimle kendi varoluşumu gerçekleştirmeye çalışıyorum. Her insanın kendi var oluğunu gerçekleştirme aracı farklıdır. Baskıya karşı söylemek istediklerini ve taleplerini ifade etme biçimi farklıdır.

Leyla Güven, açlık grevi eylemini duyururken, ‘Bedenimi zindanda mücadele aracına çeviriyorum’ dedi. Bu bir ifade, eylem ve karşı duruş biçimidir. Bunun altında üretim vardır. Aslında gazeteci Kibriye Evren’de bunu söylüyor bizlere. Gültan Kışanak içeride kitap yazdı.

Yine tutuklu sanatçılar, gazeteciler siyasetçiler kitaplar yazdılar ve yazmaya da devam ediyorlar. Bu, bastırılmaya karşı varoluşsal bir mücadeledir. Bedenen tutulduğun, hareket alanlarının kısıtlandığı ve engellendiğin bir yerde düşüncelerinle tutsak edildiğin orayı bir üretim alanına çevirmek mümkündür.

Üretkenlik Kürtler açısından bir gelenek haline gelmiş durumda. Özgürlüğü kafasından hiç çıkarmayan bir insanı bağlasanız durmaz. Elleriyle bağlasanız sözleriyle üretir, ağzını kapatsanız gözleriyle anlatır.

Yazar Murat Türk, daha da ileriye giderek bu durum hakkında, ‘Gözlerini kapatsanız, göz kapaklarını tuvale çevirir yaratmak istediği dünyayı zihniyle çizer’ der.

Evet, cezaevindeyim ve yapabilirliliklerim kısıtlı. Görünüşte öyle. Ama inanın hayatımda yapabildiğim kadar resim yaptım. Sayısız resim malzemelerim var ve bunu samimiyetimle belirtmeliyim ki artık bu malzemeleri işlerimde zorunlu olarak değil, onları kullanmayı tercih ettiğim için kullanıyorum.

Günlerce bardaktan boşalırcasına yağmur yağıyor havalandırmaya. Yağmurlar çekilince yerini zemindeki yemyeşil yosunlara bırakıyor. Yosunları lavabo fırçası ile kazıyıp, heybeme koyuyorum. Heybemde neler yok ki! Nar kabukları, salça, kahve, sigara külü, yemek yağı, zeytin, kara lahana, roka çay ve daha neler neler. Saçtan fırçalar, ilaç prospektüsleri, gazete kağıtları, infaz hakimliği kararları, bez, havlu…

Ne ararsanız var. Dışarıda sadece birkaç boya ve tuval vardı. Bence ben burada daha zengin malzemelere sahibim. Çıkınca da böyle devam etmek istiyorum. Arkadaşların bağlama, şarkılar ve çay sohbetleri eşliğinde her bir resmime müdahale önerileriyle resimlerimi yapıyorum.

Leonard Cohen, ‘Bir çatlak vardır her şeyde/Işığın içeriye girdiği’ der. Aradığınızda o çatlağı buluyorsunuz bir şekilde. Bir çatlak muhakkak vardır. O çatlaklarda düşüncenin üretimiyle ve yaratıcı bakış açısıyla bulunur.

Bu yüzdende ben yaratıcılığın sanatçılara, bilim insanlarına ve benzerilere etkiketlenmesini doğru bulmuyorum. Mücadele eden, arayışı ve karşı duruşu olan herkes yaratıcıdır. Bugün sokaklarda, alanlarda ‘Hayır’ diyen insanlar üretiyor. Arayış içerisine giriyor ve yaratıyor. Önemli olan da budur.

Benim yaptığım da bununla paraleldir. Belki az biraz arayışlarım farklı o kadar. Tutsağım, ürettiğim ve elde ettiğim bu malzemeler yeni bir yaşamın koordinatlarını veriyor bana. Varoluşumu gerçekleştirmem adına ürettiklerim koordinat görevini gösteriyor adeta. Bu yüzden onlara asla hükmetmiyorum.

Kendimi onlara bırakıyorum ve ortak paydada buluşuyoruz. Bu sabah nar kabuğundan boya elde ettim, kağıda döktüm ve sonrada kara lahanayı ezip üzerine ekledim. Havalandırmaya bıraktım kağıtları. Birden ellerim yere temas etti. Yosunların kadifemsi teması ‘Bizi unuttun bu resimde, bir eksiklik var’ der gibiydiler. Kazıyıp ekledim ve onları izledim.

Her bir renk, belirli aralıklarla birbirinden ayrışıyor ve kağıdın farklı alanlarına akıyor. Sonra hepsi bir yerde buluşup birbirlerine karıştılar. Birbirlerini, var olan renklerini yok ederek tuhaf bir kaos yarattılar ve ansızın bu birleşimlerinden bambaşka bir renk yarattılar. David Buuck’ın ‘Kaosa biçim vermektense, biçime kaos katmak’ sözlerini zikrediyorlardı sanki.

Sonra ansızın bir yağmur bastırdı. Kağıtları toplayıp içeri mi almalıydım yoksa yağmur da kendi müdahalesiyle yeni bir kaos mu yaratmak istiyordu? Orada bırakmaya karar verdim. Gece boyu yağmur yağdı.

Sabah doğanın resmiyle uyandık güne. Hiçbir unsurun birbirine hükmetmediği, herkesin, her şeyin kendi varlığını ortaya koyduğu yerde her zaman güzellik vardır. O resimler belki de çatlaklıklardan sızan ışığı temsil ediyordu. En azından benim için öyle.

Resimlerimde gazeteciliğin büyük bir etkisi var. Gazeteci olmasaydım büyük bir ihtimalle resimlerimi bu şekilde yapamazdım ve belki alternatif arayışlarım da böyle olmazdı. Üretirken hissetmek, dokunmak ve yaşamak gerek.

Genelde savaşı ve politik meseleleri konu alıyorum. Bunun nedeni de sanırım gazetecilikten geliyor. JINHA sayesinde birçok kadınla tanıştım ve epeyi gezme fırsatım oldu. Artık ‘O, bu, şu’ değil, ‘Biz’ olmayı öğrendim. ‘Ben’ olmaktan kurtulmanın yolunu buldum bu sayede. Kürt kadınlarının mücadele deneyimlerini yazdım, yaşadım ve mücadele ettim.

Bunu tüm gazeteci arkadaşlarım yaşadı. Savaşı anlatırken savaşı yaşadık, maruz kaldık. Acıyı anlatırken masa başında çalışmayı reddettik, sahaya çıktık ve acıyı yaşayanlarla yaşadık, hissettik. Hissetmek çok önemlidir. Sizi belirli bir tabakadan çıkarır. Onu alaşağı eder. Yazıp çizdiklerinizi kendinizde yaşadığınız için sesiniz daha gür çıkıyor. Savaşın ne kadar korkunç olduğunu savaşı yaşayarak öğrendik ve öğrenerek anlattık. Korkuya rağmen mücadele edilebilirliği öğrendik.

Bir yolun muhakkak olduğunu, gittiğimiz yerlerde oradaki evi yakılıp yıkılıp insanlardan öğrendik. Tüm bunların unutulmaması gerektiğini onlardan öğrendik. Gazeteci olmasaydım bu yerlere gidemezdim. O insanları bilirdim ama tanıyamazdım. Belki de bir atölyem olurdu ve oradan çıkmayı aklıma bile getirmezdim. Hani atölyemin olmasını istemedim değil, isterdim elbet. Ama sürekli hep bir yerlerde olduğum için onu gazeteciliğimle pekiştirirdim.

Nasıl haber merkezine son dakika haberlerini atmamız gerekirken, sokak ortasında kaldırımın ortasında bağdaş kurup dizüstü bilgisayarı açıp haberi yazdıysam, aynı zamanda sokakta gördüklerimi de oracıkta resmettim. Kameranın şarjı bitince elektriksiz yerde birkaç mahalle öteye koşup bir ailenin jeneratörüne kamerayı taktığım gibi tuvale değil de, o an yakılmış evin duvarına da resim yaptım. Bunu bana JINHA öğretti. JINHA’da gerekçelere asla yer yok.

Hâlâ hatırlarım; Elimde bir haber vardı ve ne elektrik ne de pil vardı. Telefon da yoktu. Haber müdürümüz Fatma Koçak, 110 itfaiye hattından bir ev telefonunu arayarak ulaştı bize. Haberi merkeze atamayacağımızı söyleyince, ‘Pes etmeyin, bir yol bulun haberi bekliyorum’ demişti. Bir şey bulduk elbet.

Yolu varmış haberi yollamanın. Ama biz görmemişiz meğer. Ya da hep kolaya alıştığımızdan zorun bir yol olduğunu düşünememişiz hiç. Haber müdürümüz bize çok şey öğretti.

‘Eğer anlatmak istediğiniz bir şey varsa bu bir şekilde anlaşılıyor ve yerini buluyor’ der gazeteci Özlem Seyhan. Toplumdan kopuk, toplumun anlayamayacağı ve elitize edilmiş gibi gösterilen sanat anlayışını benimsemiyorum.

Sanat, elitlerin beğenisine sunulan bir meze değildir. Ezilen toplumun sanatçıları elitize etmemeli kendilerini. Üstlerine birkaç beden büyük gelen kıyafetleri paramparça etmeliler bence. Yeni şeyler üretilebilir. Toplumla beraber mücadelenin sanatı neden olmasın? Bunu bin yıllardır elitize olmayan sanatçılar yapıyor zaten.

Geçenlerde annemin bana gönderdiği fistanın etek kısmını açıp, resim yaptım üzerine. Figüratif bir çalışmaydı. Ama figüler deforme ve stilize edilmiş, ağızlarına bombalara benzer bir şeylerin düştüğü, kafalarında akreplerin olduğu bir resimdi. Bitirdikten sonra aşağı mutfak kısmına indim ve yere serdim resmi.

Her resimden sonra onu önce koğuşta sergiler, yorumlarını alırım. Bunu da öyle yaptım. Arkadaşlar yoğun tartışmalar başlattılar resim üzerine. Yorum üzerine yorum eklendi. Bir arkadaş beni dürtüp, ‘Sisê Ana çok etkilendi. Bak gözleri doldu’ dedi. Dönüp baktım inanamadım. ‘Başka şeylere üzülmüştür’ dedim. ‘Yok yok, resme daldı’ dediler. Arkadaş sordu ona, ‘Nasıl buldun’ diye. ‘Zaf rind e. Oy xizir’ Her tim li serê me kurdan ev bela şer heye -Çok güzel olmuş.

Oy hızır! Biz Kürtlerin başında hep bu savaş belası var’ dedi. En güzel yorumu Sisê Ana yapmıştı. Duruşuyla, mücadelesiyle her gün yeni şeyler öğreten bu derin kadından çok şey öğreniyoruz.

Burada bir anne daha var; Zelixa Ana. Sabah uyandı ve ‘Bugün çok kötü rüya gördüm. Senin annenin fistanına yaptığın resmi alıp yerlere atmışlardı. Çamura batırıp, ayaklarıyla basıp parçalıyorlardı. Koşup almaya çalıştım ama beni ittiler. Bu resmi parçalayacağız. Şekil buradan diyorlardı. Çok kötüydü çok’ dedi.

Demek istediğim, bu resimler sadece benim değil. Buradaki tüm tutsak kadınların üretimi ve yaratıcılığıdır. Kolektif bir ürün çıkarıyoruz. Üzerine tartışıp, etkilerini, eksiklerini yorumlayarak ilerliyoruz. Hepimiz de aynı derece de sahipleniyoruz. Çok mu iyi çiziyorum? Bence hayır.

Çok eksikliklerim var. Hata yaptığımda, on kez de olsa ‘olmamış’ deyip bana sildiriyorlar. Tekrar tekrar yapıyorum. Ama bence bir his var. Çünkü o his bana ait değil, önlerinde saygıyla eğildiğim bu mücadeleci kadınlara ait.

Zehra Doğan

1 yıl sonra tahliye edilen Alparslan Kuytul: Susmayacağım, mazlumlar sustukça zalimler azgınlaşır

Medya

İstifa haberi Albayrak yandaşlarını hareketlendirdi: Sen gidersen…

Güneş Gazetesi yazarı Rasim Ozan Kütahyalı, Berat Albayrak’ın istifa açıklaması sonrası yaptığı paylaşımda: “Sen gidersen bu finansal devrim yolda kalır” ifadelerini kullandı.

BOLD – Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak sosyal medya hesabından, kabinedeki görevinden istifa ettiğini açıkladı. Şu ana kadar istifa haberi resmi bir açıklama ile doğrulanmadı. Henüz resmi bir açıklama yapılmamışken Güneş Gazetesi yazarı Rasim Ozan Kütahyalı’dan istifayı doğrular nitelikte bir paylaşım geldi.

YAPMA BERAT BEY

Albayrak’ın istifa ettiği iddiasıyla ilgili sosyal medya hesabından açıklama yapan Kütahyalı: “Yapma Berat Bey. İstifanı geri al lütfen…Bu iktisadi devrim çok meşakkatli, çok zor olacak diye telefonda konuşmuştuk. Sen gidersen bu finansal devrim yolda kalır. Yine eski düzene dönülebilir. Türkiye anti-ithalat ve imalat-ihracat devrimini yapmak zorunda. Görevini bırakma” dedi.

REDDEDİNİZ

Süleyman Soylu’nun, ilk sokağa çıkma yasağı sonrası istifasını hatırlatan Kütahyalı: “Başkanımız Erdoğan… Lütfen aynen 12 Nisan Süleyman Soylu olayında yaptığınız gibi bu istifayı kabul etmeyiniz. Bu istifa kabul edilmemelidir. Türkiye cari açık belasından Berat Albayrak devrimiyle kurtulma yoluna girmişti. Bu yoldan geri dönülmemeli Sayın Başkan. Reddediniz” ifadelerini kullandı.

Berat Albayrak istifa mı etti hesabı mı çalındı? At izi it izine karıştı

Okumaya devam et

Medya

İkbal Gürpınar babasından sonra annesini de koronavirüsten kaybetti

Geçen haftaiçi oğlunun koronavirüsten yoğun bakıma kaldırıldığını duyurduğu İkbal Gürpınar, aynı hastalıktan annesini kaybetti. Ünlü sunucunun babası da koronavirüsten yaşamını yitirdi.

BOLD – Çeşitli televizyon kanallarındaki yaptığı kadın programlarıyla tanınan sunucu İkbal Gürpınar bir süredir yoğun bakımda koronavirüs tedavisi görüyordu. Gürpınar’ın yoğun bakımdaki tedavisi sona erdi.

Tedavisi normal serviste devam eden Gürpınar annesinden acı haber aldı. Ünlü sunucunun annesi Neriman Dönmez koronavirüs nedeniyle hayatını kaybetti. Gürpınar’ın babası Murtaza Dönmez ve eniştesi de 2 ay önce koronavirüs sebebiyle vefat etti.

Vefat haberini sunucunu oğlu Alper Gürpınar sosyal medyadan duyurdu. Alper Gürpınar paylaşımında şu ifadeleri kullandı: “Oğlu Alper Gürpınar olarak annemin sayfasından siz sevenlerini bilgilendirmek istedim. Canım anneannemiz Neriman Dönmez, Covid -19’dan dolayı Hakk’a yürüdü. Annem İkbal Gürpınar, bugün yoğun bakımdan normal servise çıktı, tedavisine orada devam edilecek.”

TTB: Sağlık Bakanlığı Kovid-19 testlerini azaltmamız için baskı yapıyor

 

Okumaya devam et

Medya

Erdoğan’ın “İnsanlarımızın canı hiçbir şeyden daha kıymetli değildir” gafını bile aynen yayınladılar

Türk medyasındaki yozlaşmaya dikkat çeken Faruk Bildirici, İktidara yakın gazetelerin Erdoğan’ın önceki gün gerçekleştirdiği konuşmasında yaptığı gafı bile olduğu gibi yayınladığını söyledi.

BOLD – Son Kabine Toplantısı sonrası konuşma yapan AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “İnsanlarımızın canı hiçbir şeyden daha kıymetli değildir” diyerek dikkat çeken bir gafa imza attı.

Ertesi gün AKP’ye yakın gazeteler de gafın yer aldığı, İletişim Daire Başkanlığı tarafından hazırlanan metni olduğu gibi yayınladı.

Medya Ombudsmanı Faruk Bildirici, Erdoğan’ın gaf cümlesinin gazeteciler tarafından düzeltilmediğini ve ertesi gün bütün gazetelerde tek tip haber metninin yayınlandığına dikkat çekti.

O BİLE YAPILMADI

Bildirici: “Erdoğan’ın konuşması onun da hata yapabileceği dikkatiyle dinlense ve haberi öyle yazılsa, en azından bu cümle metinden çıkarılırdı! O bile yapılmadı” dedi.

Gafın aynen gazetelerde yer aldığı gibi ara başlık yapılarak belirgin hale getirildiğini belirten Bildirici açıklamasının devamında şunları kaybetti: “Eminim başka biri ‘İnsanlarımızın canı hiçbir şeyden kıymetli değildir’ deseydi, dinleyenlerden uyarı gelirdi, birisi seslenirdi düzeltmesi için. Ama ne Erdoğan sözlerini düzeltti ne de oradakilerden ‘yanlış oldu’ uyarısı oldu. Cumhurbaşkanı Erdoğan, hiçbir şey olmamış gibi konuşmasını, daha doğrusu metni okumayı sürdürdü. Belli ki, yine bir prompter kazasına uğramıştı.

Metni aynen okuyunca oradaki yanlışı olduğu gibi seslendirmişti. Dil sürçmesi de denebilir ama nihayetinde ‘Hiçbir şey insanlarımızın canından daha kıymetli değildir’ demek yerine, insanların canının kıymetsiz olduğunu söylemişti!

Bir siyasetçinin dili sürçtüğünde ya da metinden yanlış okuduğunda fark edip bunu düzeltmiyorsa gazeteciler yanlışı olduğu gibi aktarmaz. Yanlış ya da eksik ifade düzeltilir. Ayrıca düzeltildiği de okura/izleyiciye nedeniyle birlikte duyurulur.”

TRT’den bir skandal altyazı daha: Azerbaycan sivilleri katlediyor

Okumaya devam et

Popular