Bizimle iletişime geçiniz

BOLD ÖZEL

15 Temmuz’un gizemli ismi MİT görevlisi Sadık Üstün ve faaliyetleri

MİT’in 15 Temmuz’daki rolüyle ilgili üzerinde konuşulması gereken ilk isim; Hakan Fidan’ın yıllar önce TSK içerisinde çalışmakla görevlendirdiği Sadık Üstün ve faaliyetleri.

CEVHERİ GÜVEN

“Ben henüz lojmanda iken MİT görevlisi, Abidin Ünal’ın sırdaşı Sadık Üstün 8. Kolordu Komutanını arayıp, darbenin liderinin ben olduğumu söyleyerek startı vermiştir. 20 dakika sonra beni arayan Abidin Ünal Akıncı Üssü’ne gitmemi rica ediyor. Evet birileri anlaşmış ve ismim lanse edilmeye başlanmıştır. Bu işi de Anadolu Ajansı üstlenerek, ben daha Akıncı’dayken, gözaltına alındığımı, vatana ihanetten yargılanacağımı duyurmuştur.”

Bu cümleleri Darbenin 1 Numarası olarak yargılanan Org. Akın Öztürk, Genelkurmay Çatı davasında esas hakkındaki mütaalasında söyledi.

Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) görevlisi Sadık Üstün’ün 15 Temmuz parantezinde isminin anıldığı en net ifade buydu.

Hemen öncesinde, Akın Öztürk’ün bu savunmasından iki gün önce, ODA TV’den Müyesser Yıldız, “Darbenin 1 Numarasını Kim Saat Kaçta Tespit Etti?” başlıklı Sadık Üstün’ün ismini “S.Ü.” olarak kodlayarak uzun bir haber kaleme almıştı.

Müyesser Yıldız’ın Akınca Davası’nın ek klasörlerinden yola çıkarak yaptığı habere göre, “Darbenin 1 Numarasının Akın Öztürk” olduğunu söyleyen ilk kişi MİT Personeli Sadık Üstün.

Önemli nokta şu ki; Sadık Üstün bu cümleyi Akın Öztürk her şeyden habersiz lojmanında pijamalarıyla otururken kuruyor.

Akıncı Davası’nın ek klasöründe yer alan Elazığ’daki 8. Kolordu Komutanlığı’nın 15-16 Temmuz’a ilişkin ceridesine göre; Sadık Üstün TSK’dan devre arkadaşı 8. Kolordu Komutanı’nı saat 22:50’de ve 23:17’de iki kere arıyor.

İkinci aramasında ilişkin alınan not şöyle:

“Bunun bir FETÖ darbesi olduğunu, darbenin muhtemel askeri liderinin de Org. Akın Öztürk olduğunun değerlendirildiği bildirilmiş ve bu kalkışmanın engellenmesi için süratle gerekenleri yapacağı iletilmiştir.”

Müyesser Yıldız bu durumla ilgili şöyle diyor: “Saate dikkat; Akın Öztürk daha lojmanda… Henüz Abidin Ünal’la görüşmemiş, Akıncı’ya da gitmemiş… Keza dönemin Başbakanı Binali Yıldırım’ın bir televizyona bağlanarak açıklama yapmasının ve Hulusi Akar’ın Genelkurmay’da derdest edilmesinin üzerinden sadece 15 dakika geçmiş… Ancak S.Ü. (Sadık Üstün) iktidar yetkililerinden de savcılardan da medyadan da saatlerce önce ‘Darbenin muhtemel askeri liderinin Org. Akın Öztürk olduğunu’ değerlendirip, bunu Elazığ’a bildiriyor.”

HAKAN FİDAN’IN TRANSFER ETTİĞİ İKİ ASKER

15 Temmuz’un gizemli ismi Sadık Üstün, Özel Kuvvetler Komutanlığı Kurmay Başkanlığı yaptıktan sonra Harp Okulu Alay Komutanlığı’na getirilen bir asker. Genelkurmay Başkanlığı’na gidebilecek pozisyona geldikten sonra sürpriz biçimde generalliğe terfi ettirilmeyince, 2005 yılında emekli oldu.
Emekli olur olmaz ünlü işadamı İbrahim Cevahir’le ‘Cevahir Özel Güvenlik ve Koruma Hizmetleri’ şirketini kurdu ve Yönetim Kurulu Başkanlığı’nı üstlendi. Şirket, özel güvenlik alanında atış poligonu kurmaktan, alarm merkezi işletmeye kadar pek çok önemli ayrıcalıkla donatılmış bir şirketti.
Eski bir TSK personeli olan Hakan Fidan, MİT Müsteşarı olmasının ardından TSK’dan tanıdığı Sadık Üstün’ü MİT kadrosuna kattı.

Hakan Fidan’ın TSK kökenli olarak MİT’e getirip çok kritik pozisyon verdiği öne çıkan iki isim var. Bunlardan biri Kemal Eskintan diğeri ise Sadık Üstün.

İki isim de Özel Kuvvetler Komutanlığı kökenli.

PARALEL MİT

Üstün ve Eskintan, MİT’te önce dikkat çekmeyen farklı birimlerde görevlendirilip MİT’i tanımaları sağlandıktan sonra doğrudan Hakan Fidan’a bağlı çalışan pozisyonlara getirildiler. Bu yapı kurum içinde “Paralel MİT” olarak adlandırılıyor.

Çünkü; Üstün ve Eskintan, istihbarat teşkilatının tüm imkanlarından faydalanırken; bazı çalışmalarını, faaliyetlerini, elde ettikleri bilgileri ve raporları kurum kayıtlarına geçirmeden doğrudan Hakan Fidan’a arz ettikleri bir sistemde faaliyetler göstermişler. Yani “log kayıtlarına geçmeyecek şekilde” çalışmalarda bulunmuşlar. İşte Hakan Fidan’ın 15 Temmuz Faaliyet Merkezi tam olarak burası.

Haberi hazırlarken konuştuğum bir kaynak ikili için, “Kurumun gündemleri dışında kendi gündemleri vardı orada” diyor.

SADIK ÜSTÜN’ÜN İSTİHBARATIN KALBİNE YERLEŞTİRİLMESİ

Sadık Üstün, MİT’e geldiği ilk dönemde eğitim birimi ardından NATO temsilciliği gibi farklı pozisyonlara yerleştirildikten sonra 15 Temmuz hazırlıklarının başladığı dönemde; MİKİK olarak bilinen Milli İstihbarat Koordinasyon Kurulu’nda önemli bir pozisyona getirildi.

MİKİK, Hakan Fidan döneminde hükümetin desteğiyle yasal yetkilerle donatılan ve Jandarma, Emniyet ve Askeri istihbaratın tüm bilgilerini akıtmak zorunda oldukları bir kurul haline getirildi. Hatta o dönem MİT’e bu yetkilerin verilmesi “MİT Esad’ın El Muhaberatı gibi oluyor” tartışmasını doğurdu.
Kemal Eskintan’ın ismi 15 Temmuz sürecinde insan kaçırma gibi illegal işlerle anıldı.

Sadık Üstün’e verilen görev ise 15 Temmuz öncesi Türk Silahlı Kuvvetleri üzerinde çalışmak.

15 TEMMUZ’A GİDEN SÜREÇTE SADIK ÜSTÜN’ÜN TSK İÇİ FAALİYETLERİ

Sadık Üstün, 15 Temmuz’da öne çıkan “iki Orgeneral”le oldukça samimi bir eski asker. Dönemin Genelkurmay Başkanı Org. Hulusi Akar ve dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı Org. Abidin Ünal.
Eski bir asker olan Yeniçağ Gazetesi yazarı Yavuz Selim Demirağ 2015 yılında yayınladığı “İmamların Öcü” adlı kitabında Sadık Üstün’ü şöyle anlatıyor:

“Harp Okulu’nda Öğrenci Alay Komutanlığı son derece stratejik bir görevdir. 1981 mezunu olan Sadık Üstün Albay beklendiği gibi generalliğe terfi edemedi. Bu durumun sorumlusu olarak Yaşar Büyükanıt, Ergin Saygun ve İlker Başbuğ’u gördüğü bilinen Sadık Albay, emekli olmasına rağmen Hulusi Akar ile irtibatını hiç koparmadı. Akar’ın Hasdal Askeri Cezaevi’nin de sorumluluk alanında bulunduğu 3. Kolordu Komutanlığı sırasında emekli Albay Sadık, Kolordu karargâhında saatlerce Akar ile bir araya geliyordu. Kapalı kapılar ardında nelerin konuşulduğu elbette bilinmiyor ama bir korgeneralin makamında emekli bir albayla saatlerce sık sık görüşmesinin teamüllere uygun olduğunu söylemek mümkün değil.”

Hulusi Akar’la samimiyeti “teamül dışı” olarak tanımlanan Sadık Üstün’ün, Org. Abidin Ünal’la samimiyetini ise Akın Öztürk “sırdaş” olarak niteliyor.

SADIK ÜSTÜN’ÜN GÖREV TANIMI

Kaynak, Sadık Üstün’ün görev tanımını ise şöyle özetliyor; “TSK içerisinde tanıdığı kişilere yönlendirme yapmak, TSK içinde görevlendirmeler yapmak ve listeler oluşturmak;”

Normalde MİT’in yasal olarak TSK içerisinde istihbarat toplamak gibi bir görevi bulunmuyor. Ancak Üstün’ün “Paralel MİT’te” görevlendirilmesinin ardından bu faaliyet başlıyor. Üstün, önce Org. Akar ve Org. Ünal’la görüşmelerini sıklaştırıyor. Ardından TSK içerisinde tanığı ve güvendiği isimler üzerinden listeler oluşturulmaya başlanıyor. Bu süreçte pek çok isme ileriki dönemde MİT’te görev alma da vadediliyor.

17/25 Aralık Yolsuzluk Operasyonu yapıldıktan sonra Sadık Üstün’ün görevi daha da netleşiyor ve tek görevi TSK içerisinde Cemaatle ilgili çalışmak olarak belirleniyor.

Üstün’ün 15 Temmuz’la ilgili çalıştığı diğer bir grup ise ASDER. Emekli Tuğgeneral Adnan Tandıverdi’nin kurduğu ASDER, TSK’dan ihraç subay ve astsubaylardan müteşekkil bir yapılanma. 15 Temmuz’da “sahada aktif olarak görev aldıklarını” doğrulayan bu yapılanma aynı zamanda örtülü ödenek üzeriden Suriye iç savaşında da rol almalarıyla gündeme gelmişti. Tandıverdi’nin kurduğu SADAT isimli teşkilat da 15 Temmuz’da sahadaydı ve ölümle sonuçlanan bazı vakaların sorumlusu olmakla suçlanıyorlar. SADAT paramiliter sivil bir güç olarak görülüyor.

Tanrıverdi, 15 Temmuz’dan sonra Cumhurbaşkanı Başdanışmanlığı’na atandı ve TSK’nın personel alımı dahil pek çok yetkiyle donatıldı.

15 TEMMUZ’DAN 1 YIL ÖNCE LİSTE ÇALIŞMALARI BİTİRİLDİ

Farklı kaynaklardan doğrulattığım bilgilere göre, Sadık Üstün’ın TSK içerisindeki faaliyetlerinin “listeleme” kısmı 15 Temmuz’dan yaklaşık bir buçuk yıl önce 2015 başında tamamlandı.

Bu zaman dilimi, “Cemaatçi askerler darbe yapacak” söyleminin AKP Medyası tarafından piyasaya sürüldüğü döneme denk geliyor.

Listelerin tamamlanmasından sonra 15 Temmuz’la ilgili çalışmalara geçiliyor.

Kaynağa göre; hazırlanan listeler MİT’in veri tabanındaki bilgilerle doğrulanan listeler değildi. Sadık Üstün’ün TSK’da çalıştığı kişilerden topladığı istihbarat yeterli görüldü ve Akın Öztürk’ün ismi de böylece belirlendi.

Kaynak, “Sadık Üstün, Akın Öztürk değil de başka birinin ismini söyleseydi o 1 Numara olacaktı. 15 Temmuz’la ilgili ‘istihbarat zaafı var’ tartışması yersiz. Sadık Üstün’ün çalışmaları ve 15 Temmuz gecesi aldığı aktif rol, kurumun zaafı değil (MİT) bu işin içinde, organizatör ve etkinliğinin göstergesi” diyor.

ZAMANLAMA HATASI

Kaynağa göre Sadık Üstün’ün 15 Temmuz hazırlık sürecindeki çalışmaları kendi açısından oldukça başarılı. Büyük açığı ise 15 Temmuz gecesi yaptığı zamanlama hatası.

Akın Öztürk’ü “sırdaşı” Org. Abidin Ünal’a aratıp, Akıncı Üssü’ne göndermeden, yani Org. Akın Öztürk’ü işin içine çekmeden, telefonda “1 Numara Akın Öztürk” demesi, Sadık Üstün’ün yaptığı büyük bir zamanlama hatası olarak kayda geçiyor.

Akın Öztürk, yaptığı savunmada Org. Akar ve Org. Ünal tarafından işin içine çekilmesinde bu duruma dikkat çekiyor:

“Mehmet Şanver arayıp, Abidin Ünal’ı verdi. Ünal, ‘Ağabey, senin emrin hilafına darbe mi yapılıyor? Akıncı’ya git, orayı kontrol altına al. Senin sözünü dinleyecek çocuklar var’ dedi. Ancak üs komutanıyla görüştüğünü, onun, ‘Sizin de benim de hayati tehlikem var’ dediğini söylemedi. Bunu söylese, bir düşünür, önce korumamı gönderirdim. Üssü aradım, telefonu Kubilay Selçuk çıktı, ne olduğunu sordum. ‘Operasyon var. Genelkurmay Başkanı, sizi ve diğer komutanları sordu, bekliyor’ dedi, gittim.”

Org. Akın Öztürk Üsse Org. Abidin Ünal’ın isteğiyle gittikten sonra, üs içindeki yönlendirmelerde ise Org. Hulusi Akar’ın talimatlarıyla karşılaşıyor:

“Genelkurmay Başkanı tarafından kaç defa konuşmak için gönderildim. 143. filoya gittim, hiçbir sivil görmedim. Ömer Faruk Harmancık’a Akar’ın sözlerini ilettim. Müsbet, menfi bir tepki almadım. İkinci veya üçüncü gidişimde birisinin, ‘Arkamızda durulsa, bu iş böyle olmazdı’ dediğini duydum. Ortam loştu, arkamı döndüğüme Harmancık’ı gördüm. Onun söylediğini değerlendirdim. Kaç kere gidip geldim, sonuç alamadım. Şimdi düşünüyorum, emir komuta hala Hulusi Akar’daydı. Derdest edilmiş değildi. Hulusi Akar, ‘Yahu bir de ben gidip, konuşayım’ demedi.”

15 TEMMUZ GECESİ SADIK ÜSTÜN’ÜN TELEFON TRAFİĞİ

Sadık Üstün’ün 15 Temmuz gecesi tek faaliyeti TSK içerisindeki tanıdığı kişileri arayıp, “Darbenin 1. Numarası Akın Öztürk” demek olmamış. 15 Temmuz’dan bir gün önce Hakan Fidan’la baş başa 40 dakika görüşen Özel Kuvvetler Komutanı Tümgeneral Zekai Aksakallı ile de onlarca kez telefon konuşması var.

15 Temmuz gecesinin medya faaliyetlerinde de Sadık Üstün’ün telefon trafiği oldukça yoğun. İrtibatta olduğu generalleri tek tek arayıp, telefon numaraları vererek televizyonları aramasını sağlayan kişi.

Eski bir asker olan Türkiye Gazetesi Ankara Temsilcisi Nuri Elibol 20 Mart 2017 tarihli “O albay milli bir adamdır” başlıklı yazısında Sadık Üstün’ün 15 Temmuz gecesi medya faaliyetlerini şöyle özetliyor:

“Görevdeki Ordu Komutanlarını, Kolordu Komutanlarını ve Özel Kuvvetler Komutanını bizim ve diğer kanalların yayınlarına o bağlattı. Bizzat beni arayarak bütün televizyonların telefonlarını talep etti. Bize komutanların cep telefonlarını yazdırdı. Birçok üst düzey komutanın erken saatte yayına bağlanmasını temin etti.”

MEHMET DİŞLİ İLE İRTİBATLARI

Sadık Üstün’ün 15 Temmuz’la ilgili dikkat çeken bir diğer ilişkisi de darbenin liderlerinden olan Tümgeneral Mehmet Dişli ile trafiği. HTS kayıtlarına göre; 15 Temmuz sabahı 10.13 ve 10.18’de görüşmüşler. Ardından 16 Temmuz saat 04.28’de çalıştığı kurumdan veya buraya yakın bir yerden Dişli’ye mesaj gönderdiği, 09.44’te de aradığı görülüyor.

Dişli ile 15 Temmuz’da ve 16 Temmuz’da sıkı irtibatta olan Sadık Üstün, diğer taraftan, Mehmet Dişli’yi ‘darbeci’ olarak lanse ediyor.

Üstün, 16 Temmuz sabahı Tümgeneral Dişli ile görüşüp mesajlaştıktan yaklaşık iki saat sonra Türkiye Gazetesi’nden Nuri Elibol’u arıyor. Elibol’un köşesinden okuyalım:

“Darbenin ertesi sabahı tahminen saat 11.30’da Çankaya Köşkü’ne gittim. Başbakan’ın Basın Müşavirini ve Özel Kalem Müdürünü gördüm. Özel Kalem Müdürü’nün odasında bir Tümgeneral oturuyordu. Yanında da Şaban Dişli ve birkaç kişi daha vardı. Genelkurmay Başkanının içeride olduğunu, Başbakan’ın da gelmek üzere olduğunu söylediler. O esnada S.Ü. (Sadık Üstün) telefonla beni aradı. ‘Televizyonda gördüm. Tümgeneral Mehmet Dişli, Genelkurmay Başkanının yanında Başbakanlığa geldi. Darbenin başı olan o herifin orada ne işi var? Birilerine söyle, ulaş lütfen’ dedi telefonda. Şaşırdım. Bu görüşmeyi yakınımdaki görevlilere aktardım. Hemen Genelkurmay Başkanı’na aktaracaklarını söylediler. Ayrıca Genelkurmay Başkanı ile birlikte geldiği için hiç kimsenin şüphelenmediğini belirttiler.”

AVUSTRALYA TATİLİ

15 Temmuz gecesi “darbenin 1 numarası Akın Öztürk” ve “Darbenin arkasında Cemaat var” diyen ilk ismin Sadık Üstün olması tesadüf değil.

4 yıl süren listeleme dönemi ve 1 yıl süren bir hazırlığın ardından 15 Temmuz gecesi söylenecekler ve yapılacakların Sadık Üstün açısından net olduğu görülüyor. Yaptığı zamanlama hatasıyla verdiği açığın ilk olarak ODA TV’de ifşa edilmesi ise ayrıca yorumlanması gereken ve başka hesapları içerebilecek bir durum.

İsmi 15 Temmuz yargılamalarındaki resmi belgelerine geçmesine ve “Akın Öztürk” ile “Cemaat” diyen ilk isim olmasına rağmen, yargının da Meclis Araştırma Komisyonu’nun da Sadık Üstün’ün ifadesini almadığını not edelim.

Bunun yerine Sadık Üstün’ün çıkardığı iş sonucu Hakan Fidan tarafından gözlerden uzak ve konforlu bir dinlenmeye alındığı görülüyor. Üstün, 15 Temmuz’un ardından Avustralya’nın başkenti Canberra’daki Türkiye Büyükelçiliği’nde yüksek maaşlı ve rahat bir göreve tayin edildi.

BOLD ÖZEL

“O peçeteye isimlerimizi değil umutlarımızı yazdık”

Bir kağıt mendile isimlerini ve yaşadıkları sıkıntıları yazan, Şanlıurfa 2 Nolu Cezaevinde kalan 12 kadının hikayesini aynı cezaevinde kalan ve bir süre önce tahliye olan öğretmen Bold Medya’ya anlattı.

SEVİNÇ ÖZARSLAN | BOLD ÖZEL

Şanlıurfa 2 Nolu Kapalı Cezaevinde kalan bir ev hanımı, bir diş hekimi ve 10 öğretmen, sosyal medyada oluşan tepkiler nedeniyle 28 Eylül 2019’da tahliye edilen Ahmet bebeğinin annesinin avucuna bir kağıt peçete sıkıştırdı. 12 kadın, bir cümleyle sıkıntısını peçeteye yazdı.

Kimi kalp krizi geçirmiş, kimi bipolar bozukluğu yaşıyor, kimi ölüm tehlikesi atlatmış kimi de vertigo hastalığıyla mücadele ediyordu. Hepsinin çocukları vardı. Aileleri uzak şehirlerde olanlar aylardır çocuklarını görememişti. Bazıları bakacak kimsesi olmadığı için çocuğunu yanına almak zorunda kalmıştı. Tahliye olan arkadaşlarına “İmkanın olursa duyur sesimizi” diyebilmişlerdi.

Bold Medya’nın 1,5 yıl önce gündeme getirdiği o peçetede adı yazılan kadınlardan biri (güvenlik gerekçesiyle adının açıklanmasını istemedi) kısa bir süre önce tahliye oldu.

İşte o kadın, Bold Medya’ya ulaşıp hem seslerini duyuran herkese teşekkür etti hem de peçeteyi hangi şartlar altında yazdıklarını anlattı.

Suda eriyip gidebilecek bir kağıt parçasına isimlerini değil aslında umutlarını yazdıkları söyleyen öğretmen, peçete sosyal medyada gündem olduktan sonra cezaevi yönetiminin kendileriyle ilgilendiğini, müfettiş bile geldiğini söyledi.

TWEET OLUP UÇAN O PEÇETENİN HİKAYESİ

İşte o öğretmenin kaleminden, cezaevinden sesini duyurmaya çalışan 12 kadının hikayesi…

“Bir şehri ikiye bir nehir, bir uykuyu ikiye bir sevda böler.” Bu sözü ilk duyduğumda çok beğenmiştim. Yıllar sonra bir gün öğrencilerime sordum. Sizce, “Bir uykuyu ikiye bir sevda böler ne demek?” diye. Anlattılar birer birer uykuları bölen sevdaları: “Aşıksa, çok aşıksa sevdiğini düşünmekten gözüne uyku girmez, bölünür durur uykular” dedi biri. Diğeri; “Anne mışıl mışıl uykusundan yavrusunun ağlayan sesiyle fırlar yatağından, bu bir sevdadır” dedi. Ne de güzel söyledi.

Bir derdin ağırlığı altında inleyip eziliyorsa biri, paylaşıp azaltmak için yükünü tereddütsüz arayacağı dostları vardır. Oflamadan zevkle kaygıyla böler uykularını, adı bence sevdadır. Evet doğru, başka? “Tatlı uykuların koynundayken alem gecenin karanlığına tezat seccadesinin başında Rabbine yolladığı dualarla aydınlatır ruhunu, Allah’a sevdasıdır bölen uykusunu” “Hasretse sevdiklerine uyku tutmaz ki zaten” Hepsi de ne güzel cevaplardı öyle.

Bunu neden anlattım biliyor musunuz? Bütün sevdaların aynı anda yaşandığı başka bir yer var mıdır bilmiyorum. “Kadınlar Koğuşu.” Çaresizliğin dibini sıyırırken sevdaların her çeşidine ev sahipliği yapan dört duvar arası. Ve işte burada bazen öyle acılar hasretler yaşanır ki diğerleri kendisininkini rafa kaldırır bir süreliğine.

“30 GÜNLÜK AHMET BEBEĞİN KOĞUŞA GELDİĞİ GÜNÜ UNUTAMAM”

O anlardan biriydi 30 günlük Ahmet bebeğin koğuşa gelişi. Henüz kırkı bile çıkmamış bebek… O atmosferi hiçbir zaman unutamam. Bütün koğuş hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Gözyaşları içerisinde Allah’ım daha minicik bunu nasıl yaparlar diye inliyorlardı. Koğuşumuzun 31. kişisiydi bebek.

Bebeğin annesi de çok saf ve temiz bir insandı. Ve o kadar çaresizdi ki… Bebek sürekli ağlıyor. Her yer tıklım tıklım. Yerde yatıyorlar. Annenin kimseye derdini anlatacak, hakkını arayacak vakti yoktu. Ahmet ile ilgilenmek zorundaydı. Kendisinin izniyle durumlarını hemen Ömer beye yazdık. Bir çare bulurlar diye düşündük. Ömer bey bize cevap verdi, ilgileniyoruz diye… Şu an bunları anlatırken bile gözlerim doluyor. O bebekle orada olmak bizim için de çok farklıydı.

Günlerce bu hüzün devam etti, ama hep hem annenin hem bebeğin etrafında pervane olduk. Hatta (her yörenin adeti farklı olabilir) bebeğin kırkını çıkartmıştık, tebessüm ettiren bir anıdır: Bebeğin karakter olarak kime benzemesi isteniyorsa o kişiye kırk kaşık su saydırılır ve o suyla bebek duş aldırılır. Erkek çocuk olduğu için elbette bir erkeğe saydırılması gerekirdi ama biz de içimizdeki en yiğit, en mübarek, bekar genç kızımıza saydırmıştık suyu.

Günler geçtikçe anne ve bebeğin durumu sosyal medyada gündem olduğunu duyduğumuzda, çıkacaklarına inanmıştık. Ve nitekim öyle oldu. Öyle mutlu olmuştuk ki, anlatılamaz. Herkes Ahmet bebekten bir hatıra aldı kendine çorap, emzik, mendil…

“KOĞUŞ REVİR GİBİYDİ, ÇOK ZOR DURUMDA OLANLAR VARDI”

Ve siyah çöp poşetine doldurulurken eşyalar, bir kağıt dahi bulamayacak kadar acelemiz vardı. Bir peçeteye isimlerimizi yazarak eline tutuşturduk annenin. “İmkanın olursa duyur sesimizi” diye. Zira koğuş bir revir gibiydi adeta, çok zor durumda olanlar vardı. Her türlü umut kırıntısına küçücük bir ışığa dahi ihtiyacı vardı insanların.

Kalp krizi geçiren Özlem hanım ağır panik atak hastasıydı. Bir tencere kapağı düşünce bile kendine gelemiyordu. Hepimiz başına toplanıp rahatlatmaya çalışıyorduk. Vertigo hastası Fatma hanımın durumu çok vahimdi. Sayım yapılırken dahi elimizde kalıyordu. Bir keresinde merdiven başında tuttuk. Neredeyse yukarıdan aşağıya yuvarlanacaktı. Üç çocuk sahibi Nilgün hanım, dayanamayıp kapıları yumrukluyordu. Pembe hanım bipolar bozukluk hastasıydı. Ağır ilaçlar kullanıyordu. Eşi de tutukluydu ve iki çocukları vardı. Asiye hanımın, Leyla hanımın, Handan hanımın ikişer, üçer çocukları vardı. Kiminin ailesi uzak şehirdeydi, çocuklarını göremiyorlardı… İsimlerin hepsini yetiştiremedik. Tahliye olan arkadaş bir taraftan eşyalarını hazırlıyordu. Biz de bir taraftan peçeteye yazıyoruz ama ismi unutulanlar vardı. Çok kalabalıktık.

“9 AYLIKKEN HAPSE GİREN MİNİK ZEYNEP 3 YAŞINI GEÇMİŞTİ”

Bir de 9 aylıkken içeri giren minik Zeynep’imiz vardı. 3 yaşını geçmişti içerde. Bir gece annesini sayıklarken duymuştum. Gerçi hemen her gece sayıklardı. “Yağmuuur ne güzel yağıyorsun sen yağmur” diyordu. Bir kadın yağmurla niye konuşurdu ki… Ertesi gün sordum, verdiği cevap: “Kızımı oynatacak bir şey bulamıyorum, bazen onunla yağmuru konuşturuyorum ya da bulutları, kuşları, rüzgarı…” Anlamıştım. Sonrasında defalarca şahit oldum kucağına alıp kızını “Bak Zeynep yıldızlar ne diyor” diye konuştuklarını, minik Zeynep’in bulutlarla selam yolladığını kardeşlerine. Yazarken bile tüylerim ürperiyor.

Zeynep de sayıklardı. “Anne çekpas, anne çekpas diyordu bir gece. Muhtemelen rüyasında ranzanın altına kaçan topunu çekpasla çıkarması gerekiyordu. Çünkü bütün oyunları böyleydi. Şimdi rüyalarımda en çok Zeynep’i görüyorum, sıkı sıkı sarılıyor bana. Mahzun bakıyor gözleri ne zaman der gibi. Ben onu orada bırakıp ayrılırken kuşlara sesleniyordu o, “Kuşlar haydi gelin mama saatiii…”

Bir peçeteye isimlerimizi değil aslında umutlarımızı yazdık. Dualarla, ızdıraplarla, hasretlerle, acılarla örülü hikayeler yazdık. Günler sonra bizim minik peçetemizin kuş olup Twitter’a konduğunu duyunca em çok şaşırdık hem de çok sevindik. Öyle ki, bu mevzu duyuldukça bize olumlu yansımalarını da görmeye başladık. Cezaevi müdürü ziyaretimize gelerek ihtiyaçlarımızı soruyordu. Müfettiş bile geldi. Şartlarımız daha iyi hale getirildi. Bebeği olmayan ve tedavi gören bir kadın vardı. Ona bile “bebek tedavisine burada devam edebilirsiniz” dediler. Cezaevi şartlarında böyle bir tedavi nasıl yapayım diye istemedi.

“KENDİMİ BANYOYA KAPATIP HIÇKIRARAK AĞLADIĞIM ZAMANLARI BİLİYORUM”

Beş yıldır içeride, dışarıda çok büyük sıkıtınlar çektik. Ben kayınvalidemlerle yaşamak zorunda kaldım. Maddi anlamda çalışamıyorsun. İçeride ayrı bir garabet, ayrı bir sıkıntı. Ağlayacak yer bulamıyorsun. Kendimi banyoya kapatıp hıçkıra hıçkıra ağladığımı biliyorum. 28 kişinin yemeği, bulaşığı, sıraya koymuşlar, çok ağırdı.

Cezaevinden çıktıktan sonra bir kişi bile içeride ne yaşadın, ne oldu, ne bitti diye sormadı. Çıplak arama Türkiye’de gündem olunca ben de başımdan geçeni gazetecilere yazdım. İnanın kendimi o kadar rahatlamış hissettim ki… Eşinle telefonla konuşuyorsun bir şey anlatamıyorsun, ailene anlatamıyorsun, kimseye derdini anlatamıyorsun… O kadar kasılmışız ki. O küçücük mesaj beni rahatlattı.

“TELEFONDA KONUŞURKEN BEN AĞLARDIM, GARDİYANLAR AĞLARDI”

Annem benim cezaevinde olduğumu bilmiyordu. Telefonda konuşurken ben ağlardım, gardiyanlar ağlardı. “Anne iyiyim” derdim. “Çocuklar ne yapıyor kızım” derdi. “Yanımda oynuyorlar” derdim. Vertigo hastasıydı. “Anne sakın sen beni arama, az arayacağım ama ben sesi arayacağım” diyordum. “Başkasının numarasından arıyorum derdim, 10 dakika sonra kapatmam lazım” derdim.

Bir hafta annemle, bir hafta çocuklarıma, bir hafta eşimle konuşuyordum. Birine sıra gelene kadar bir ay geçiyordu. Her telefon konuşması ağlamakla geçiyordu. Hala rüyalarımda beni götürüyorlar zannediyorum. Hala koğuştaki arkadaşlarla o atmosferin içerisindeyim.

Yaşadıklarımızın, hissettiklerimizin duyulmasını çok isterim. Çocuklarıma yazdığım ama gönderemediğim mektuplar var. Onların herkes tarafından okunmasına çok isterim. Bu aslında bütün kadınlar için geçerli. Anlatsalar belki rahatlayacaklar ama bazıları da anlatarak acımı tazelemek istemiyorum diyor.

Ne diyebilirim hiçbir şey olmasa dahi, hiçbir neticesi, yüzlerce insanın duasını almak bile bizim için o kadar özel, o kadar unutulmaz ki, minnet duyduğumuzu, dualarımıza her gün bütün güzel yürekleri ortak ettiğimizi demesem bunları bilmeseniz olmayacaktı. Teşekkür ederiz.

Türkiye’deki adaletin durumunu özetleyen belge: Çığlıklarını peçeteyle duyurdular

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Brezilyalıların gözünden Çin aşısı: Umut mu rant mı?

Fatih Akalan, Türkiye’de Çin aşısına karşı insanların güvenini kazanmaya yönelik kampanyalar yürütülürken, etki alanı yüzde 50 açıklanmasına rağmen aşıya kullanım onayı veren Brezilya’daki son durumu ülkede yaşayanlarla Türklerle konuştu.

BOLD  – Türkiye’de de kullanım onayı alan Çinli aşı firması Sinovac’ın adı Brezilya’da skandallarla anılıyor. Firma CoronaVac aşısına kullanım onayı alabilmek için rüşvet vermekle suçlanıyor. Son yapılan deneylere göre de aşının etki alanı sadece yüzde 50,38 olarak açıklandı.

Gazeteci Fatih Akalan, Endonezya, Türkiye ve Brezilya’da kullanılmaya başlanan, tartışmaların odağındaki Çinli Sinovac’ın ürettiği CoronaVac’ı Brezilya’da yaşayan Türklere sordu.

7 yıldır Latin Amerika ülkesinde bulunan Fatih Sarıbaş buradaki son durumu ve Brezilyalıların aşıya olan ilgisini anlattı.

Yaklaşık 200 milyon nüfusa sahip Brezilya’da koronavirüs vakalarının dünyanın geri kalanından bir tık ileride olduğunu söyleyen Sarıbaş, aşının artık evde kalmak istemeyen Brezilyalıların son umut olarak görüldüğünü anlattı.

Aşı olayının Brezilya’da politikleştiğini vurgulayan Sarıbaş, muhalefet ile iktidar arasındaki, adı rüşvet skandallarına da karışan Sinovac polemiklerine de değindi.

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

1.5 ve 4 yaşındaki iki kardeş anneleriyle birlikte karantina hücresinde!

Sütten kesilmemiş Mehmet Ekrem ve ablası Zülal, dün geceyi anneleriyle birlikte cezaevinin karantina hücresinde geçirdi. Babaları da cezaevinde olan çocukların annelerinin tutuklanmasına siyasilerden tepki geldi.

SEVİNÇ ÖZARSLAN | BOLD ÖZEL

Dün tutuklanıp Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevine konulan matematik öğretmeni İlayda Tekgöz, 1,5 yaşındaki oğlu Mehmet Ekrem ve 4 yaşındaki kızı Zülal ile karantina hücresinde kalıyor. Koronavirüs salgını nedeniyle karantinaya alınan anne ve çocuklar, 14 gün tek başlarına bir hücrede yaşamak zorunda. Aile yakınlarının verdiği bilgiye göre mahkeme bitene kadar Çağlayan Adliyesi’nin koridorunda annesini bekleyen Zülal ve Mehmet Ekrem, tutuklama kararından sonra anneleriyle birlikte cezaevine gitti.

SİYASİLERDEN TEPKİ

İlayda Tekgöz’ün biri kucağında diğeri elinde iki çocuğu ve polisler eşliğinde adliye koridorunda çekilen fotoğrafına farkı partilerden siyasetçiler tepki gösterdi. HDP Milletvekili ve insan hakları savunucusu Ömer Faruk Gergerlioğlu, “2 çocuk daha annesiz kaldı bugün! Nedir bu hal? 1.5 yıl önce doğumhane kapısında gözaltına alınan İlayda Tekgöz bugün tutuklanıp Bakırköy Kadın Cezaevine gönderildi. 1,5 yaş bebek, 4 yaş çocuk annesi böyle tutuklandı. Eşi Hasan Tekgöz de 11 aydır Silivri’de” dedi.

İnsan hakları aktivisti ve CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, “Bugün bebekli bir anne daha tutuklandı. Eşi de tutuklu olduğu için çocukları ya cezaevinde ya da anne-baba olmadan büyüyecek. Anne-baba tutukluluğu geride kalan çocuklar için yaşatılacak zulümden başka bir şey değildir” ifadelerini kullandı.

Eski milletvekili Mehmet Ali Aslan ise “Bir elinde bebek bir elinde çocuk. Tutuklandı! Eşi de Silivri’de tutuklu olan iki çocuk annesi İlayda Tekgöz az önce tutuklandı. 1.5 yaşındaki Muhammed Ekrem ilkin doğumhane kapısında polisle tanışmıştı. Ablası Zülal ise 4 yaşında.” diye yazdı.

DOĞUMDAN 2 SAAT SONRA GÖZALTINA ALINMIŞTI

Bir buçuk yıl önce doğumhane kapısında gözaltına alınan İlayda Tekgöz dün Çağlayan 28. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen ilk duruşmada tutuklandı. 19 Temmuz 2019’da Gaziosmanpaşa Şafak Hastanesi’nde doğum yaptıktan iki saat sonra Cemaat soruşturmaları kapsamında gözaltına alınan İlayda Tekgöz o gün adli kontrolle serbest bırakılmıştı.

EŞİ DE 11 AYDIR TUTUKLU

Kapatılan dershanelerde matematik öğretmeni olarak görev yapan 32 yaşındaki İlayda Tekgöz’ün eşi Hasan Tekgöz de 11 aydır Silivri Cezaevinde tutuklu bulunuyor. 6 yıl 10 ay hapis cezasına çarptırılan makine mühendisi Hasan Tekgöz Şubat 2020’de tutuklanmıştı.

Serbest bırakıldığı günden beri İstanbul’da yaşayan ve eşini ziyaret eden İlayda Tekgöz’ün ‘kaçma şüphesi var’ denilerek tutuklandığı öğrenildi. Mesajlaşma programı Bylock, Bank Asya hesabı, mahkemeye geldiği halde dinlenmeyen bir tanığa dayanılarak hakkında dava açılan İlayda Tekgöz’ün oğlu Ekrem bebek anne sütüyle besleniyor.

Mehmet Ekrem ve Zülal, dün mahkeme devam ederken annelerini koridorda böyle bekledi.

Ekrem bebeğin annesi tutuklandı

 

Ekrem bebeğin annesi tutuklandı

Okumaya devam et

Popular