Bizimle iletişime geçiniz

BOLD ÖZEL

Hiçbir başarı cezasız kalmaz: NASA ödüllü öğretmenin sürgünü

NASA’dan ödüllü projeci öğretmen Yunus Karaca, Türkiye’yi terk etmek zorunda bırakıldı. Mülteci kampındayken İngiliz yatırımcılardan 100 milyon euroluk yatırım teklifi aldı.

CEVHERİ GÜVEN
BOLD/ÖZEL

Yard. Doç. Dr. Yunus Karaca, Özbekistan-Türkiye-Amerika gibi farklı ülkelerde öğretmen ve akademisyen olarak çalışmış bir isim. Öğrencileriyle birlikte ABD Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi’nden (NASA) Sabri Ülker Vakfı’na kadar birçok kurumdan çok sayıda ödül kazanmış, projeci ve mucit biri.

Son olarak geliştirdiği “Kaynaştır” projesiyle çöplerin apartmanda kaynağında ayrıştırılması projesi, Türkiye’de pilot olarak uygulanmaya başlanmış ve Çevre Bakanlığı’nın yönetmeliklerine de girmiş.

15 TEMMUZ VE BEYİN GÖÇÜ

Karaca’nın başarılı kariyeri, 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünün ardından beyin göçü hikâyesine dönüşmüş.

15 Temmuz sonrası Türkiye’de yarım kalan “Kaynaştır” projesine şu an İngiliz ve Alman yatırımcılar sahip çıkmış durumda.

Almanya’da oturum verilen ve projelerinin önü açılan Yunus Karaca, Türkiye’de ise Hizmet Hareketi ile bağı sebebiyle terörist olarak hakkında yakalama kararı çıkartılan bir isim.

Karaca’nın FEM Dershanesi’nde başlayıp NASA’ya uzanan, oradan Meriç Nehri’nde mülteci botunda devam eden hikâyesi, Türkiye’de hiçbir başarı cezasız kalmaz sözünün özeti gibi…

Yunus Karaca ve öğrencileri madalya kürsülerinin vazgeçilmeziydi.

HER ŞEY FEM DERSHANESİ’NDE VERİLEN EĞİTİMLE BAŞLADI

“Gazi Üniversitesi Biyoloji bölümünden mezun olduktan sonra Hizmet Hareketi’nin yönlendirmesiyle Özbekistan’a gittim.” diyen Yunus Karaca için dönüm noktası yurt dışına gitmeden önce İstanbul’da FEM Dershanesi’nde aldığı “proje nasıl yapılır?” eğitimi olmuş.

“Özbekistan’a giderken hiç hesap yapmadan yola çıktım. Havalimanında bana burs verdiler. Ne olduğunu sordum. Hiç para düşünmeden yola çıkmıştım. Özbekistan’da iki çocuğum dünyaya geldi. Orada doktoramı yaptım. Ardından Türkiye’ye döndüm ve Fatih Ünivresitesi’ne başladım. 2 yıl İngilizce biyoloji derslerine girdim. Sonra Maltepe Coşkun Kız Koleji’ne geçtim ve projeci yönüme burada yoğunlaşmaya başladım. Kolejde başarılı projeler geliştirdik. Mesela çocuklarla güneş enerjili araba yaptık. ODTÜ bile bizden sonra yaptı. Binali Yıldırım gibi pek çok siyasetçi gelip arabayı inceledi. Projeler başarılı olunca Tübitak’la birlikte 70 devlet okuluna gönüllü proje eğitimi verdim. Sadece özel okullar bu işi bilmesin devlet okulları da bilsin diye üniversitelerden hocalarla birlikte eğitim verdik.”

Yunus Karaca’nın öğrencileriyle aldığı ödül hâlâ NASA’nın resmi sitesinde görülebiliyor.

NASA’DA ÖĞRENCİLERİM MÜHENDİS KATEGORİSİNDE BİRİNCİ OLDU

Yunus Karaca, ardından Amerika’dan üç yıllık iş teklifi alır ve Los Angeles’ta bir okulda derslere girmeye başlar:

“2008’de Amerika’ya gittim. Çalıştığım okulla birlikte NASA yarışmasına katıldık. Oradaki öğrencileri hazırladım ve birincilik aldık, fakat çok sansasyonel oldu. Çünkü mühendisler kategorisinde çıktı bizim öğrenciler. Finale çıktık. Çok hızlı roket fırlatma yarışmasıydı. 3 milisaniye ile mühendisleri geçti öğrencilerim. Bir hedef verilmişti okulumuzdaki NASA kulübümüzde bir cihaz yapıp o hedefi geçtik. Hâlâ NASA’nın resmi web sitesinde var.”

Yunus Karaca, İstanbul Coşkun Koleji’nde öğrencileriyle yaptıkları güneş enerjisiyle çalışan otomobili dönemin Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın görmeye geldiğini söyledi.

TÜRKİYE’YE DÖNÜŞ VE ÇEVRE ÇALIŞMALARI

Amerika’daki üç yılın ardından Yunus Karaca Türkiye’ye döner ve Kütahya Dumlupınar Üniversitesi’nden teklif alır. Üniversiteye bir teknopark kuran Karaca, aynı zamanda yaptığı buluşları Cumhuriyet Üniversitesi’nin çatısı altında kurduğu şirket üzerinden piyasaya sürmeye başlar.

Karaca, “Dumlupınar Üniversitesi’nde iken çöpleri apartmanda kaynağında ayrıştırma projesi yaptık. İsmini ‘Kaynaştır’ koydum. Ülkeye yılda 5 milyar dolar gelir getirecek bir işti. İlk etapta bir kamyon ve üç binaya pilot olarak projeyi uyguladık.” diyor.

Yunus Karaca’nın “Kaynaştır” isimli çöp ayrıştırma projesi Çevre Bakanlığı tarafından pilot proje olarak kabul edilmişti.

Karaca şöyle devam ediyor: “Sabri Ülker Vakfı’nın çevre yarışmasına projemle katıldım ve 250 proje arasından ‘Kaynaştır’ projem birinci oldu. Çırağan Sarayı’nda ödül aldım. 100 bin liraydı ödül. Aydınlık gazetesinden Habertürk’e herkes haberimi yaptı. Proje ödül alınca Çevre Bakanlığı davet etti. Bu projemi kanunlaştıracaklarını söylediler. Yönetmeliği de bana yazdırdılar. Kaynaştır projem Emlak Konut, TOKİ gibi pek çok projede yüzlerce konuta uygulandı.”

Yunus Karaca’nın “Kaynaştır” projesi Sabri Ülker Vakfı birincilik ödülü kazandı.

15 TEMMUZ’DAN SONRA KOMEDİ GİBİ OLANLARI İZLİYORDUM

Yunus Karaca, yönteminin ülkeye yayılması için Dumlupınar Üniversitesi’nde ilkokul öğretmenlerine eğitim vermeye başlar. Çocukların projeci yönlerinin öne çıkartılması içindir bu eğitimler.

“Dumlupınar Üniversitesi’nde açtığımız Teknoloji Merkezi patent aldırma üzerineydi. Sanayiden direkt patent alıp ülkeyi kalkındırmak istiyordum. Kütahya gibi kırsal bir şehrin üniversitesinden patentler çıkıyordu.

2016’ya kadar çalıştım. Sonra 15 Temmuz’da darbe teşebbüsü oldu. Teknoloji merkezinde sadece teori yoktu, pratik kısmı da gelişsin diye sanayiden bir usta işe almıştık. Önce o ustayı kovdular. Sonra süreç yarım kaldı. Rektör değişti, teknoloji merkezimizi kapattılar.”

“GELMEZSEN EŞİNİ GÖTÜRECEĞİZ”

Karaca 15 Temmuz’un akabinde nasıl cadı avına maruz kaldığını şöyle anlatıyor: “15 Temmuz’un ardından komedi gibi olanları izliyordum. 1 ay sonra Kanun Hükmünde Kararname ile beni de ihraç ettiler. Ben de bari projelerimi özel sektörde şirketimde geliştireyim diye çalışmaya başladım. Üç ay sonra polis evimi bastı. O sırada TEMA Vakfı’yla ‘Kaynaştır’ projesini Türkiye’ye yaymak için görüşmedeydim. Eşim aradı, polislere toplantıda olduğumu söyledim. ‘Gelmezsen hanımı götüreceğiz’ dediler. Ben de eve geldim. Polis evden projelerimin olduğu harddiski almış. Sonra beni gözaltına alıp götürdüler.”

Yunus Karaca’nın Coşkun Koleji’nde öğrencileri ile geliştirdikleri güneş enerjili otomobil.

“İNGİLİZ YATIRIMCININ SURATINA BAKAMIYORDUM”

Yunus Karaca, sulh ceza hâkimliği tarafından tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılır.

Karaca hâlâ Türkiye’yi terk etmemekte kararlıdır: “Gözaltındaki kötü muamele sebebiyle tansiyonum 24’e yükseldi. Hastanede umursamadılar bile. Hâkim karşısına çıkartıldığımda ismimi Google’a yazmasını, projelerimi, çalışmalarımı görmesini söyledim. NASA’dan ödül aldığımı anlattım. Hâkim beni bıraktı. 1 yıl tutuksuz yargılandım. Hâlâ pozitif olmaya üretmeye çalışıyordum. Yabancı yatırımlarla görüşüyor, şirketimde istihdam sağlıyordum.”

O günlerde İngiltere’den yatırımcıların kendisi ile görüşmek için Türkiye’ye geldiğini aktaran Karaca, “Yatırımcılarla Kaynaştır projesini görüşmeye başladık. 37 milyon euro yatırmak isteriler. Bu sırada evime posta geldi. Kütahya Ağır Ceza Mahkemesi’nden. Hakkımda iddianame düzenlenmişti. 18 maddelik suçlama vardı. Dijitürk aboneliğimi iptal etmiştim. Müşteri hizmetleri ses kaydını almışlar, onu bile delil yapmışlar. Banka hesaplarım, Kimse Yok mu Derneği’ne gönderdiğim bağışlar, yardımlar vs.

O an düşündüm: Ben ne yapıyorum, bu devlet bana ne yapıyor? İngiliz yatırımcı karşımda oturuyor adamın yüzüne bakamıyorum. Adam yatırımdan bahsediyor, ülkeye para gelecek, ben o sırada özgürlüğümü düşünüyorum. Öyle uç duygular.”

 

Yunus Karaca, dönemin Çevre Bakanı İdris Güllüce ve Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz’a Kaynaştır projesi hakkında brifing vermişti.

“KENDİ PROJEMİN İHALESİNE GİREMEZ HALE GELDİM”

Yunus Karaca gördüğü baskı sebebiyle kendi geliştirdiği projenin gözlerinin önünde koypalanmasına şahit olur.

Yapacak bir şeyi yoktur, çünkü baskı görmeye başlamıştır. Bu noktada artık Türkiye’de yaşayamayacağına karar verir:

“Bir noktadan sonra biz hiç iş yapamamaya başladık. Sistemimi kopyalayıp yüzlerce binaya taktılar. Birşey de diyemiyorum, tehdit altındayız. Kaynaştır ihaleleri giremez diye adımı çıkardılar. Kendi buluşumun ihalesine giremez oldum. Arayıp, ‘sen onlardanmışsın’ diyorlar.

İşçilerin maaşını ödeme güçlüğüne düşmeye başladım. Mecburen evimi sattım. Sonra 15 Mayıs 2018’de Meriç’ten ailece yurt dışına çıktık. Ertesi hafta mahkeme hakkımda yakalama kararı çıkarmış.”

YURT DIŞINA ÇIKIŞ

“Meriç’ten geçmeye karar verdiğimizde, çocuklara rafting yapacağımızı söyledim. Okula gitmediler o gün. Çocuklar merakla bekliyorlardı tabii. Meriç’ten geçtik, karşıda çok yoğun çalılık olan bir bölgeye çıktık. Çalılar o kadar sık ve yüksek ki adım atamıyoruz. Eşim, 7 ve 13 yaşında iki çocuğum yanımda.

Çalılıklardan ilerleyemeyince, montumu sırtıma giydim. Sırt çantamı da taktım. Kendimi sırt üstü çalılıkların üstüne atmaya başladım. Tabi 100 kiloyum. Düştüğüm yerde çalıları ezdim. Böyle kendimi ata ata çalılık bölgesini geçtik. Sonra 4,5 saat yürüyüp Yunan polisine teslim olduk. Yunanlar çok nazik davrandı. İki gün nezarette kaldık, polisler çocuklara bisküvi meyve suyu getirdi. Herkes gibi biz de bu nezaket karşısında şaşırdık. Büyük kızım gözaltında etkilendi. Dedim ki bak Meriç’te rafting yaptık bu da Survivor oldu.”

ALMANYA’YA GEÇİŞ VE YENİDEN MESLEĞE DÖNÜŞ

Yunanistan’da kısa bir süre kaldıktan sonra Almanya’ya geçen Yunus Karaca ve ailesi, şimdi yeni bir hayat kurmuş durumdalar.

En önemlisi ise Yunus Karaca tekrar mesleğini icra etmeye başlamış durumda. Üstelik eskisinden farklı olarak bu kez arkasında devlet desteğiyle:

“Şimdi Almanya’dayız çok mutluyuz. Oturumumuz çıktı. İltica mülakatında görevli beni 9 saat dinledi. Yaptığım projeleri, ödüllerimi anlattım. Bana ‘Bu Türkiye crazy’ dedi. Yetişmiş insanların kaçırılmasını anlamlandıramadı.

Kampta kaldığım sürede Almanya’daki arkadaşlar bazı görüşmeler ayarladılar çalışma alanlarımla ilgili. Alman uzmanlarla konuştuk, projelerimi anlattım. Sonra buraya Türkiye’deyken görüştüğüm İngiltere’deki yatırımcı da geldi. Bayilikler vereceklerini söyledi. Türkiye’de ulusal olarak yapmaya çalıştığımızı burada ululararası olarak yapmaya çalışacağız. İngilizlerle olmazsa Alman devletinin Teknoloji Transfer Ofisi’nden teklif var onlarla yapacağız. Yatırım değeri çok arttı burada. 100 milyon eurodan bahsediyor yatırımcılar.”

HALA BAZEN KABUSLARLA UYANIYORUM

Yunus Karaca, Almanya’da gördüğü destekten oldukça mutlu. Ancak Türkiye’de yaşadığı baskıyı hâlâ atlatabilmiş değil:

“Almanya’da demokrasiyi hissediyorum. Bazen kâbuslar görerek uyanıyorum. Yunanistan’a ayak bastığımda sırt üstü dikenlerin üstüne atlarken hiç umursamıyordum çünkü özgürlüğe kavuşmuştum, baskı psikolojisinden kurtulmuştum.

Annem hep dua ederdi. ‘Dünyada cenneti yaşayasınız, ahirette de biz bunu dünyada görmüştük diyesiniz’ diye. Sanırım annemin duası kabul oldu. Bize karşı Almanlar çok nazik davranıyor ve yeteneklerimizi değerlendirme yoluna gidiyorlar. Dil eğitimimizi veriyorlar. Maaş, yeme içme, çocuk parası veriyorlar. Türkiye’de çocuklarımı hep özel okula gönderdim. Buradaki devlet okulları özel okul gibi. Köy okulundan şehirdeki okula hepsi eşit.

Araba aldım. Burada 800 euroya araba alabiliyorsun. Millete faydalı olacağım diye yok ettiğim zamanlarımı şu an Allah bana ikram etti sanki. Hep koşturmuşum yeni yeni aile oluyoruz.”

NASA ÇALIŞANININ TUTUKLU OLMASI

NASA ödüllü birisi olarak Türkiye’de NASA çalışanı Serkan Gölge’nin iki yılı aşkın süredir tutuklu olması ise Yunus Karaca’yı en çok etkileyen konulardan:

“Serkan Gölge’nin tutukluluğu çok acı, buna esefle bakıyorum. Buna söz söylenmez. NASA’da görev almış insanlar pervasızca içeri atılıyorlar. Bebekleri bile içeri atıyorlar bitmeyen bir kin var.

Şu an Avrupa’ya gelen Türkiyeli mülteciler hep beyaz yakalı insanlar. Ben ümitliyim. Almanca hocamız ‘Benim böyle öğrencilerim olmadı daha önce’ dedi. Alman makamları bu pozitif güvenilir insanları görünce onlarla çalışmak istiyor.”

OHAL bitti, öğretmen fişlemeleri devam ediyor

BOLD ÖZEL

Yüksel Direnişi 4 yaşında: “Mesele teslim olmamakta”

“İşimizi geri istiyoruz” sloganıyla başlayan Yüksel Direnişinin dördüncü yılında tutuklu Acun Karadağ’dan mektup var: “Mesele tutsak olmakta değil teslim olmamakta.”

SEVİNÇ ÖZARSLAN | BOLD ÖZEL 

KHK’lı akademisyen Nuriye Gülmen’in Ankara Yüksel Caddesi’ndeki İnsan Hakları Anıtı önünde 9 Kasım 2016’da başlattığı “İşimizi Geri İstiyoruz’ eylemleri dördüncü yılına giriyor. Birçok KHK’lı bu caddedeki İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ni okuyan kadın heykelinin önünde buluşup haklarını aradı. Nuriye Gülmen, eylemlerin motivasyonunu “İnsanlar KHK’lıyım demeye korkarken, KHK’lıyım diye sokaklarda haykırdık ve meşru mücadele zemini ortaya çıkardık.” şeklinde açıklamıştı.

Nuriye Gülmen’e daha sonra sınıf öğretmeni Semih Özakça katıldı ve birlikte açlık grevine başladılar. Gülmen 59 kilodan 34 kiloya düştü. Nuriye Gülmen 26 Ocak 2018’de açlık grevine son verdi. Fakat Yüksel’deki “İşimizi Geri istiyoruz” direnişi devam etti.

Yüksel Direnişçileri olarak anılan; sosyal bilgileri öğretmen Acun Karadağ, mimar Alev Şahin, memur Nazan Bozkurt, Mehmet Dersulu, Mehmet Dersulu, Cemal Yıldırım, Harbiyeli annesi Melek Çetinkaya, üniversite öğrencisi Merve Demirel bıkmadan usanmadan evlerinden çıkıp Yüksel’e gittiler. Ne olursa olsun vazgeçmediler. Yüzlerce kez gözaltına alındılar. Bir polis Nazan Bozkurt’un elmacık kemiğini kırdı. Acun Karadağ’ın kalbine pil takıldı, polis memuru Sezgin S. herkesin gözü önünde Merve Demirel’i taciz etti. 65 yaşındaki, astım ve diyabet hastası Mahmut Konuk’u tartakladılar.

Acun Karadağ, Nuriye Gülmen ve Alev Şahin.

Şimdi ise çoğu hapiste… Ağustos 2020’de tutuklandılar. Acun Karadağ ve Alev Şahin Kayseri Bünyan Cezaevinde, Nazan Bozkurt Gebze Kadın Kapalı Cezaevinde, Nuriye Gülmen Silivri’de, Mahmut Konuk Adana Kürkçüler’de, Mehmet Dersulu ise Bolu Cezaevinde. “İşimizi geri istiyoruz” eylemleri yapan bu isimlerin tamamı örgüt üyesi olmakla itham ediliyorlar.

“40 YIL DAHA DİRENECEĞİMİZDEN KUŞKUNUZ OLMASIN”

Yüksek Direnişi’nin 4. yılını cezaevlerinde hep birlikte kutladıklarını söyleyen Acun Karadağ, neden eylem yaptıklarını ve direnmeye devam ettiklerini kızı İpek Moral’e gönderdiği 11 Kasım 2020 tarihli mektupta kaleme aldı. “Bu sloganın içinde hepimize yapılan onlarca haksızlığın, adaletsizliğin itirazı; milyonlarca mağdurun, milyonlarca haklının sesi var. İşçinin-emekçinin ahı var.” diyen Karadağ, iktidarın en sıkıştığı noktada, korkudan tutuklanmaları artırdığını ifade ediyor.

“Ne mutlu bizlere ki 4 yıldır direniyoruz ve ne mutlu bizlere ki adaletin sağlanması uğruna susmadığımız için tutuklandık. Eğer vatanımız bu sömürüden, bu gericilikten kurtulamayacaksa 40 yıl daha direnebileceğimizden kimsenin kuşkusu olmasın” diyen Acun Karadağ’ mektubu…

HAPİSHANE GÜNLÜKLERİ (4) İŞİMİZİ GERİ İSTİYORUZ

“Yüksel Direnişi’nin 4. yılını hapishanelerde kutladık. Direnişe ilk başlayan Nuriye Gülmen Silivri’de. Nuriye’den 5 gün sonra 14 Kasım’da direnişe başlayan ben ve bizden sonra ihraç edildiğinde Ocak 2017 de Düzce’de direnmeye başlayan Alev Şahin Kayseri’deyiz. İşyeri önünde direnen Mahmut Konuk Adana Kürkçüler’de. Yüksel Direnişçileri Mehmet Dersulu Bolu’da, Nazan Bozkurt Gebze’de… Görmesek de duymasak da emimim 9 Kasım’da bu hapishanelerden aynı anda “İşimizi Geri İstiyoruz” sloganları yükseldi.

Bu sloganı yalnızca bir iş talebi olarak görenler bugün çıkartılmaya çalışılan bir çok kölelik yasa maddesiyle 4 yıldır ödediğimiz bedellerin ne uğruna olduğunu umarım anlıyorlardır. Bu sloganın içinde hepimize yapılan onlarca haksızlığın, adaletsizliğin itirazı; milyonlarca mağdurun, milyonlarca haklının sesi var. İşçinin-emekçinin ahı var.

4 yıldır ödetilen bedele rağmen neden direndik? Hala hapishanelerden direnmeye neden devam ediyoruz? Bu soruların cevabını her biriniz verebilirsiniz. Eğer gerçekleri görmek isterseniz… Daha dün İzmir depremiyle sarsılan yüreklerimiz size mimar Alev Şahin’i ve Düzce’de tek başına direnen bir emekçinin direnişe başlarken söylediklerini hatırlatmadı mı? “Ben 99 Düzce depreminden sonra mimar olmaya karar verdim. Halkımız göçükler altında ölmesin diye onurumla çalışırken usulsüz beton döken firmalara ceza kestiğim için AKP’li bir beton firması sahibinin şikayetiyle KHK ile ihraç edildim. İşimi ekmeğimi elimden aldırlar.” demişti.

Alev Şahin şimdi tutsak…

Gün geçmiyor ki bir rektörün bir dekanın gerici, yobaz söylemleri gündem olmasın. Pandemi sürecinde online ders sırasında akademisyen bozuntularının “biz de kızları görüyoruz de mi” gibi zırvalarla kadın öğrencilere karşı sapkın bilinçaltlarını açığa vurdukları videolar yakın zamanda yayınlanmadı mı? Osmangazi Üniversitesi’nde bir akademisyenin 4 akademisyeni hayattan kopardığı katliam hafızalarımızda. Osmangazi Üniversitesi’nde görevden atılan, Selçuk Üniversitesi’nden KHK ile ihraç edilen Nuriye Gülmen’in işine bunlar gibi akademisyen müsveddesi olmayı reddettiği için son verilmemiş miydi?

Nuriye Gülmen bugün tutsak…

Küçük yaştaki çocukların tacize-tecavüze uğradığı haberlerini hangi gün duymuyoruz? Tarikatlara teslim edilen ve hayatları karartılan yavrularımıza daha önceleri kim sahip çıkıyor, kim kol kanat geriyordu? Birer birer KHK ile ihraç etmediler mi aydın öğretmenleri? İlkokul 1. sınıfa giden öğrencilerini ders saatinde alıp okulun yanındaki camiye namaza götüren, bilimsel hiçbir bilgi vermeden öğretmenlik yapmaya soyunan andaval, benim okulumda hala bu işe devam ediyorken ben neden ihraç ediliyorum?

Acun Karadağ şimdi tutsak…

Bugün Nazan Bozkurt’un hepimizin üyesi olduğu KESK gibi kuruluşunda devrimci pratik sergilemiş bir sendikaya bağlı Büro Emekçileri Sendikası (BES) üyeliğinden ihraç edildiğini öğrendim. Hatırlarsanız üyelerine sahip çıkmayan, sendikaya kapanıp çay-çorba içip “mış” gibi yapan KESK yönetimini eleştirdiğimiz için yöneticiler ve “adamları” tarafından kendi sendikamızın içinde fiili saldırıya uğramış Süleyman Soylu’nun “gizli talimatıyla direnişçiler hakkında ihraç kararı alınmıştı. İş güvencemize saldırılara karşı eylem yapması, mücadele vermesi gereken sendikamız yönetimi keyif yapıp yatarken bu mücadeleyi üyeleri olarak bizler veriyorduk.

Nazan Bozkurt’un bu mücadelede bir polisin attığı yumrukla elmacık kemiği kırılmıştı. Nazan neredeyse gözünü kaybedecekti ameliyatla protez elmacık kemiği takılarak kurtarılmıştı gözü. Bu Nazan’ın ödediği bedellerden sadece biriydi.

Nazan 22 Ağustos’tan beri de tutuklu. Sadece “işimi geri istiyorum” dediği için AKP’nin ödettiği bedellere, sendikamızın devrimci mirası üzerinde tepinen iktidar “gölge” ortağı bir zihniyet de bedel ödetmiş oluyor Nazan’ı ihraç ederek. İktidarın KHK ile ihraç ettiği ve direndiği için tutuklattığı bir direnişçinin, iktidarın tehditlerine teslim olanlarca üyelikten de ihraç edilmesi en hafif deyimle alçaklıktır.

Bu vesileyle söyleyelim ki “ İşimizi Geri İstiyoruz” sloganının içinde, işçi ve emekçilerin iş güvencesine de ancak bizler gibi direnenlerin sahip çıkabileceği gerçeği vardır. Mücadele ederken tutuklanmış üyesini ihraç eden teslimiyetçilerin bizi ancak sermayenin önüne atacağı gerçeği vardır.

Bu teslimiyetçi zihniyeti teşhir edip, ezip geçmedikçe de işçi ve emekçinin kurtuluşunun olmadığı gerçeği vardır. Bizler 4 yıldır AKP’ye rağmen direniyorken bu alçak zihniyete karşı da direniyoruz.

Nazan Bozkurt şimdi tutsak…

Mahmut Konuk 65 yaşına yaklaşmış bir sağlık emekçisi. Ömrü sendikal mücadelede geçmiş. İhraç ediliyor ama bazılarının yaptığı gibi sendika MYK’sına seçileyim, maaşımı oradan alır yan gelir yatarım demiyor. Kronik astım ve diyabet hastalığına; polislerin yaşına bile hürmet göstermeyen tavırlarına, tartaklamalarına rağmen direniyor. Oysa bir sağlıkçı olarak pandemi sürecinde kaç hayat kurtarabilirdi.

Mahmut Konuk şimdi tutsak…

Hapishaneye getirildiğimizden beri Sözcü ve Cumhuriyet gazetelerini okuyoruz. (Evrensel Gazetesi istedik Şebnem Korur Fincancı’nın yazılarını takip edebilmek için ancak “Bünyan bayisinde yok” bahanesiyle vermedi idare!) Sözcü Gazetesi’ndeki bir haberde “Yargıdan Yine Çifte Standart” başlıklı bir haberde gazete yazarlarına açılan tazminat davalarında ceza verildiği buna karşın yazarların açtığı hakaret davalarının reddedildiği yazıyordu.

4 yıldır devam eden direnişimiz sırasında Sabah, Akşam gibi gazetemsilerin bizler hakkında yaptırdığı yalan ve iftira haberlerine takipsizlik kararları verildi. Hakaret ve küfür eden, işkence yapan polisler hakkındaki suç duyurularımıza ise valilik tarafından soruşturma izni verilmedi. OHAL sürecinden beri halkın “sırayla” gördüğü, uğradığı, hak ihlallerinin tamamına biz 4 yıl boyunca maruz kaldık. Adil yargılanma hakkından, anayasal eylem hakkımızın her gün engellemesine kadar, haksız gözaltılardan, haksız adli kontrol tedbirlerine kadar… Bugün tutuklu olmamız bu iktidarın bizlere karşı işlediği son suçtur ama ilk değil…

Bugün işçilere yönelik kölece tasarı yasa maddelerinin dördünün geri çekildiğini duyuruyor haber kanalları. Ve bunu hükümetle görüşen Türk-iş, Hak-iş gibi sarı sendika yöneticilerinin başarısı gibi gösteriyorlar. Bunu ne 1 gün eylem yaptıklarında tartaklanma görüntüleri televizyonda gösterilen DİSK yöneticileri ne de bu sermaye ortağı sarı sendikalar başarmıştır. Bunu başaran 4 yıldır sokakta bugün hapishanede direnen KHK direnişçileri, saldırılara rağmen yollarda yürüyen Bağımsız Maden İş üyesi, Soma ve Ermenek madencileri, direne direne işlerini geri alan Aydın Efeleri, Mahir Kılıç, Türkan Albayrak ve Melik Şahin gibi işçilerdir. Bu iktidar ve iktidar ortağı sermaye, şov amaçlı eylemlerden, sarı sendikalardan korkmaz, geri adım atmaz.

Ancak gerçek, ısrarcı ve halkla bütünleşen direnişlerden korkar. Eğer en küçük bir geri adım atıyorlarsa bu, halktaki, işçi ve emekçilerdeki patlama noktasına gelen öfke ve bu öfkeyi harekete geçirme potansiyeli olan direnişlerdendir. İktidarın en sıkıştığı noktada tutuklamaların art arda gelmesinin, sosyal medyada yazılanların bile bir örgüt çuvalına konularak tutuklanma nedeni sayılması tam da bundandır. Korku… Ve onları korkutanlar asla şovmenler değildir. Direnme potansiyeline sahip işçiler- emekçilerdir.

Ne mutlu bizlere ki 4 yıldır direniyoruz ve ne mutlu bizlere ki adaletin sağlanması uğruna susmadığımız için tutuklandık. Eğer vatanımız bu sömürüden, bu gericilikten kurtulamayacaksa 40 yıl daha direnebileceğimizden kimsenin kuşkusu olmasın.

“Mesele tutsak olmakta değil, teslim olmamakta.” Bu nedenle bizi tanıyan, bilen, duyan, merak eden destekçilerimize ve okuyuculara seslenmek istiyorum. Haklarınız, hayalleriniz, çocuklarınız, geleceğiniz ve topraklarımız için tutuklanmayı, aç kalmayı göze almazsanız bunların hepsini kaybedeceksiniz. Ve göze aldığınız her bir değer için A sendikasına B partisine değil önce kendinize güveneceksiniz. Siz samimiyseniz ve bedel ödüyorsanız bu halk sizi görecektir. Halkın gözüne ve sözüne güvenin, teslim olmayın!

Haydari Kampı kitabında Themos Kornaros diyordu ki “Dışarı çıkacak arkadaşlarımızla –angaryalarla- dışarıdaki kardeşlerimize nasıl bir haber uçuralım? Savaşı bırakmalarını, istilacı Almanları öldürmemelerini, mütareke istemelerini, bizleri kurtarmak için yurdu satmalarını mı yoksa hiçbir uzlaşmaya varmadan savaşmalarını, bizi yok bilmelerini mi bildirelim?”

Bu bölümü okuyunca düşündüm; eğer hain değilsek, sorunun cevabı açık…

Ben de “canım direniş dostlarına” diyorum ki yurdumuzu satmayın. Bizi yok bilin. Savaşmaya devam edin!”

Umutla, dirençle…

Acun Karadağ

Nam-ı diğer Acun Öğretmen

11 Kasım 2020, Bünyan 

Çankaya İl Sağlık Müdürlüğü’nden ihraç edilen Mahmut Konuk ve Acun Karadağ.

Acun Karadağ ve Merve Demirel

Acun, Alev ve Nazan’dan haber var: Sloganlarımız size ulaşıyor mu?

 

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Tutuklu gazeteci Harun Çümen: “Koğuşta 25 fare öldürdük çıldırmak üzereyiz”

Mart 2018’den bu yana Balıkesir Kepsut L Tipi Cezaevinde tutuklu olan Harun Çümen yaşadıkları koğuşta farelerin cirit attığını, kendilerine adeta zulmedildiğini ve çıldırma noktasına geldiklerini söyledi.

SEVİNÇ ÖZARSLAN | BOLD ÖZEL

33 aydır Balıkesir Kepsut L Tipi Kapalı Cezaevinde bulunan gazeteci Harun Çümen, cezaevinin insanlık dışı şartlarını ve maruz kaldıkları uygulamaları tahliye olan bir arkadaşının aracılığıyla HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu’na iletti.

Mektubunu Gergerlioğlu’na nasıl ulaştırdığını ‘özel bir notla’ açıklayan Harun Çümen’in anlattıkları çok korkunç. Tıkanan lağım boruları, koğuşlarda cirit atan, yastıkların içine giren fareler, fareleri görüp dalga geçen gardiyanlar, 45 kişilik koğuşta kış soğuğunda yerde yatan insanlar, salgın olduğu halde sağlanmayan hijyen şartları… Cezaevindeki hak ihlallerini bütün çıplaklığıyla gözler önüne seren Harun Çümen’in mektubunun tamamını yayınlıyoruz.

“Sayın Ömer Faruk Gergerlioğlu

Size Kepsut ilçesindeki Balıkesir L Tipi Kapalı Cezaevi’nden yazıyorum. İsmim Harun Reşit Çümen. 33 aydır tutukluyum, hükümözlüyüm. FETÖ davasından 7 yıl 6 ay ceza aldım, dosyam Yargıtay’da bekliyor. Gazeteciyim, Zaman Gazetesi’nde editörlük, sorumlu yazı işleri müdürlüğü yaptım.

“45 KİŞİYİZ, NEFES ALAMIYORUZ”

Cezaevinde bizlere adeta zulmediyor. 206 metrekarelik bir alanda 45 kişiyiz. 12 metrekarelik, evlerdeki çocuk odasından bile küçük odalarda 7 kişi kalıyoruz. 3 kişi yerde yatıyor. Gece yatak koyduğumuzda adım atacak yer yok! WC için kalktığımızda yatakların üzerine basmadan geçemiyoruz. Nefes alamıyoruz, havasızlıktan ölmemek için kışın bu soğuk günlerde bile pencereleri hiç kapatmıyoruz. Bugünlerde gece hava sıcaklığı sıfıra doğru indi, 2 derece oluyor. Kışın eksi sıcaklıklarda bile pencere açık uyumak zorunda kalıyoruz!

“WC’LER TIKANIYOR”

Tıka basa dolu koğuşlarda insanlık dışı muameleye maruz bırakıldık. 2 WC var, günün her saatinde tuvalet sırası bekliyoruz. Oysa şu an 1-2 kişinin yaşadığı evlerde 2-3 WC bulunabiliyor. Sadece 2 banyomuz var duş için. Sıcak su verilmiyor, çok yetersiz. 2-3 gün sadece 3’er saat sıcak su veriliyor. 45 kişi nasıl duş alsın? 1 kişi 7-8 dakika içinde duş almak zorunda kalıyor. Kanalizasyon sistemi, lağım boruları sürekli tıkanıyor. WC’ler tıkanıyor, çok affedersiniz ortalığı bok götürüyor adeta.

“REZALETİ KAMUOYU BİR GÖRSE!”

Neredeyse 2-3 haftada bir bu manzara yaşanıyor. Ahh! Keşke bir görseniz! Rezaleti bir görebilse kamuoyu, yetkililer! İnanamazsınız! Sürekli su kesintileri yaşanıyor. Hijyen problemi had safhada! Yöneticiler, memurlar o kadar ilgisiz ki! Hiç umursamıyorlar. Çünkü yaşananlardan kimsenin haberi yok! O rahatlıkla sorunlar artık rutin haline gelmiş, hiç çözüm yok ve gittikçe artıyor sorunlar. Denetim de sıfır, hiç yok.

“CEZAEVİ YÖNETİMİNİN ZULMÜ ALTINDAYIZ”

4+1 veya dubleks bir ev büyüklüğündeki bir alanda kucak kucağa, sıkış tıkış yaşamaya mahkûm bırakılırken yan koğuşumuz C-6 bomboş. Pencerelerden görüyoruz, odada 1-2 kişi kalıyorlar, ranzalar boş. O koğuştakiler hırsızlık, yaralama, uyuşturucu gibi adi suçlar dediğimiz tutuklu ve hükümlüler. Cezaevi yönetiminin büyük zulmü altındayız. Bir tarafta koğuş boş, ranzalar boş; diğer tarafta bizim C-7 koğuşu ve diğer 10’dan fazla FETÖ koğuşu ağzına kadar dolu, 40 kişinin altında mevcut yok, 15-20 kişi yerde yatıyor.

Ölüme terk edilmiş vaziyetteyiz. Son derece haksızlık, eşitsizlik, insanlık dışı muameleye, zulme uğruyoruz. Ahh! Keşke bir görseniz… O kadar çok isterdim ki! Şok olursunuz, donakalırsınız. N’olursunuz? Allah rızası için çığlığımızı duyun, sesimize kulak verin! Çıldırmak üzereyiz… Lanet olsun, bize bunu yaşatanlara!..

“BİR FAREYİ YAKALAYAMIYORSUNUZ DİYE DALGA GEÇİYORLAR”

İki buçuk aydır koğuşta fareler cirit atıyor, tam 25 fare öldürdük kendi imkânlarımızla! Yerde yatan insanların yataklarına, yastıklarına giriyor; kafa, yüz, kollarının üzerinde geziniyorlar. Dolapların içinden adeta fare fışkırıyor, yiyeceklere saldırıyorlar. Defalarca yetkililere, memurlara, başgardiyanlara söyledik, müdürlüğe dilekçeler yazdık. Hiçbir netice yok, umurlarında değil! Çözüm bir yana, dalga geçip, “Bu kadar insansınız, bir fareyi yakalayamıyor musunuz?”, “Besleyin, niye öldürüyorsunuz ki, acımıyor musunuz?”, “25 fare az, sizden daha fazla yakalayıp öldüren koğuşlar var.” şeklinde cevaplar veriyorlar.

Adalet Bakanlığı’na, tüm yetkililere sesleniyorum; gelin görün halimizi! Fareleri, tıkanan WC’leri, lağımları… Koğuşlara ATM cihazı konulacakmış, görüntülü telefon görüşmesi yaptırılacakmış, sayım parmak iziyle alınacakmış vs. vs. haberleri yaptırıldı basına. Önce çektiğimiz şu rezalete bir çözüm bulsunlar! Daha başka o kadar çok sorun var ki!.. Hepsini yazsam sayfalar yetmez! Vallahi de, billahi de! 50 tane, 100 tane sorun sıralanır.

“TAM BİR İŞKENCE!”

Pandemi/koronavirüs süreci en çok bizi, tutuklu ve hükümlüleri, cezaevindekileri vurdu. Hapis içinde hapis yaşıyoruz. 8 aydır çocuklarımızı, eşlerimizi, ana-babamızı göremiyor, dokunamıyor, öpemiyoruz. 8 aydır açık görüş yok! Haziran ve temmuzda sadece birer kez kapalı görüş oldu, sadece 1 kişi gelebildi. 4 aydır da ayda 2’şer kapalı görüşü sadece 2 kişiyle yapabiliyoruz. Eşim, 4 çocuğum, anne ve babam var, 7 kişiler. Çoğu insanın ortalama bu kadar yakını var, kardeşleri, kayınvalide-kayınpederleri olanlar var. Uzak şehirlerden geliyor ailelerimiz, 2 kişi görüşebiliyor, kalan çocuklar veya eşler dışarda bekliyor. Tam bir işkence, zulüm! Çocuklar, eşler, analar-babalar ağlıyor!

Görüşler virüs öncesi 45 dakikaydı, virüs süresinde de aynı. Sayın Adalet Bakanı, “Hak kaybı olmayacak, yapılamayan görüşler telafi edilecek.” dedi. 8 aydır onlarca görüş iptal oldu, yaptırılan az sayıdaki görüş de yine 45 dakika! Ne zaman telafi edilecek, 1 saat-1,5 saat görüş niye yaptırılmıyor?

“İNSANLAR HASTA, İLAÇ KULLANIYORLAR”

Koğuşumuzda 2 arkadaşın eşleri de burada cezaevinde! Kadınlar koğuşu var bir tane, 30’dan fazla kadın kalıyor. Çoğunun eşleri de burada. Pandemi öncesi iç görüş vardı; görüş yapabiliyorlardı. 8 aydır yaptırılamıyor! Bilal Çoban ve Mustafa Zeybek, eşleri Mukaddes Çoban ve Dicle Zeybek’i 8 aydır göremiyor, seslerini bile duyamıyorlar! Tam bir dram, büyük trajedi! Telefonla dahi görüştürmüyorlar! Büyük bir zulüm! Arşı titretecek boyutlara ulaştı artık! İnsanlar hasta oldu, psikolojileri bozuldu, ilaç kullanıyorlar! Lütfen! Allah rızası için bu çığlığa bir ses verin, n’olur!!!

“BAŞINIZIN ÇARESİNE BAKIN DİYORLAR”

Sağlık büyük problem burada! Doktora, revire çıkmak zaten problemliydi, haftalarca çıkamadığımız oldu, hastalıktan kırıldık. Şimdi sağlık hizmeti alabilmek imkânsız hale geldi! Açık açık söylüyorlar; “Ölüm riski dışında” her şikâyet geri çevriliyor. Kronik şeker, tansiyon, kalp rahatsızlığı olanlar bile 8 aydır doktor-hastane yüzü görmüyor. “Başınızın çaresine bakın” diyorlar. Birçok hastalığı inleye inleye atlatıyor insanlar. İnsanlık dışı görüntüler, ahh bir görseniz! Son derece korkunç, çok vahim durumlar yaşanıyor, sesimizi duyan yok! Çözümsüzlük sıradanlaşmış vaziyette… Umursayan yok…

“YEMEKLERİ YİYEMEDEN DÖKÜYORUZ”

Yemekler çok kötü. Çoğunu hiç yemeden çöpe döküyoruz. Örneğin bugün (15 Kasım Pazar) hem öğlen hem akşam yemeğinin neredeyse tamamı çöpe gitti. Mantı ve tarhana çorbası geldi öğleyin, son derece kötü! Keşke bir görseniz! Masterchef jürisi görse, vallahi de billahi de sopayla döver yapanları! Her hafta, 2-3 günde bir hep aynı yemekler! Ispanak, türlü, erişte, makarna gibi yiyecekler hiç yenmiyor. Kuru fasulye, nohut, pilav yemekten artık bıktık! Genelde kantinden aldıklarımızla besleniyoruz. Yoksa aç kalırız!

Kahvaltılık ise tam bir skandal! Tek çeşit geliyor. Sadece zeytin ya da peynir (o da bir-iki haftada bir), çoğu zaman mini paketlerde reçel, fındık kreması türü şeyler veriliyor. Onlarla da karın doyurmak imkânsız. En çok parayı kahvaltı malzemesine harcıyoruz, tabii maddi durumu iyi olmayanlar da var, çok yazık oluyor!.. Yardımcı olmaya çalışsak da bir hafta, bir ay olabiliyor. 3-4 yıldır burada olanlar çoğunlukta.

“MASKE, ELDİVEN VERİLMİYOR”

Büyük bir hijyen, sosyal mesafe, izolasyon sorunumuz var. Grip-nezle anında yayılıyor, bulaşıyor. Bir kişi hasta olunca koğuşun yarısı 20-25 kişi hastalanıyor. Allah korusun, virüs bulaştığında hiç kurtuluşumuz yok! Maske-eldiven verilmiyor, kan temizleyici veriliyor 8 aydır, o da aylık veriliyor, bir haftada bitiyor. Yine kendimiz kantinden parayla alıyoruz. Kolonya, dezenfektan kantinde satılsa alacağız, onu bile getirmiyorlar. Daha birçok, son derece basit ihtiyacımızdan mahrumuz. Örneğin, plastik sehpa verilmiyor aylardır. Koğuşun yarısı açıköğretimde okuyor, ders çalışıyor. Ama sehpa verilmiyor. Çok acil, elzem ihtiyaç giderilmiyor. Odalardaki TV’lerimizi bile koyacak sehpa yok, sandalye üzerine koyuyoruz. 45 kişinin çamaşırlarını asacak çamaşır ipi bile verilmiyor biliyor musunuz? Çok ilkel şekilde kurutuyoruz çamaşırları, yatakların üzerinde, ranza demirinde vs…

Daha o kadar çok sıkıntımız var ki; şimdilik bu kadarla yetinelim. Başta 45 kişilik kalabalık koğuş ve fare sorunumuz olmak üzere dertlerimize ilgi gösterebileceğinizi umuyor, şimdiden teşekkürlerimizi iletiyoruz. Çığlığımızı duyurursanız çok sevinir, duacınız oluruz.

Bu vesileyle çalışmalarınızda başarılar diler, hürmetlerimizi sunarız. Selam ve sevgiyle…”

4 Mart 2018’de İstanbul’da gözaltına alınan ve daha sonra Balıkesir Kepsut L Tipi Cezaevine gönderilen Harun Çümen, Zaman gazetesinde çalıştığı ve Bank Asya hesabı bulunduğu için 7 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı. Çümen’i gözaltına alan polisler “21 sene Zaman’da çalışmışsın işin zor”. demişti.

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

“Yedi aydır çocuklarımıza ne dokunabildik ne öpebildik”

Tutuklu matematik öğretmeni Kevser Sinan, koronavirüs salgını nedeniyle aylardır çocuklarına sarılamamanın acısını yazdı. Anne-babadan sonra dayıları da tutuklanan oğlunun ve kızının yıkıldığını vurguladı.

SEVİNÇ ÖZARSLAN | BOLD ÖZEL

Çocuklarını okula almaya gittiğinde gözaltına alınan Kevser Sinan, 7 aydır oğlunu ve kızının görememenin çaresizliğini erkek kardeşi Ramazan Akaslan’a yazdığı mektupta anlattı. 17 Ekim 2019’da tutuklanıp Ankara Sincan Cezaevine gönderilen Kevser Sinan’ın 15 yaşında lise birinci sınıfa giden Ali İhsan adında bir oğlu ve 10 yaşında Seher adında bir kızı var. Örgüt yöneticisi olduğu iddiasıyla tutuklanan eşi Nuri Sinan da 3 yıldır Sivas Cezaevinde.

“OĞLUM 10 KİLO ZAYIFLAMIŞ”

Türkiye’de Mart 2020’de başlayan koronavirüs salgını nedeniyle tüm cezaevlerinde açık ve kapalı görüşler yasaklandı. Cam arkasından yapılan kapalı görüşler ise hazirandan itibaren ayda bir kez olmak üzere yeniden başlatıldı.

Mektubunda, ailece yaşadıkları zorlukların en çok çocuklarını etkilediğini söyleyen Kevser Sinan “7 aydır çocuklarımıza ne dokunabildik ne sarılıp öpebildik. En çok da canımızı bu durum acıtıyor. 6 ay sonra Ali İhsan geldi görüşe, yavrum 10 kilo zayıflamış, çok üzüldüm.” dedi.

Eşi Nuri Sinan’ın tutuklanmasından sonra çocuklarını çok zor toparladığını belirten Kevser Sinan, kendisi ve abisi Yasin Akaslan tutuklanınca çocuklarının tamamen yıkıldığını vurguladı ve “Abimin alındığı günün ertesinde görüşe gelmişlerdi. Öyle çok ağladılar ki… Dayım bizim her şeyimizdi diye.” ifadelerini kullandı.

“ÇOCUKLAR AĞLADI, BEN TESELLİ ETTİM”

Kevser Sinan şöyle devam etti:

“Burada en çok mutlu eden şey hatırlanmak ve geride kalan çocuklarımızın yüzünün gülmesi. Çocukların en ufak bir sıkıntısı bizi burada alt üst ediyor. Annelik duygusu farklı işte. Dün kapalı görüş vardı mesela. Çocuklar ağladı, ben teselliye çalıştım. Sonra koğuşa dönünde epey zor oldu. Maalesef burada üzüntüyle baş etmek zor. Tansiyon ilacına başladım.”

Kevser Sinan mektubunda kaldığı koğuşa dair de bilgiler verdi. 17 kadının bulunduğu koğuşta 3,5 yaşında bir çocuk bulunduğunu vurguladı.

Hem anneleri hem babaları tutuklu bulunan Ali İhsan ve Seher’in birlikte yaptıkları aile fotoğrafı. Babaları Nuri Sinan 16,5 yıl hapis cezasına çaptırıldı. Anneleri Kevser Sinan’ın bir sonraki mahkemesi 17 Aralık 2020’de görülecek. 

Kevser Sinan çocuklarına duyduğu özlemi 4 sayfalık mektubunun 1. sayfasında anlatıyor.

Üç tutuklu anne üç mahkeme

Cezaevinde bir kanserli daha: Yasin Akaslan 9 aydır hapiste

Okumaya devam et

Popular