Bizimle iletişime geçiniz

Gündem

Fethullah Gülen Le Monde’a yazdı

Fethullah Gülen: Türk demokrasisi İslami değerlere uyulduğu için değil o değerlere ihanet edildiği için başarısız oldu

LE MONDE 25.02.2019

2000’li yılların başlarında Türkiye demokrasisini iyileştirme yolunda adımlar atan Müslüman bir ülke olarak takdir ediliyordu. 2002’de göreve başlayan iktidar partisi Avrupa Birliği’nin demokratik standartlarıyla uyuşan reformlar yaptı ve insan hakları mevzuunda ülkenin sicili düzelme yoluna girdi.

Maalesef bu demokratik reformlar uzun ömürlü olmadı. Birkaç sene içinde reformlar durakladı ve 2011’de üçüncü seçim zaferinden sonra o zamanın başbakanı, bugünün cumhurbaşkanı Erdoğan tamamen bir u-dönüşü yaptı. O günden bu yana giderek şiddetlenen otoriterleşme Türkiye’yi artık diğer Müslüman çoğunluklu ülkelerin örnek alabileceği bir ülke olmaktan çıkardı.

Bazıları Türkiye’nin son dönemde sergilediği olumsuz örneği demokratik ve İslami değerler arasındaki uyumsuzluğun delili olarak görebilir. Ancak bu yanlış bir teşhis olur.

Görünenin aksine, dışarıdan bakıldığında İslami hassasiyete sahipmiş izlenimi vermesine rağmen, mevcut iktidarın icraatları temel İslami değerlerle taban tabana zıttır. Bu temel değerler, belirli bir giyiniş tarzı veya dini sloganlar kullanmakla alakalı değildir. İslam dininin idareye ilişkin temel değerleri; hukukun üstünlüğüne ve yargının bağımsızlığına saygı, iktidardakilerin hesap verebilirlikleri ve her bireyin temel hak ve hürriyetlerinin korunması gibi değerlerdir. Türkiye’nin demokrasi tecrübesinde, son dönemdeki geriye gidiş İslami değerlere riayetin değil, aksine bu değerlere yapılan ihanetin bir sonucudur.

Zulme karşı konuşmak dini bir vecibedir

Anadolu halkı gayrimütecanis bir toplumdur. Sünni, Alevi, Türk, Kürt veya başka bir etnik kökene mensup, Müslüman veya gayrimüslim, dindar ya da laik hayat tarzını benimsemiş vatandaşlar çok farklı hayat görüşlerine, felsefelere, ve inançlara sahiptir. Herkesi aynı olmaya zorlamak hem gereksiz bir çaba hem de insaniyete karşı bir saygısızlıktır. Bu bağlamda tüm vatandaşların anlayışına, duygusuna, düşüncesine, hayat felsefesine, dünya görüşüne saygılı olunmalıdır. Çoğunluk ya da azınlık, hiçbir grubun diğerleri üzerinde istibdat kurmadığı, katılımcı demokratik yönetim, böylesine gayrimütecanis bir toplum için en uygun yönetim şeklidir. Aynısı Suriye, Irak ve diğer komşu ülkeler için de söylenebilir.

Tarih boyunca Türkiye’de ve başka birçok yerde görüldüğü gibi, kendi hakimiyetlerini korumak için toplumdaki farklılıklardan istifade edip farklı grupları birbirlerine düşürmek müstebit liderlerin sıklıkla başvurdukları bir metod olmuştur; Dini inançları ve hayat görüşleri ne olursa olsun, vatandaşlar evrensel hak ve özgürlükleri etrafında bir araya gelebilmeli ve bu hakları ihlal edenlere demokratik yollarla karşı çıkabilmelidir.

Zulme karşı kendini ifade etmek demokratik bir hak, bir vatandaşlık görevi ve inananlar için dini bir vecibedir. Kur’an-ı Kerim, insanların adaletsizlik karşısında susmaması gerektiğini ifade eder: “Ey iman edenler! Adaleti ayakta tutan ve yalnız Allah için hakka şahitlik eden kimseler olunuz, kendiniz, ana-babanız ve yakın akrabanız aleyhine de olsa.” (4:135).

Başkalarına zarar vermemek kaydıyla, başta inancının veya hayat görüşünün gerektirdiği şekilde yaşama ve ifade hürriyeti olmak üzere, temel hürriyetlerini kullanmak insanı gerçek manada insan yapar. Hürriyet insana Rahman’ın verdiği bir haktır ve onu kimse alamaz. Hürriyetlerinden mahrum bırakılmış bir insanın, gerçek anlamda insanca bir hayat sürdüğünden söz edemeyiz.

Siyasal İslamcıların iddialarının aksine İslam, bir yönetim şekli veya yönetimle alakalı bir ideoloji değil, bir dindir. Belki yönetimle alakalı bazı prensipler vaz’ eder ki, bu vaz’ etmiş olduğu prensiplerin bütününün çok küçük bir yüzdesini teşkil eder. İslamı siyasal bir ideolojiye indirgemek İslam’ın ruhuna karşı işlenmiş büyük bir suçtur.

İslâm’ın siyaset ve devlet görüşü üzerinde çalışan veya bir şeyler söyleyen kimseler üç konuda hataya düşmüştür. Birincisi, çok defa Kitap ve Sünnetin ortaya koyduğu İslâm ile, Müslümanların tarihî tecrübeleriyle ortaya koydukları İslam anlayışını birbirine karıştırmışlardır. Günümüz Müslümanlarının, tarihi tecrübeleri ve o tecrübeler bağlamında ortaya konan hükümleri eleştirel bir gözle ele alarak, temel kaynaklar ışığında, İslam’da insan hakları, demokrasi ve sosyal katılım gibi konularda tüm dünya Müslümanlarına yeni açılımlar sunmaları önemlidir. Yapılan ikinci hata, bazen bir Kur’ân meali, bazen birkaç seçme hadise istinat ederek önceden tespit edilmiş bir anlayışa meşruiyet arama ve bunu başkalarına empoze etmeye çalışmaktır. Kur’an’ın ruhu ve siyer felsefesi ancak bütüncül bir bakış açısıyla ve Cenab-ı Hakk’ın muradını arama halis niyetiyle yakalanabilir. Yapılan üçüncü hata da din, Allah’ın hâkimiyetine, demokrasi ise milletin re‘yine dayanmaktadır diyerek demokrasi ile dinin asla bağdaşmayacağı iddiasında bulunmaktır. Cenab-i Hakk’ın kozmolojik anlamda her şeye hâkim olduğundan hiçbir mü’ minin şüphesi yoktur; ancak bu, bizim irade, temayül ve tercihlerimizin olmadığı veya Allah’ın onları hesaba katmadığı manasına gelmez. Hakimiyetin millete ait olması, –hâşâ– onun Allah’tan alınarak insanlara verilmesi değil, Allah tarafından insanların tasarrufuna tevdi edilen bir hususun, herhangi bir müstebit şahıs veya oligarşiden alınıp cumhura tevdi edilmesidir.

Devlet kutsal ya da islami olamaz

Ayrıca “devlet” dediğimiz şey, insanların bir araya gelerek temel hak ve hürriyetlerinin muhafazası, adalet ve barışın temini için oluşturdukları sistemin adıdır. Devlet bizatihi maksat değil, insanların her iki cihanda mutluluğa ulaşması için yardımcı bir araçtır. O sistemi oluşturan insanlar bir takım temel inanç ve değerleri ne ölçüde benimsemişlerse devlet de o ölçüde o inanç ve değerlere yakındır. Dolayısıyla İslami devlet tabiri kendi içinde çelişkilidir. İslam’da ruhban sınıfı olmadığı için teokrasi de İslam’ın ruhuna yabancıdır. İnsanlar arasında bir sosyal kontratın neticesi olan devlet nihayetinde insanlardan müteşekkildir, “İslami” veya “kutsal” olamaz.

Dünyada demokrasi çok farklı şekillerde hayata geçirilmiştir. Bu değişik uygulamaların temelindeki demokratik ideal, yani bir grubun başka bir grup üzerinde baskı kurmaması aynı zamanda İslami bir idealdir. Hukukta eşit vatandaşlık anlayışının temeli, her insanı Allah’ın yarattığı kerim bir varlık olarak aziz tutmak ve ona Allah’ın yarattığı bir sanat eseri olarak saygı duymaktır. Bütün bunlar nazara alındığında Monarşi veya oligarşiye nazaran, katılımcı demokrasi veya cumhuriyetçi yönetim şeklinin İslam’ın ruhuna daha uygun olduğu görülür.

Türkiye’nin şu anki yönetimi demokrasiden çok oligarşiye benziyor. Türkiye nasıl bu hale geldi?

Cumhurbaşkanı Erdoğan devlet organlarını tekelinde toplayarak, sermaye sahiplerini vesayeti altına alarak ve yakın çevresini ödüllendirerek, bir zamanlar demokrasi adına umut veren Türkiye’yi yanlış bir yola sevk etti. Gücü tekelinde toplamaya matuf kamuoyu oluşturmak için şahsımı ve hizmet gönüllülerini devlet düşmanı ilan etti ve ülkenin yakın tarihinde yaşanmış bütün kötülüklerden mesul tuttu. Bu yapılanlar bir kimseyi ve grubu günah keçisi yapma refleksinin tipik bir örneğidir.

Erdoğan hükümeti, kendilerini barış ve hoşgörüye adamış Hizmet hareketi katılımcıları başta olmak üzere her türlü muhalif insanı hedef aldı. Çevreci protestocular, gazeteciler, akademisyenler, Kürtler, Aleviler, gayrimüslimler ve Erdoğan’ın yaptıklarını eleştiren bazı dindar Müslüman gruplar da bu politikadan nasibini aldı. Haksız işten atmalar, tutuklamalar, hapis, işkence, mal gaspı ve daha birçok zulümle insanların hayatları mahvedildi.

Devam eden zulümden kaçan binlerce Hizmet gönüllüsü Fransa da dahil olmak üzere dünyanın değişik ülkelerine sığındılar. Hizmet gönüllülerine düşen gittikleri her yerde topluma entegre olarak yasalara uygun bir şekilde yasamak, sosyal problemlerin çözümüne katkıda bulunmak ve İslam’ın radikal yorumlarının Avrupa’da yayılmasına karşı barışçıl yollarla mücadele etmektir.

Türkiye’de yargı eliyle insanları bir kişiye veya bir gruba sempati duyduğundan dolayı suçlu ilan eden büyük bir zulüm kampanyası devam etmektedir. Bu kampanyanın kurbanlarının sayısı her gün artmaktadır. 150 binden fazla vatandaş hâksiz yere islerinden atıldı, 200 binden fazlası tutuklandı ve 80 binden fazla vatandaş hapsedildi. Siyasi amaçla yapılan bu zulmün hedefinde olan ve ülkeyi terk etmek isteyenler pasaportları iptal edildiği için Birleşmiş Milletlerin tanıdığı en temel insani haklarından mahrum ediliyorlar. Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu 1923’ten bu yana askeri darbelerle sarsıntılar yaşasa da ağır aksak demokrasi yolunda ilerliyordu. Mevcut hükümetin uygulamaları Türkiye’nin uluslararası arenada kazandığı itibari tüketiyor ve Türkiye’yi hürriyetlere düşman, demokratik eleştiri hakkini kullanan vatandaşlarını hapseden ülkeler kategorisine itiyor. Ülkeyi yönetenler ülkelerarası diplomatik ilişkileri suiistimal ederek devlet imkanlarını ve maddi kaynaklarını Hizmet hareketi gönüllerini tüm dünyada taciz etmek, takip etmek ve kaçırmak için seferber etmiş görünüyor.

Bunca mağduriyetin yaşandığı günümüz de Türk halkının demokratik hak ve taleplerini dillendirme mevzuunda nisbeten pasif kaldıkları gözlenmektedir. Belki bunun altında yatan bir sebep olarak ekonomik istikrar endişeleri gösterilebilir. Ancak bugünkü tablodan geriye doğru gidip bakacak olursak bunun tarihi bir sebebinin de olduğunu görebiliriz.

Demokratik yönetim Türk Cumhuriyetinin bir ideali olsa da demokratik değerlerin halk tabanında yerleşmesi adına şimdiye kadar sistemli bir gayret sergilenmedi. Güçlü bir lidere itaat ve devlete itaat eğitim müfredatında her daim önemli bir rükün oldu. Neredeyse her 10 yılda bir gelen askeri darbeler demokrasiye gelişme ve kök salma fırsatı vermedi. Vatandaşlar insanların devlet için değil devletin insan için var olduğunu unuttular veya onlara unutturuldu. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu toplum psikolojisinden istifade ettiği rahatlıkla söylenebilir.

Türkiye demokrasisi mevcut rejimden ötürü bir komada olabilir ama ben ümit varım. Zulüm hiçbir zaman uzun ömürlü olmamıştır. Türkiye’nin bir gün demokrasi yoluna geri döneceğine inanıyorum. Ancak demokrasinin kök salıp uzun vadeli olması için bazı tedbirler alınmalıdır.

En başta eğitim müfredatının tekrar elden geçirilmesi lazımdır. Vatandaşların hukukun önünde eşitliği, temel insan hak ve hürriyetleri gibi konuların daha ilk okul yıllarında öğretilmesi gerekir ki onlar büyüdüklerinde bu değerlerin hamisi olabilsinler. İkincisi, Birleşmiş Milletler insan hakları sözleşmesinde ifade edilen temel insan haklarını koruyan ve ne azınlığın ne de çoğunluğun diğerleri üzerinde istibdat kurmasına izin vermeyen yeni bir anayasaya ihtiyaç vardır. Hükümetin yetki ihlallerine karşı birer denge unsuru olarak sivil toplum ve hür medya da anayasada korunmalıdır. Üçüncüsü, kanaat önderleri demokratik değerleri söylemleri ve hareketleriyle vurgulamalılar.

Türkiye’de hali hazırda demokrasi ve insan hakları askıya alınmış durumda. Nüfusunun çoğunluğu Müslüman bir ülke olarak Avrupa Birliği standartlarında demokrasiyi elde etmek gibi tarihi bir fırsatı kaçırmış görünüyor.

Bir toplumun yönetici zümresi bir sıvının üzerindeki kaymak gibidir. Sıvının mahiyeti neyse kaymağın da mahiyeti odur. Sütün kaymağı sütten, yoğurdun kaymağı yoğurttan, şapın kaymağı da şaptan olur. Bir toplumu yönetenler, belki her vakit yüzde yüz hassasiyetle olmasa da, o toplumun umumi manada inanç ve değerlerini yansıtırlar. Ümit ve dua ediyorum ki yakın dönemde Müslüman dünyada yaşanan elim hadiseler bir kollektif şuurlanmaya vesile olur ve gerek hür ve adil seçimleri, gerekse bütün temel insan hakları ve hürriyetlerini müdafaa eden, demokratik fikirli liderleri ve hükümetleri ortaya çıkarır.

Gündem

Gazeteci-yazar Uğur Mumcu katledilişinin 28. yılında anılıyor

Bombalı bir suikastle öldürülen gazeteci-yazar Uğur Mumcu ölümünün 28. yılında anılıyor. Kızı Özge Mumcu Aybars, cinayetin hala kapatılmaya çalışıldığını söyledi.

BOLD – 24 Ocak 1993 günü Ankara’daki evinin önünde uğradığı bir suikast sonucu hayatını kaybeden gazeteci-yazar Uğur Mumcu anılıyor. Her yıl Ankara’daki evinin önünde yapılan anma töreni bu yıl pandemi nedeniyle “bir mum da sen yak” sloganıyla evlerde yapılacak. Türkiye saatiyle 20.00’de başlayacak eylem için Uğur Mumcu Araştırma Vakfı’nın Twitter hesabından açıklama yapıldı. Açıklamada “Her yıl 24 Ocak’ta Uğur Mumcu’nun sokağında ve ülkenin dört bir yanında meydanlarda buluşurduk. Bu yıl pandemi nedeniyle mumlarımızın ve yüreğimizin ışığında buluşacağız. Uğur Mumcu ve aramızdan alınan tüm Aydınlar için sen de karanlığa bir mum da sen yak.” denildi. 

DW’ya konuşan Uğur Mumcu’nun kızı Özge Mumcu Aybars, cinayetin üzerinin hala kapatılmaya çalışıldığını söyledi. Aybars, “Çünkü ucu birilerine dayanıyor, hâlâ kapatılmaya çalışılıyor” dedi. Babasının gazetecilik ilkelerini yaşatmak için kurulan Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı’nın (um:ag) Yönetim Kurulu üyesi ve koordinatörü olan Mumcu Aybars, “Bugün insanlar belki öldürülmüyor ama aynı zamanda yazamıyor da” ifadelerini kullandı.

“BU DEVLET KİMİN?”

Öte yandan her yıl “Adalet ve Demokrasi Haftası” adı altında 24-31 Ocak tarihlerinde düzenlenen etkinliklerle faili meçhul cinayetlere kurban giden aydınlar anılıyor. Bu yılki etkinliklerin başlığı ‘Bu Devlet Kimin?’ oldu. Pandemi koşullarında bu yıl etkinlikler internet üzerinden gerçekleştirilecek.

Okumaya devam et

Gündem

5 bin 856 kişinin Kovid-19 testi pozitif çıktı

Sağlık Bakanlığı, güncel koronavirüs tablosunu açıkladı. 5 bin 856 kişinin Kovid-19 testi pozitif çıkarken, 723 kişiye hasta tanısı kondu. Son 24 saatte koronavirüsten ölen 144 kişi ile birlikte Kovid-19’da hayatını kaybedenlerin sayısı 24 bin 933’e çıktı.

BOLD – Sağlık Bakanlığı’nın açıkladığı güncel koronavirüs tablosuna göre bugün 152 bin 758 test yapıldı. Tabloya göre, 5 bin 856 pozitif vaka tespit edilirken, hasta sayısı 723 oldu.

144 KİŞİ HAYATINI KAYBETTİ

Bakanlığın açıkladığı verilere göre bugün koronavirüs nedeniyle 144 kişi yaşamını yitirdi. Son 24 saatte 152 bin 758 Kovid-19 testi yapılırken 5 bin 856 kişinin Kovid-19 testi pozitif çıktı. Hasta sayısı 723 olarak açıklanırken, 144 kişi de hayatını kaybetti. Ağır hasta sayısı 1962 oldu.

TOPLAM ÖLEN KİŞİ SAYISI 24 BİN 933

Son 24 saatte 5 bin 811 kişinin Kovid-19 tedavisi ya da karantinasının sona ermesiyle iyileşen sayısı 2 milyon 301 bin 861’e yükseldi. Bugünkü testlerle birlikte toplam test sayısı 28 milyon 348 bin 659’a ulaştı. Toplam vaka sayısı 2 milyon 424 bin 328, vefat sayısı ise 24 bin 933 olarak açıklandı.

ERİŞKİN YOĞUN BAKIMLAR HALA DOLU

Haftalık verilere göre, bu hafta hastalarda zatürre oranı yüzde 5,1, yatak doluluk oranı yüzde 45,5, erişkin yoğun bakım doluluk oranı yüzde 59,8 olarak açıklandı. Verilere göre ventilatör doluluk oranı yüzde 31,2, ortalama temaslı tespit süresi 8 saat, filyasyon oranı ise yüzde 99,9 olarak gerçekleşti.

 

Gergerlioğlu’dan bebek mahkum tepkisi: Bu çocuklar geleceğimiz

Okumaya devam et

Gündem

Gergerlioğlu’dan bebek mahkum tepkisi: Bu çocuklar geleceğimiz

HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, son günlerde artan bebekli annelerin cezaevine girmesi olayına tepki gösterdi. 800’den fazla bebek ve çocuğun cezaevlerinde olduğunu belirten Gergerlioğlu “Bu çocuklar bizim neslimiz, bizim geleceğimiz ve bu çocukları biz kendi elimizde mahvediyoruz” dedi.

BOLD – HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, cezaevlerindeki bebek ve çocukları Meclis’te düzenlediği basın toplantısıyla bir kez daha gündeme getirdi. Son günlerde bebekli annelerin cezaevine girme olaylarının artmasına tepki gösteren Gergerlioğlu  “Biz kendi elimizde bu çocukları mahvediyoruz” dedi.

Kronos’ta yer alan habere göre Gergerlioğlu, geçtiğimiz günlerde Ankara’da tutuklanan Yasemin ve Kasım Melizci çiftinin 9 aylık bebeğinin fotoğrafını göstererek, şunları kaydetti:

“Bakın her gün cezaevlerine bebekler giriyor, işte biz bunun için bu yasa tekliflerini veriyoruz. Bakın şu fotoğrafta gördüğünüz anne ve bebeği bir görün! Maalesef cezaevine girdi, gözaltına alınmadan önce çekilen bir fotoğrafı bu ve bu çocuk şu haliyle cezaevine girdi. Hangi vicdan bunu kaldırabilir? Düşünün bu bebek cezaevine girmiş.”

Yaşananları “zulüm” olarak tanımlayan Gergerlioğlu “Biz 800’den fazla bebek ve çocuğun cezaevinde olduğunu söylerken; kulak asmayanlar bunu görsünler! Bu nasıl bir zulümdür? Bu anne tutuklu olarak cezaevine giriyor, hükümlü olsa 18 aya kadar olan bebeğinin cezaevine girmemesi ve hüküm ertelenmesi gerekiyor ama tutuklu olduğu için bu bebek şu anda cezaevine girdi. Ankara’da 9 aylık bebekleri ile gözaltına alındı Yasemin-Kasım Melizci çifti ve şu anda bu anne ve bebeği, babası cezaevinde” ifadelerini kullandı.

‘ÇOCUKLARIN PERİŞAN EDİLDİĞİ BİR TÜRKİYE’

Gergerlioğlu, İstanbul’da tutuklanan İlayda Tekgöz’ün adliye koridorlarında sürünen iki küçük çocuğunun fotoğrafını da göstererek, “Bakın size bir başka fotoğraf daha göstereyim. Burada da adliye koridorlarında annesi mahkemedeyken dışarıda oturmuş, perişan bir halde duran iki tane çocuğun halini görüyorsunuz. Birisi 1.5 yaşında bir bebek, diğeri de 4 yaşında bir çocuk” dedi.

Bebeklerin ve çocukların anneleriyle birlikte cezaevine gönderilmesine tepki gösteren Gergerlioğlu “Adil bir yargı olması gerekiyor, bu çocuklar bizim neslimiz, bizim geleceğimiz ve bu çocukları biz kendi elimizde mahvediyoruz. Olacak iş değil. Bu çocuklar mahvoluyor, aileler parçalanıyor bu hal devam ediyor ve bizim yasa teklifi ile sunduğumuz hususlar da maalesef şu ana kadar göz ardı edilmiş durumda” şeklinde konuştu.

Okumaya devam et

Popular