Bizimle iletişime geçiniz

BOLD ÖZEL

Zabit Kişi işkencede geçen 108 günü anlattı: İntihar edenleri artık yadırgamıyorum

Kaçırıldıktan sonra 108 gün haber alınamayan Zabit Kişi’ye 13 yıl ceza verildi. Kişi’nin 108 günlük işkenceyi yazdığı satırlar ilk kez ortaya çıktı.

CEVHERİ GÜVEN

BOLD/ÖZEL – Zabit Kişi, 15 Temmuz sonrası Milli İstihbarat Teşkilatı’na yurt dışında teslim edilen isimlerden biri. Ardından 108 gün süren ağır bir işkence süreci yaşadı.

“Ölmek için can atıyordum. Canına kıyan insanları artık yadırgamıyordum,
3 metrekarelik güneş ışığının girmediği mezar gibi yerde,
108 gün sistematik bir şekilde fiziki ve psikolojik işkence gördüm.”

Zabit Kişi, Hizmet Hareketi’ne yönelik soruşturmalar kapsamında 30 Ekim 2017’de Kazakistan’dan alınarak Türkiye’ye getirildi ve 108 gün kayıt dışı gözaltında tutuldu. Bu süreçte ailesine ve avukatlarına hiçbir bilgi verilmedi. Tüm başvurulara rağmen devlet, Zabit Kişi’nin elinde bulunduğunu kabul etmedi.

Ailesinin Kazakistan nezdinde yaptığı girişimle; Kazakistan İstihbarat Başkanlığı, Zabit Kişi’nin MİT personeline teslim edildiğini ve 30 Eylül 2017 ‘de, THY’nin TT-4010 sefer sayılı 23:32 Almatı-Ankara uçağı ile Türkiye’ye gönderildiği bilgisini içeren resmi bir belge verdi.

Böylece Zabit Kişi’nin Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi makamlarının elinde bulunduğu kesinleşti.

Ailesi 108 gün boyunca Zabit Kişi’ye ulaşmaya çalıştı. 108 günün ardından Zabit Kişi, Ankara Adliyesi’nde ortaya çıktı. 30 kilo kaybetmiş ve  vücudunda işkence izleriyle.

Zabit Kişi, yaşadığı 108 günün ardından hakim karşısına çıktığında öldürülmekten korktuğunu söyledi ve tutuklanma talep etti. Hapishane bile daha tercih edilebilir durumdaydı.

Zabit Kişi eşi ve çocuklarıyla.

13 YIL 6 AY CEZA VERİLDİ İŞKENCENİN İSE ÜZERİ KAPATILDI

Zabit Kişi, tutuklandıktan sonra çok sayıda ilaç kullandı, yaralarının iyileşmesi, elleri ve ayaklarındaki his kaybının çözülmesi uzun zaman aldı. Toparlandıktan sonra yaşadığı tüm işkenceleri detaylı bir dilekçe haline getirerek suç duyurusunda bulundu.

İşkenceciler ve sunduğu deliller dikkate alınmadı. İşkence soruşturulmadı. Ancak Zabit Kişi geçen hafta, 21 Haziran Cuma günü çıkartıldığı mahkemede 13 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı.

Zabit Kişi, Kandıra Cezaevi’ne gönderilirken, yaşadığı işkenceleri anlattığı suç duyurusu ilk kez ortaya çıktı.

KONTEYNER İÇİNDE 108 GÜN

Zabit Kişi, Kazakistan’da MİT’e teslim edildiği andan itibaren işkence görmeye başladığını, uçağın içinde kasıklarına aldığı darbe nedeniyle günlerce cinsel organından kan aktığını belirtiyor.

Ankara’da indirildiği havalimanına araçla 6 dakika mesafede bir yerde 108 gün bir konteynerin içinde tutulduğunu anlatan Zabit Kişi, çırılçıplak soyulduğunu, vücuduna elektrik verildiğini, günlerce susuz bırakıldığını, cinsel istismara maruz kaldığını, kesintisiz biçimde dövüldüğünü, tuvaletini yaparken seyredildiğini, ölecek duruma geldiğinde vücuduna bilmediği ilaçlar enjekte edilerek tekrar işkenceye devam edildiğini ifade ediyor.

İşkenceyi tüm detaylarıyla anlatan Zabit Kişi, bu kişilerin uçakta kendilerini MİT olarak tanıttıklarını, 108 günlük işkencenin ardından bilmediği bir yerde Ankara Terörle Mücadele Ekiplerine teslim edildiğini dile getiriyor.

Teslimin ardından ise kendisi Ankara Terörle Mücadele Şubesine gelmiş gibi belge düzenlendiğini ve ardından tutuklandığını anlatıyor.

Zabit Kişi’nin anlatımları daha önce Siyah Transporter ile kaçırılarak aylarca işkence yapılanların anlatımlarıyla örtüşüyor. Susuz bırakmayla başlayarak elektrikle devam eden işkenceler, geçen hafta yayınladığımız Ayten Öztürk’e MİT Çiftliği’nde yapılan işkencelerin neredeyse aynısı. Zabit Kişi, kaçırılıp işkence yapılan diğer kişilerden farklı olarak bir konteynerda tutulmuş. İşkence görmediği zamanlar ise başka işkence görenlerin sesini duymuş.

Zabit Kişi, işkenceye alındığında 105 kilo olduğunu, çıktığında ise 75 kiloya düştüğünü söylüyor.

Zabit Kişi’nin suç duyurusu haline getirerek mahkemeye gönderdiği mektubun tam metni:

ZABİT KİŞİ’NİN İŞKENCE MEKTUBUNUN TAM METNİ: CANINA KIYANLARI ARTIK YADIRGAMIYORDUM

“İsmim Zabıt Kişi 15 Temmuz menfur darbe girişimiyle ilgili gelişen olaylar çerçevesinde birtakım ithamlar ile şahsım ilişkilendirilerek hakkımda çıkarılan yakalama kararı doğrultusunda Kazakistan Almati Havaalanında, Kazakistan yetkililerince gözaltına alındım. Kazakistan hukuk sistemine göre yapılan adli işlemler sonrasında şahsımın Kırgızistan’a iade kararı verildi.

30.09.2017 tarihinde Kazakistan Almati’den Kırgızistan’a dönüş sırasında tekrar gözaltına alındım. Eşyalarıma el konularak bir odaya kapatıldım. Saat 22.30 civarı pist tamamen boşalınca Türkiye’den gelen sivil görünümlü kişilere teslim edildim.

Gelen kişiler tarafından hiçbir bilgi verilmeden fiziksel olarak zorlanarak darp edilip, tarife dışı tanımlayamadığım kamuflaj desenli üzerinde herhangi bir işaret yazı olmayan uçağa bindirildim. Uçağa biner binmez üzerime atladılar. Şahsıma ve değerlerime küfrederek tekme tokat giriştiler. Ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Kasığıma ve kafama sürekli vuruyorlardı. Bir şey sormaya kalktığımda ‘birazdan anlarsın…’  diyerek sin kaflı küfürler ederek susmam sağlandı.

Gözlerim, burun deliklerimi de içine alacak halde bağlandı. Kafama çuval geçirildi, el ve ayaklarım plastik kelepçe ile canımı acıtacak şekilde sıkıca bağlandı. Kasıklarıma aldığım darbeler canımı çok acıtmıştı, kıvranıyordum. Başım çatlayacak gibiydi, kafamı dik tutmakta zorlanıyordum. Kasıklarıma aldığım darbeden dolayı kanlı iç çamaşırım daha sonra yok edildi. Üreme organımdan çamaşırıma günlerce kan geldi.

Uçağa bindirildiğimde tüm hayatımın karardığını hissettim. Ne olduğunu bilmiyordum, savunmasızdım ve hareketlerinden bana yapacakları her şeyi mübah gören cani iki kişi karşısındaydım. İşkence hız kesmeden devam ediyordu. Kımıldamama bile müsaade etmiyorlardı. Kafamda çuval olması ve gözbağının burun deliklerini içine alacak şekilde bağlı olması sebebiyle solunum sıkıntısı yaşadığımı, rahatsızlığım olduğunu defalarca söylememe rağmen dikkate almadılar. Kazağımın yaka kısmını ısrarla yırtmalarını söyledim ama nafile, hiç oralı olmadılar. Sistemli bir şekilde dövüldüğüm için bilincimi kaybettim.

Kendime geldiğimde “Bunlar aldığın son nefeslerin olacak …” diye küfürlerine devam ediyorlardı. Suratımı tokatlayarak uyandırmaya çalışırken balıkçı yaka kazağımın yaka kısmını yırtarak nefes almamı sağlamaya çalışıyordu. Nabzımı yokladı, “Problem yok” diye diğer şahsa seslendi. Öldüğümü sanmıştım, nefessiz kalmam, bayılmam, bu canilerin umurunda olan bir şey değildi. Kendilerinin MİT elemanı olduğunu söyleyen bu kişiler bana kafamda çuval olmasının benim hayrıma olduğunu, kendilerini görmem halinde ise ölmem için yeterli sebep sayılacağını söylediler.

İçimden buraya kadarmış dediğimi hatırlıyorum. Allahım neler oluyordu ben ne yapmıştım, bu yaşadıklarımın neler olduğunu anlamıyordum, kimdim ben ne yapmıştım, bu işkencenin sebebi neydi?

Kafamda bu sorulara cevap verememem bazen aldığım darbelerden daha acı veriyordu bana. Beynim çatlayacak gibiydi, bu adamlar benden ne istiyordu, bu amansız ve duraksız işkencenin sebebi neydi? Ben acıdan kıvranırken onlar yemek yeyip kahve içiyordu. Çok şükür uçak inişe geçmişti. Bir an olsun içimden bu işkencenin biteceği beni kolluk ve adli güçlere vereceklerini düşünerek rahatlamıştım. Ama işkence aslında yeni başlayacaktı ve bunu biraz sonra tüm iliklerime kadar hissedecektim.

Uçak piste inip motor durdurulduğunda ters kelepçeli, gözlerim bağlı, kafamda çuval ile iki kişi koluma girerek koltuk aralığı ve yüksekliğinden anladığım kadarıyla Transporter tarzı araç olduğunu düşündüğüm bir araca bindirildim. Yola çıktıktan yaklaşık 6 dakika sonra havaalanı yakınlarında sonradan konteyner olarak tanımlayabildiğim bir mekana getirdiler.

Bundan sonra 108 gün yaşam mücadelesi vereceğim konteyner hücresi. Güneş ışığı görmeyen yaklaşık 3 metrekare genişliği olan sadece insanın kendi ekseni etrafında dönmesine yetecek bir mesafeye sahip kapalı kutu gibi penceresi hiç olmayan bir yer. Mezardan farksızdı benim için, sadece azap erken başlamıştı.

Mekana girer girmez çırılçıplak soydular, soyarken yapılan tacizleri ve bel altı muhabbetleri yazmaya elim varmıyor. İki kişi kollarımdan tutarak duvar tarzı bir yere hızlıca çarptılar. Vücudumun üst kısmından başlayarak ayaklarıma ve farklı bölgelere zaman zaman voltajını arttırarak elektrik verdiler. Oturma pozisyonunda iken ayaklarımın taban kısmı yukarı bakacak duruma getirilip parmaklarımı teker teker ezdiler. Bir taraftan da ‘Neslinizi kurutacağız, eşini … yapacağız, bir daha göremeyeceksin…’ diyerek küflerine devam ediyorlardı.

Bir aydan sonra parmaklarım iyileşmeye başladı ve ilerleyen zamanda da tırnaklarımdan çıkanlar oldu. Oturma vaziyetinde ellerim ters kelepçeli iken ayaklarıyla kelepçe üzerine çıkarak baskı uyguladılar.

Birkaç gün verdikleri yemeği yerken kaşık tutmakta zorlandım, sinirler tahrip olduğundan el parmaklarımdaki his kaybından dolayı ceza infaz kurumunda iken ilaç kullanma durumunda kaldım.

Çıplak vaziyette iken tecavüzle tehdit edip sert cisimle tecavüze yeltendiler, ısrarla yalvarmama rağmen tekrarladılar. ‘… oğlanı, seni burada … gelip seni buradan kim kurtaracak, zevk almaya bak’ diyerek küfürlerine devam ettiler.

Oturma pozisyonunda iken kollarımdan iki kişi tutarak sırtıma sert cisimle vurdular, kaburgam çatladı. Her nefes alışverişte kaburgamın ciğerime yaptığı baskıdan dolayı ciddi acı çektim. Kafamda çuval olduğu halde işkence yaparlarken yüksek sesle cevap vermemi istemeleri, nefes alışverişi ağzımdan hızlı ve derin almamdan dolayı ciddi solunum sıkıntısı, kalp çarpıntısı yaşadım.

Oturma vaziyetinde iken kollarımdan iki kişi tutarak başımı öne bastırıp sırtıma ayaklarıyla çıkarak baskı uyguladılar.

İstiklal Marşı, Mehter Marşı, Vatan Türküleri ve İsmail Türüt’ün türküleri eşliğinde işkence yaptılar. Vatanseverliğim sorgulandı oysa kimse kimsenin vatan sevgisini sorgulayamazdı ki. İçimden kaç defa Allahım canımı al da beni bu canilerden kurtar diye dua ettiğimi hatırlamıyorum. Ölümden çok ölümü isteten sebeplerin olduğu sebepler daha ağırdı. Buradan tek kurtuluşum ölmemdi. Ölümün bana bu kadar sevimli geleceğini hiç hayal etmemiştim. Allahım bu adamlar benden ne istiyorlardı, bir türlü anlayamamıştım hala da anlayamadım, zannımca da anlamadan da gideceğim. Çünkü şartlar ne olursa olsun böyle kötü muamele ve işkence yapabilmek için insanlıktan nasibini almamış olmak gerekirdi.

İşkence esnasında ‘Burada hakim de savcı da biziz burada avukat, polis yok, buradan çıkışın söylediklerimizi, her şeyi kabul etmekle olur, dediklerimizi yap, ölmediğin sürece işkence yaparız, ölürsen de gömeriz, faili meçhul olursun. Kabul etmediğin takdirde arkandan ve ağzından ilaç veririz, iğne yaparız otopsi sonucunda bile belli olmaz, kalp krizi yazar geçerler’ dediler.

Ekipler değişiyor ama işkence değişmeden artarak devam ediyordu. 108 gün boyunca üç metrekare konteyner hücresine, tuvalete gittikleri, dışarıda kullandıkları ayakkabılarıyla basarak, hijyenik olmayan zeminde yatmamı, uyumamı sağladılar. Kameradan 24 saat izledikleri için yatmamamı, uyumamamı sağladılar.

Kameradan 24 saat izledikleri için yatmama ve oturmama müdahale ederek, yüksek sesle müzik açıp bağırarak uyandırıldım ve uzun süre ayakta bekletilerek yorgun bırakıldım. Kemik aşınması ve fermurbaşı avasküler nekrozum olduğundan dolayı günlük hayatta koltuk değneği kullanıyordum.

Tuvalet ihtiyacına götürürken boynumdan aşağıya baskı uygulayarak yerde sürükleyip köpek gibi götürdüler. Kafamda çuval olduğu vaziyette alaturka tuvalet taşına uygun şekilde yerleşemediğimden ayakta küçük tuvaletimi yapmamı istediklerinde idrarımı tuvalet deliğine isabet ettiremediğimden dolayı ‘dışına yaptıklarını yalarsın’ diyerek şiddet uyguladılar, kafamı duvara çarptılar, oysa bunu iki gözü gören, kendi iradesiyle hareket eden insan da yapamazdı ki. Tuvalet ihtiyacını giderirken sayı sayıyorlar, ihtiyacım bitmeden tekrar kaldırıyorlardı. Tuvalete ben istediğim zaman değil onlar istediği zaman götürüyorlardı.

Yaklaşık 2.5 ay dişimi fırçalamama müsaade etmedikleri gibi, lavaboda ağzıma su alıp dişlerimi ovalamama, ağzımı çalkalamama bile müsaade etmediler. Kişisel bakımdan yoksun bıraktılar. Ağzımda ve bedenimde oluşan pis kokudan dolayı kendileri de rahatsız olmaya başlayınca duş almama müsaade ettiler. Duş almama müsaade ettiklerinde çıplak vaziyette sırtım kendilerine dönük halde olmamı isteyerek cinsel tacizde bulundular. Soğukta çıplak vaziyette bekletildim.

Tırnaklarımı 2.5 ay kesemedim, koltuk ve etek tıraşımı başkasının kullandığı kanlı makinelerle yapmak zorunda bırakıldım, makinelerdeki problemlerden dolayı bedenime zarar verdirdiler. İşkenceyle yetinmeyip yurt dışında yaşayan eşim ve çocuklarımla ilgili, birilerine para vererek zarar verdirme, ortalık malı yapma ve kaçırarak bana yaşattıklarını onlara da yaşatma tehdidinde bulundular.

Kendilerinden birini görmem halinde faili meçhul olacağımı sık sık tekrarladılar. Dediklerini kabul etmediğim takdirde sağlık problemleri olan 75 yaşlarında annem ve babamla tehdit edilerek bir daha onları göremeyeceğim söylendi. Bir yere bırakarak, kendimi ihbar etmem istendi. Başka ülkeye götürüp bırakabileceklerini de söyledir. Kabul etmem halinde 7-8 bin TL maaşla istediğim şehirde kamu kurumunda işe yerleştirebileceklerini şahsım ve eşim hakkında açılan davalar varsa kapattıracaklarını ve şahsımı iddianameden çıkartacaklarını, bunlara muktedir olduklarını belirttiler.

Yaşamamın bir anlamı kalmamıştı. Ölmek için can atıyordum. Canına kıyan insanları artık yadırgamıyordum,  3 metrekarelik güneş ışığının girmediği mezar gibi yerde, 108 gün sistematik bir şekilde fiziki ve psikolojik işkence gördüm. İşkence yapmadıkları zamanlarda konteynerın diğer hücrelerinde işkence gören, sakat olan insanların sesini duyuyordum. Bu süre zarfında 105 kilodan 75 kiloya düştüm.

Yaşadığım işkencelerden dolayı sağlık problemlerim arttığından ağrı kesici olduğunu söyledikleri ne olduğunu bilmediğim, anlayamadığım ilaçlar verdiler. İlk günler özellikle su vermiyorlardı. Günde küçük plastik bardaklarla bir bardak su verdikleri oldu. Kaç defa su diye yalvardım ama nafile işkence süresince kendilerine daha önce langerhans ameliyatı olduğumu, kemoterapi aldığımı, femurbaşı avasküler nekrozumun olduğunu, dizlerimde aşınma, ciğerimde sönme olduğunu defalarca söylememe rağmen hiç fayda vermedi. İşkenceyi arttırarak devam ettiler.

Sağlık sorunları nedeniyle çok zorlanıyordum ama sanki bunlar onların daha çok işine geliyordu. Ben sızlandıkça daha fazla işkence yaptılar, acıma hisleri hiç kalmamış gibiydi. Halihazırda işkence sonrasında birçok sağlık problemi yaşadım. Başta ruh sağlığım bozuldu. Yaşadıklarımın üzerinden 7 ay geçmesine rağmen geceleri hala kabuslarla uyanıyorum. Kendimi bir türlü güvende hissetmiyorum, hep tedirginim. Başıma bir daha böyle bir olayın gelmesi ihtimali beni çok korkutuyor.

İşkence ve kafamda çuvaldan dolayı nefes alamadığımdan problemler tekrar gün yüzüne çıktı. Ne olduğunu anlayamamıştım. Yaşadığım işkencenin ağırlığı üzerime iyice çökmüştü. Boş bakışlarla anlamsız bir şekilde etrafıma bakıyordum. 3.5 aydır işkence gören ben değilmişim gibi sorduğum sorulara cevap vermiyorlardı. Sanki her şey normalmiş gibi davranıyorlardı. Kaçırıldığım esnada yanımda bulunan langerhans ve femurbaşı avasküler nekroz’dan dolayı 2007 ile 2016 yılları arasında yaptırmış olduğum tüm tetkikler, aldığım raporlar, aileme ait bilgileri içerir dokümanlar, çocuklarıma ait bilgileri içerir dokümanlar, çocuklarıma ait bilgiler, okul karneleri de dahil, Gazi Üniversitesi Kırşehir Eğitim Fakültesinden aldığım lisans diplomama el koyarak tarafıma vermediler.

Hakkımda her şeyi bildiklerini ve yedi ceddimi fişlediklerini, kamuda işe giremeyeceklerini belirttiler. Kazakistan Almati’den kaçırılmadığımı, kendi isteğimle geldiğimi söylememi, kaçırılışımla ilgili AYM, AİHM ve benzeri kuruluşlara başvurmamam gerektiğini, kendilerini zorda bırakmamamı, yaşadıklarımdan bahsetmem halinde ceza infaz kurumundan bile çıkarılıp aynı şeyleri tekrar yaşatacaklarını söyleyerek ömrüm boyunca bu işin takipçisi olacaklarını belirterek zorla kamera çekimi yaptılar. Yapılan işkencelerin bir gün ortaya çıkma ihtimali, konuşulması kendilerini tedirgin ediyordu.

Bana aklımın almayacağı ithamlarda bulundurlar. Beni CIA ajanlığı ile suçladılar.

108 günün sorasında 18.01.2019 tarihinde saat 20.00 civarı gözlerim bağlı kafamda çuval, ellerim plastik kelepçeli bir vaziyette beni başka bir ekibe teslim ettiler. Ekipler değişip üçüncü ekip teslim aldığı yerde, kafamdaki çuvalı çıkarıp göz bağımı açtığında Ankara Adalet Sarayı ışıklı tabelasını gördüm. İradem dışında tutsak tutulduğum loş ışıkta ve gözlerim bağlı geçirdiğim 108 günden sonra akşam karanlığında bile sokak aydınlatmalarına ve ışıklı tabelaya gözüme rahatsızlık verdiği için bakamıyordum.

Karlı ve tipili bir akşam kargo paketi gibi adrese teslim edilmiştim. Fazla kilo kaybından dolayı pantolonum sıyrılıp düşmüştü. Ekip kendilerinin Ankara Terörle Mücadele ekipleri olduğunu söyleyerek önce nöbetçi savcıya ardından Terörle Mücadele Binasına geçtik. Bana kendim gelmişim gibi tutanak tuttular. Ankara’yı bilmeyen biri olarak Terörle Mücadele Binasını nasıl bulacaktım ki hem de Emniyet Müdürlüğünden ayrı binada bir semtte olmasına rağmen.

Saç ve sakalımdaki beyazlığın yüzde 50 arttığını aynaya baktığımda gördüm. Kendimi tanımakta zorlanmıştım. Bu süre zarfında 30.09.2017 ve 18.01.2018 tarihleri arasında ailem ve avukatım benden haber alamamıştı. Kriz geçirmesi ihtimalinden dolayı anneme kaçırılışımdan 20 gün sonra haber verilmiştir.

Ailem defalarca BİMER ve Adalet Bakanlığı’na başvurmasına rağmen işlem yapılmamıştır. Konu ile ilgili olarak Uluslararası Af Örgütünün sisteminde bilgilerim mevcuttur. Ailem ve avukatlarım tarafından Birleşmiş Milletlerin Kazakistan ofisine başvuru neticesinde Kazak yetkililerce Türkiye’ye kendi isteğimle gelmişim gibi bilet düzenlemesi yapılmıştır. Ailem ve avukatlarım AYM ve AİHM’e başvuruda bulunmuştur.

Türkiye’deki tüm havaalanları ve gümrük kapıları kontrol edildiğinde herhangi bir giriş kaydıma ve video görüntüme rastlanılmayacaktır. Adli emanette bulunan pasaportumun ilgili sayfasında da giriş mührü bulunmamaktadır. 18.01.2018 tarihinde Ankara Adalet Sarayı binası kamerası ve MOBESE kayıtları da kontrol edildiğinde beni devreden ve teslim alan ekip ile ilgili, Terörle Mücadele Şube binası kamera kayıtları da kontrol edildiğinde de kendim gelmediğim gerçeğini ortaya çıkaracaktır.

Kocaeli 5. Ağır Ceza Mahkemesince yürütülen 2017/260E sayılı dosya kapsamında 03.04.2018 tarihinde vermiş olduğum ifademde de yapılan işkence ile ilgili birtakım hususları, can güvenliğimin olmadığını faili meçhul olmak istemediğimi belirterek tutukluluğumu talep ettim.

Bana işkence yapanların hukuk önünde deliller karartılmadan hesap vermesi için Kocaeli 5. Ağır Ceza Mahkemesine verdiğim 18.04.2018 tarihli, 18.05.2018 tarihli 2018/4774 No’lu dilekçelerimle ilgili işlem yapılmadı. Suç delilleri yok olmadan, deliller karartılmadan dosya kapsamında ihtiyaç duyduğum 23.05.2018 tarihli 2018/4895 No’lu Emniyet birimlerine teslim edilişime ilişkin ihtiyaç duyduğum talepler, 23.05.2018 tarihli 2018/2936 No’lu dosya kapsamında ihtiyaç duyduğum taleplerim, 27.06.2018 tarihli 2018/5936 No’lu dosya kapsamında ihtiyaç duyduğum hususlara yönelik taleplerim, 27.06.2018 tarihli 2018/5937 No’lu deliller karartılmadan ihtiyaç duyduğum taleplerimin arzıdır- 1,27.06.2018 tarihli 2018/5938 No’lu deliller karartılmadan ihtiyaç duyduğu taleplerimin arzıdır-2 tarihli toplam 7 ayrı dilekçelerimle ilgili taleplerim karşılanmadı.

Halihazırda can güvenliğim tehlike altındadır. Çünkü bana 108 gün süreyle sistematik, psikolojik, fiziki işkence yapanlar yaşadıklarımla ilgili bir şey anlatmam durumunda beni ceza infaz kurumundan dışarı çıkarıp tekrar işkence yapacaklarını ya da ceza infaz kurumunda infaz, faili meçhul olacağımı, bu sefer öncekine göre hiç şansımın olmadığını tahliye olsam bile nerede olursa olayım beni bulacaklarını, ömür boyu peşimi bırakmayacaklarını belirttiler. Kazakistan Almati Havaalanından kaçırılışım, üç metrekare konteyner hücresinde işkence dolu 108 gün, kolluk, mahkeme süreci ve ceza infaz kurumuyla devam eden yolculuğum.

Beni Türkiye’ye getiren, getirme emrini veren ve bana 108 gün süreyle sistemli psikolojik, fiziki işkence yapan bu kişilerin suç ve suç delilleri karartılmadan, üzeri örtülmeden bulunmasını ve adalet önüne çıkarılmalarını talep ediyorum. 21. Y.Y’da hala ülkemizin işkence belasından kurtulmadığını görmek ve bizzat buna acı bir şekilde şahitlik yapmak beni derinden yaralamıştır. Sorumluların bulunmasını  ve ülkemizin aydınlık günlere kavuşması ümidiyle mahkemenizin yetkisinde bulunan hukuki sürecin resen başlatılmasını saygılarımla arz ederim.

12.07.2018 Zabit Kişi 2 No’lu F Tipi Yük. Güv. C.İ.K. Kandıra Kocaeli”

ZABİT KİŞİ’NİN ELYAZISIYLA YAZDIĞI İŞKENCE GÖRDÜĞÜNÜ ANLATAN SUÇ DUYURUSU

 

Ankara’daki işkence merkezinde 6 ay işkence gören Ayten Öztürk her şeyi anlattı

BOLD ÖZEL

Cihadistlere silah satan Heysem Topalca kimliği değiştirilerek Konya’ya yerleştirildi

10 Şubat’ta şüpheli bir trafik kazasında ölen, Suriye’deki radikal gruplara silah ve kimyasal madde temininin kilit ismi Heysem Topalca’nın üç yıldır MİT koruması altında Konya’da ikamet ettiği ortaya çıktı.

BOLD – Suriye’nin Lazkiye kentinde gıda kaçakçılığı yaparken Suriye iç savaşından sonra bölgenin en önemli silah kaçakçılarından birine dönüşen Heysem Topalca (Hytham Qassap), 10 Şubat 2021’te Konya’da geçirdiği şüpheli trafik kazasında hayatını kaybetti. turkishminute.com’dan Cevheri Güven’in haberine göre şüpheli kazada hayatını kaybeden Topalca hakkında El Kaide üyesi olmaktan kesinleşmiş 12 yıl hapis cezası ve Türkiye’de meydana gelen terör saldırıları nedeniyle iki ayrı yakalama kararı vardı. Polis tarafından 2014’te iki kere gözaltına alınan ancak serbest bırakılan Topalca’nın Türkiye’de olduğuna ilişkin iddialar, kazayla birlikte doğrulanmış oldu. TM’ye konuşan bir kaynak,  Topalca’nın uzun süredir MİT’in korumasında olduğu ve kaza geçirdiği Konya’ya MİT tarafından yerleştirildiğini belirtti.

Kaynak, Türkiye ile Suriye arasında silah ve cihatçı sevkiyatının kilit isimlerinden biri olan Heysem Topalca’nın deşifre olmasından sonra 2015 yılında Hatay’dan uzaklaştırma kararı alındığını belirtiyor. Emniyet Genel Müdürlüğü’nün El Kaide raporuna göre 2011-2014 yılları arasında 873 kez Suriye’den Türkiye’ye giriş çıkış yaptığı belirtilen Topalca’nın ismi 2015 yılında da çeşitli kaçakçılık olaylarıyla anılırken, ardından Topalca hakkındaki tüm izler kayboldu. Topalca’nın Hatay Yayladağı’nda ikamet eden ailesi de Topalca ile birlikte gözden kayboldu.

MİT VE SURİYE İÇ SAVAŞI

Kaynağa göre Topalca ile MİT arasındaki ilişki Suriye iç savaşıyla birlikte derinleşti ve Topalca, Hatay Yeni Sanayii bölgesinde bir depo tutarak silah sevkiyatı yapmaya başladı. Topalca’nın Suriye’de silaha ihtiyacı olan her gruba silah sattığını anlatan kaynak, Topalca’nın isminin çok sayıda terör eylemiyle anılması üzerine sınır bölgesinden uzaklaştırma kararı alındığını anlattı.

Topalca, Türkiye’den Suriye’ye sarin gazı yapımında kullanılmak üzere kimyasal madde sevkiyatı sırasında yakalanmış, 12 yıl hapis cezası almasına rağmen serbest bırakılmıştı. Topalca’nın ismi 53 sivilin hayatını kaybettiği Reyhanlı patlamasında “araçlara patlayıcı yükleyen kişi” olarak da geçiyor. Kaynağa göre Topalca’nın bu ve benzeri çok sayıda dosyada ismi geçmesi üzerine, 2015 yılında bir süre Hatay Yayladağı’nda gizlendi ve ardında MİT tarafından 2017’de ailesiyle birlikte Konya’ya yerleştirildi ve kimliği değiştirildi.

Topalca, 10 Şubat 2021’de hayatını kaybettiği trafik kazasına kadar Konya’da yaşadı. Kazada Topalca’nın üzerinden farklı bir soyisimde ‘Heysem Tabalci’ ismine düzenlenmiş kimlik çıktı. Topalca’nın oğlu, sosyal medya hesabından babasının öldürüldüğünü doğruladı. Kazanın ardından cenazesi Konya’dan alınarak 11 Şubat’ta Hatay’ın Yayladağı ilçesine götürüldü ve defnedildi.

Heysem Topalca’nın öldüğüne ilişkin oğlunun paylaştığı tweet.

HATAY BELEDİYESİ BAŞSAĞLIĞI MESAJI YAYINLADI

Hatay Büyükşehir Belediyesi ise Heysem Topalca için başsağlığı yanladığı ortaya çıktı.  Büyükşehir Belediyesi adına Yayladağı Mezarlık Kompleksi’nin Facebook (https://www.facebook.com/profile.php?id=100016705056730) sayfasında yayınlanan başsağlığı mesajında, “Yayladağı ilçemize bağlı ‘Kurtuluş’ Mahallesi’nden ‘Heysem Topalca’ vefat etmiştir. Cenazesi 11/02/2021 Perşembe Günü Yayladağı Asrî Mezarlığı’nda defnedilecektir. Büyükşehir ailesi olarak Merhum’a Cenabı Hak’tan rahmet, kederli ailesine sabırlar diliyoruz…” denildi.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

Beyaz sandalyede ölümün ardından Kabakçıoğlu’nun kardeşi yazdı

Dünya, KHK’lı komiser yardımcısı Mustafa Kabakçıoğlu’nu cezaevinde beyaz bir plastik sandalye üzerinde can verdiğinde tanıdı. Ölümünün üzerinden 6 ay geçen Kabakçıoğlu’nun kardeşi Harun Kabakçıoğlu abisinin hikayesini Bold Medya için yazdı…

BOLD ÖZEL – Gümüşhane E Tipi Cezaevinde beyaz bir plastik sandalye üzerinde ölü bulunan KHK’lı komiser yardımcısı Mustafa Kabakçıoğlu’nun ölümünün üzerinden 6 ay geçti. Yaşasaydı eğer 29 Şubat’ta 45 yaşına girecek ve mart ayında tahliye olduktan sonra kardeşi Harun Kabakçıoğlu ile birlikte kurdukları hayalleri gerçekleştireceklerdi. Ama olmadı. Harun Kabakçıoğlu abisinin ardından duygularını Bold Medya için kaleme aldı:

“Ailemizin ilk kamu görevlisi, komiser yardımcısı, üç kız çocuğunun ardından erkek olarak doğan, ortalama Karadenizli ailenin gurur duyabileceği, bizim aile etrafına da mucize yaşatan Mustafa’nın doğum günü 29 Şubat idi. Yaşasaydı buruk da olsa 45. yaşını kutlayacaktık. Gümüşhane E Tipi Cezaevinde ağır hasta olmasına rağmen başta iktidarın asılsız iftiraları, cezaevi amirleri ve infaz memurlarının ihmalleriyle tek başına ölüme terk edileli tam 6 ay oldu. Bu kibarca açıklamaydı, aslında Mustafa öldürüleli altı ay oldu.

“YALANINIZA EN BAŞINDAN BERİ İNANMADIM”

Evet, giden gelmiyor. Bendeki ve ailemizdeki o hüzün hiç gitmedi, gitmeyecek de. Jandarma olay yerinin çektiği, basında da yer alan fotoğraflar olmasa sorumlu savcının “Bahçeli, nezih, turistik otel gibi odada, ona çok iyi baktık, çocuklarımın üzerine yemin ederim” diye ergence kendini savunması (savcı niye böyle yemin ederse) yalanına herkes inanacaktı ama ben inanmamıştım. Çocuk yoktu karşısında nihayetinde.

Kıbrıs Harekâtında Rum esirlere bile melek gibi davranıldığını anlatılan kamu güvenlik görevlilerimiz nedense abim Mustafa’ya hiç de öyle davranmamışlardı. Acil olarak kaldırıldığı hastaneye tekerlekli sandalye ile gitmek istediğinde, nemrutça cevap almış, terslenmiş, bilincini kaybettiğinde götürüldüğü Gümüşhane Devlet Hastanesine o halde kelepçeyle yürütülmüştü. Bilincini kaybedip merdivenlerden düştüğü zaman etrafındaki görevliler “Götürmeyelim hastaneye, yine iş çıktı, of lanet olsun” diye homurdanmışlardı. Bütün bunları kendi tuttuğu günlüklerden okuyoruz. Ne acı!

İFTAR SAATİNDE BİLE RAHAT BIRAKMADILAR

Ramazan ayında iftar saati orucunu açtığı vakitte gelen cezaevi infaz memuru tarafından oturduğu beyaz plastik sandalye -ki o sandalyede son nefesini verdi- alınmış ve iftarını ayakta açabilmişti. Bu nasıl Müslümanlıktır, nasıl açıklayabileceksiniz bu kininizi?

Bize ısrarla söylenen Mustafa’nın tedaviyi istemediğine dair amatörce, uyduruk bir bahane. Ölmeden iki gün önce cezaevi doktoruna yazdığı ve sosyal medyadan da kamuoyunun gördüğü ve saygıda kusur etmediği dilekçede “Vermiş olduğunuz ilaçları düzenli olarak kullanmaktayım. Ancak ilaçların yan etki yaptığını düşünüyorum. Özellikle sol ağzım, sol bacağımda aşırı ŞİŞME oldu. Yürüyüş, konuşma sıkıntısı yaşıyorum. Bu dilekçeyi yazarken kolumda uyuşukluk yaşıyorum. Bel altı hareket özgürlüğümü sağlayamıyorum. Hiçbir işlemimi yapamıyorum. Saygılarımla arz ederim.” demişti.

Mustafa Kabakçıoğlu’nun 27 Ağustos 2020 tarihli son dilekçesi.

“FAZLASIYLA KÜÇÜMSEDİNİZ”

90’lı yıllarda ölüm orucuna yatan devrimcilere ölüm orucunu yapmasına izin vermeyen yüce görevlilerimiz nedense Mustafa’nın “Hastaneye gitmek istemiyorum” (orası da ayrı dava olabilecek iddialarıyla) sözünü dikkate alarak tıbbi müdahale etme gereği duymuyor. Mahpusun isteğini normalde ciddiye almayan Gümüşhane E Tipi Cezaevi yönetimi nedense Mustafa’nın bu sözünü hemen dikkate alıyor!

Ama unuttukları bir şey var. Zamanında Hizbullah’tan IŞİD’e kadar katıldığı operasyonlarda başarılar kazanmış, bakanlık tarafından takdirname ile ödüllendirilmiş yılların istihbaratçısı, komiser yardımcısı Mustafa Kabakçıoğlu’nu fazlasıyla küçümsüyorlar. Rahat da davranıyorlar. Ne olacak Allah’ın fetöcüsü, vatan haini ya Mustafa! Devlet için yaptık deriz en kötü, nasılsa işe yarıyor bu savunma her daim.

Kendilerini bir gece yarısı paldır küldür Takvim gazetesine verilen ve hiç de inandırıcı olmayan bir fotokopi kâğıdıyla aklamaya çalıştılar. Ancak yandaşlarınızı ikna edebilirsiniz bu kağıtla. Takvim gazetesine bu şaibeli fotokopi kâğıdını kim vermiştir.? Takvim gazetesi savcılığın haber masası mıdır? Benim avukatım aracılığı ile aylarca görmek istediğim ve aylarca beklediğim resmi evrak Takvim’e nasıl verilmiştir? Davanın müdahili olarak belgeyi görmek hakkımız bizim değil miydi?

CEZAEVİ MÜDÜRÜ NEDEN DEĞİŞTİRİLDİ?

Mustafa içerde yapılan sistematik işkenceyi, yaşadığı zulmü tuttuğu günlüklere satır satır yazarak arşivledi. Olay sonrası Gümüşhane E Tipi Cezaevinden başka yere gönderilen müdür Heybetullah Gözcü neden susmaktadır? Yoksa o da yukarlardan talimat mı almıştır? Benim savcılıktan istediğim belgeler nedense iktidarın yalan makinesi olan gazetede gece yarısı haber olarak geçiliyor.

2000 yılında sözde adına hayata dönüş denen ama aslında hiç de öyle olmayan, siyasi mahpusları hayattan koparan o operasyonda hayatını kaybedenler için mahkemenin kararını okudum. Dava sonucunda özetle, “ insanların en değerli varlıkları olan çocuklarının doğal olmayan nedenlerle ölümünden duydukları üzüntü ve acının hiçbir suretle giderilmesi mümkün bulunmamaktadır “denilmiş 2003 yılında. Ve kamu güvenlik personelinin yaptıklarının yasalara göre suç olduğunu eklemiş.

“MÜFETTİŞ RAPORLARI BİZİMLE PAYLAŞILMADI”

Aradan 17 yıl geçmiş ve 2020 yılında aynı suç tekrarlanmış ama nedense aynı adil hukuki süreci bizler göremedik. İnsanlık ayıbı olan olay yeri fotoğrafları, ekim ayında ulusal medyaya düşünce toplumun gazını almak için olsa gerek Adalet Bakanlığı “İki müfettiş görevlendirdik” diye açıklama yaptı ama nedense müfettişlerin ne yaptığı, nasıl rapor verdiği 6 ay geçmesine rağmen bizimle paylaşılmadı. Adalet Bakanı’nın yüzüne “üç kez müfettiş raporları” ne oldu diye soran TBMM İnsan Haklarını Komisyon Üyesi Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu sanırım birilerini korkuttu ki şimdi de onun üzerine yürüyüp, itibarsızlaştırmaya çalışıyorlar. Ömer Hoca’nın ceketinin mendili olamayacak kalibrede insanlar onu yargılamaya kalkıyorlar.

Sosyal medya hesaplarında “Hayvanları soğukta ihmal etmeyelim” diyen Adalet Bakanı Abdülhamit Gül, yıllarca bu ülkeye hizmet etmiş, kariyeri ödüllerle dolu olan, vatan sevgisi ortalama vatandaştan kat kat fazla olan komiser yardımcısının ölümüne, sokakta üşüyen kangal cinsi köpeğe gösterdiği kadar hassasiyet göstermemiştir. Senin inandığın dinin bunu mu emrediyor Abdülhamit Gül?

“TEK SORUMLU YETKİLİLER DEĞİL, SEN DE KABAHATLİSİN!”

Kamuoyuna açıklama yapılmadan sessizce Gümüşhane E Tipi Cezaevi müdürünün görev yeri değiştirildi. Peki, Mustafa’nın bu yaşanılan tarifi olmayan acının sorumluları sadece cezaevi ve Adalet Bakanlığı yetkilileri ve şu anki muktedir midir? Hayır elbette.

KHK ile mesleğinden ihraç edilince sevinenler “onlar da suçlu yav, ama onlar da sınav sorusu çaldı” diye iftira attığın Mustafa 2000 yılında memur oldu. Yani Ecevit iktidarken başladı mesleğine. “Devlet durup dururken birilerini tutuklamaz, vardır bir şeyler, ateş olmayan yerden duman çıkmaz” diyenler sen de kabahatlisin. Seni de inandığın tanrı affetsin, ben affetmiyorum. Sabaha doğru hiç ummadığın zamanda ters kelepçeyle çıkarsan bir gün, o zaman anlarsın bu dediğimi. Ve komşuların da sana aynı cümleyi kursun “yav bişi yapmıştır, benim evime neden gelmediler” merak etme sıra sana da gelir, rahat ol, hiç canını sıkma.

Nazilerin yaptığı soykırımdan farkı olmayan KHK ile ihraç olan memurlara “Ağaç kabuğu yesinler” diyen AKP Isparta İl Başkanı (şu an kanser tedavisi görmekteymiş) sen de çok kabahatlisin. Ağaç kabuğunu kaynat, belki iyi gelir hücrelerine.

Bir de asıl kabahatliler, en çok rahatsız olduğum, evlat olsa sevilmez cinsinden. Eğer güçlü olan değişsin ilk diyecekleri “Ya biz de çok rahatsızdık, biliyorduk, bakma sesimizi çıkaramadık Harun” diyen tipik ortalama Türk vatandaşı. Kimi zaman laik, kimi zaman Atatürkçü takılan, kimi zamanda vatan millet Sakaryacı olan orta yolcu, sen de çok kabahatlisin!

“YENİ BİR HAYAT KURMA HAYALİMİZ VARDI”

Üç kardeş bir görüş gününde. Ağustos 2019, Gümüşhane E Tipi Cezaevi.

Mustafa geri gelmeyecek, ne desem ne yazsam boş. Onunla hayal ettiğimiz, tahliye olunca dededen kalma topraklarında bağ bahçeyle uğraşıp, buğday ekip “Ben çok Müslümanım, namaz da kılıyorum” diyenleri evimize, içimize sokmayacağımız yeni bir hayat hayalimiz vardı. Gittiğim her açık görüşte bunu defalarca konuştuk. Tahliyesi mart ayında bitecekti ama gerçekleşemedi. Ölümden sonra hayat var mı, bana pek de var gibi gelmiyor uzun zamandır ama buradayken cennetimizi yaşayamadık, o hep cehennemi yaşadı bu yalan dünyanın.

Mustafa garip geldi, garip gitti. Hiçbir zaman lüks arabası olmadı, lüks sitelerde oturmadı. Lüks yaşantısı da olmadı. Zaten istemezdi de. Mustafa’nın da kaderi böyle oldu. Kimilerinin kullandığı dil ile o bir fetöcü idi. Yıllar önce haber bültenlerinde gözümüze sokulan etö aşağı, etö yukarı diye vatansever komutanları da çarklarında ezen, öldüren aynı güç yeni günah keçisi buldu adına da fetö dedi. Herkes de bu fetö sakızını güzel çiğnedi, çiğnemeye de devam etmekte. Eğer hukuk, adil yargılama gelirse bu ülkeye, kimin gerçekten kahraman, kimin vatan haini olduğu anlaşılacaktır ama artık benim için de pek bir önemi yok, ölenler geri gelmeyeceği için…”

Karantina hücresinden cenazesi çıktı: Plastik sandalyede ölüm!

Mustafa Kabakçıoğlu’nun günlüğü: Hiç olmazsa bir tekerlekli sandalye

Okumaya devam et

BOLD ÖZEL

‘Hayalet komutan’ Heysem Topalca Susurlukvari kazaya kurban gitti

Susurluk kazasının neredeyse aynısı meydana geldi ve bu kez Suriye silah ticaretinin, Türkiye’deki kanlı olayların beyni Heysem Topalca’yı tır biçti.

BOLD – Suriye’deki çatışmaların başladığı yıllardan itibaren ‘Hayalet Komutan’ ve ‘İkinci Yeşil’ olarak ismi sık sık MİT’le birlikte anılan Suriye uyruklu Heysem Topalca, Susurluk benzeri bir kazayla hayatını kaybetti.

www.turkishminute.com’dan Cevheri Güven’in haberine göre; Topalca’nın içinde bulunduğu araç Konya’nın Karapınar ilçesinde 10 Şubat’ta bir tırla çarpıştı. Topalca olay yerinde can verdi. Reyhanlı patlaması, IŞİD’ın Niğde saldırısının organizatörlüğü, Suriye’ye silah sevkiyatı, El Nusra’ya Sarin Gazı temini dahil onlarca büyük olayda ismi geçen Topalca’nın ölümü kamuoyundan gizlendi.

(Kaza yerinden fotoğraf. Heysem Topalca’nın içinde bulunduğu araç)

Karapınar- Konya yolu Akçayazı Mahallesi Merdivenli mevkisinde 10 Şubat 2021’de saat 21:00 sıralarında içinde Heysem Topalca’nın bulunduğu 68 KH 911 plakalı otomobil ile 06 KH 8433 plakalı tır çarpıştı. Otomobilde bulunan Heysem Topalca (54), Macit El Hacı Ali (33) ve Bilal El Muhammed (21) yaşamını yitirdi. Döne Abdullah (55), Nureddin El Hac Ali (19), Abdullah El Hac, İbrahim El Muhammed (30) ve Halit Bargut (15) da yaralandı. Araçta bulunanlar Konya Şehir Hastanesi ve Karapınar Devlet Hastanesine götürüldü. Hayatını kaybeden üç kişi, otopsi işlemlerinin ardından Hatay’ın Yayladağı ilçesine defin için gönderildi. Kaza sonrası gözaltına alınan tır şoförü Mustafa Usta ifadesi alındıktan sonra serbest bırakıldı.

(Heysem Topalca (solda) Suriye’deki çatışmalar sırasında görülüyor)

Hayalet Komutan

Araçta hayatını kaybeden Heysem Topalca (Hytham Qassap), Suriye iç savaşının başladığı 2010 yılından beri Türkiye’nin gündeminde olan bir isim. Hakkında Türkiye’de mahkûmiyet ve yakalama kararı bulunan Topalca’nın Konya’da rahatça hareket edebilmesi oldukça dikkat çekici.

11 Mayıs 2013’teki Reyhanlı patlaması ve 20 Mart 2014’te Niğde Ulukışla’daki IŞİD saldırısı davalarının ‘firari’ sanığı olan Topalca hakkında Adana 9. Ağır Ceza Mahkemesinin 29 Aralık 2015’te verdiği 12 yıl kesinleşmiş hapis cezası var. Topalca bu cezayı ‘Sarin Gazı Davası’ olarak bilinen Suriye’ye kimyasal silah yapımında kullanılabilecek maddelerin sokulması nedeniyle aldı.

Topalca’nın yakalama kararları ve kesinleşmiş cezalarına rağmen Konya’da bulunması, Susurluk benzeri bir kazayla hayatını kaybetmesi ve bu bilginin kamuoyundan gizlenmesi oldukça dikkat çekici.

(Heysem Topalca)

Hayalet Komutan ve Reyhanlı Patlaması

Heysem Topalca’nın ismi Suriye’deki çatışmaların başladığı 2010’dan beri birçok kez gündeme gelse de en çarpıcısı 11 Mayıs 2013’teki Reyhanlı Patlaması sonrası oldu. 53 kişinin hayatını kaybettiği patlama sonrası gözaltına alınan ve tutuklanan sanıklardan Yusuf Nazik ve Mehmet Gezer, Topalca’yı kendilerini tuzağa düşürmekle suçladı. İkili, “Reyhanlı’dan mal geçirmek için iş birliği yapıyorduk. Patlamada kullanılan minibüsler kaçakçılık için hazırlanmıştı” dedi. Topalca’nın kaçakçılık için hazırlanan minibüslere patlayıcı yerleştirdiği bilgisi üzerine Emniyet’in yaptığı incelemede, Topalca’nın Türkiye’de iki kez gözaltına alındığı ve bırakıldığı, arandığı dönemde bile sık sık Türkiye’ye giriş yaptığı tespitine yer verildi.

Emniyet Genel Müdürlüğünün El Kaide raporunda Topalca’nın 2011-2014 yılları arasında 873 kez Türkiye’ye giriş çıkış yaptığı ifade edildi. Topalca’nın Özgür Suriye Ordusu’nun toplantılarına katıldığı, El Kaide ve El Nusra örgütleriyle de bağlantısının olduğu raporda vurgulandı.

(2013’te Reyhanlı’daki patlamada 53 kişi hayatını kaybetti)

Sarin Gazı davasında 12 yıl ceza aldı

Reyhanlı patlamasından kısa süre sonra 28 Mayıs 2013’te Adana Polisi, Suriye’deki El Kaide örgütüne bağlı Ahrar-ı Şam ve El Nusra Cephesi’ne kimyasal bomba yapımında kullanılan bazı kimyasal maddelerin temin edilmeye çalışıldığı yönünde ihbarı üzerine çeşitli adreslere operasyon düzenledi. Gözaltına alınan biri Suriyeli 5 kişi tutuklandı. Suriyeli olan Heysem Topalca’ydı.

Polisin, 2 kilo sarin gazı yakaladığı belirtildi. Ancak dönemin Adana Valisi Hüseyin Avni Coş, resmî açıklamasında maddenin sarin gazı olmadığını, antifriz olduğunu savundu. İlk duruşmada Heysem Topalca dahil tüm sanıklar serbest bırakıldı. Sanıkların tamamı 17 Temmuz 2013’te tahliye edildikten sonra ele geçirilen kimyasal malzemenin laboratuvar sonuçları geldi. Raporda malzemelerin kimyasal silah üretmede kullanılabileceği, bu kişilerin de kimyasal silah elde etme girişiminde bulundukları belirtildi. Rapor iddianameye girince savcılık, daha önce serbest bırakılan Heysem Topalca hakkında yakalama kararı verdi. Ancak Topalca izini kaybettirmişti.

Olayla ilgili hazırlanan iddianamede, Makine Kimya Endüstrisi’nden sarin gazı üretmek için gerekli maddeleri temin etmeye çalışan ve maddelere rahatlıkla ulaşan sanıkların ödemeleri Arabistan üzerinden yaptıkları ve sadece kimyasal madde değil, havan topu yapılmak üzere krom boru siparişi verdikleri de kaydedildi.

Adana 9. Ağır Ceza Mahkemesindeki dava 29 Aralık 2015’te sonuçlandı. Mahkeme, Heysem Topalca hakkında 12 yıl hapis cezasına hükmetti. Ceza, terör örgütü üyeliğinden verilirken kimyasal silah temin etme suçunun hazırlık aşamasında kaldığı bildirildi.

(Tır dorsesinin zeminine gizlenmiş olarak yakalanan havan topları)

Havan topları yakalandı

Sarin Gazı iddianamesinde geçen havan topları ise 7 Kasım 2013’te tesadüfen yakalandı. Adana’da “Bir tırda uyuşturucu taşınıyor” ihbarı sonucu yapılan aramada, çok sayıda mühimmat bulundu. Tırın içinde Konya ile Adana’da üretildiği belirlenen 953 adet havan topu başlığı ve 10 füze rampası vardı. Polis, mühimmatın El Kaide’ye bağlı El Nusra’ya gönderilmek istendiğini belirledi. Tırın şoförü ilk sorgusunda, talimatları Heysem isimli kişiden aldığını söyledi. Heysem Topalca tır şoförünün ifadesinden sonra yakalandı, ifadesi alındı. Ancak MİT’in devreye girmesiyle serbest bırakıldığı öne sürüldü.

(Topalca’nın aracıyla çarpışan tır)

IŞID saldırısının organizatörü

MİT’e çalıştığı için Türkiye’de korunduğu iddialarıyla sık sık gündeme gelen Heysem Topalca’nın isminin karıştığı bir başka dosya ise Niğde’nin Ulukışla ilçesinde bir astsubay, bir polis ve bir vatandaşın hayatını kaybettiği IŞİD saldırısı.

20 Mart 2014’te İstanbul’a gitmek üzere Hatay’dan yolan çıkan IŞİD üyeleri Benyamin Xu, Çendrim Ramadani ile Muhammed Zakiri, Ulukışla-Adana Otoyolu’nun Gedeli viyadüğünde bulundukları taksiyi durdurmak isteyen güvenlik güçlerine otomatik silahlarla ateş açtı. Jandarma Astsubay Üstçavuş Adil Kozanoğlu ile polis memuru Adem Çoban çatışma sonrası hayatını kaybetti.

Davanın iddianamesinde sanık olan Topalca hakkında mahkeme yakalama kararı çıkardı. İddianamede, şüpheliler Çendrim Ramadani, Benyamin Xu ve Muhammed Sakiri’nin Suriye’deki IŞİD’e bağlı kamptan, İstanbul’da silahlı ve bombalı eylem yapmak için ayrıldıkları öne sürüldü. Bu kişilerin Topalca tarafından Yayladağı’ndan yasa dışı yollarla Türkiye’ye sokulduğu ve İstanbul’daki bağlantılarının da yine Topalca tarafından ayarlandığı aktarıldı.

(Niğde saldırısını gerçekleştiren IŞİD üyesi)

Gazeteci Bünyamin Aygün kaçırıldığında yanındaydı

Milliyet Gazetesi muhabiri Bünyamin Aygün, Aralık 2013’te kaçırıldığında da yanında Heysem Topalca vardı. Aygün, Suriye’ye gitti ve Heysem Topalca’yla buluştu. Topalca’nın kullandığı araçla ilerlerken önleri kesildi ve IŞİD’e bağlı radikal bir kol tarafından kaçırıldılar. Milliyet muhabirinin kaçırıldığı Türkiye gündemine girince MİT üzerinden pazarlık başladı. 17 gün sonra ilk olarak Heysem Topalca serbest bırakıldı. Bünyamin Aydın’ın anlattığına göre 6 Ocak 2014’te Heysem Topalca geri geldi ve Bünyamin Aygün’e “Merak etme kurtuldun sen, ben geri geleceğim, şimdi senin pazarlıkların devam ediyor” dedi. Pazarlıklar sonucu Milliyet muhabiri Aygün de serbest bırakıldı.

Jandarma raporu

Suriye ile ilgili hemen her iddianamede ismi geçen Heysem Topalca’ya ilişkin bilgileri 2013 ve 2014 yılındaki Emniyet ve Jandarma raporlarında bulmak mümkün. Ardından iki kurumda yapılan büyük tasfiyeden sonra Heysem Topalca’nın ismi tekrar gündeme gelmedi.

Jandarma Genel Komutalığının 9 Haziran 2014 tarihli raporunda Topalca ile ilgili şu bilgiler yer aldı:

– Suriye’den kaçak yollarla tarihi eser getirip Türkiye’de satılmasının organize edilmesi.

– Halep sanayi bölgesindeki makinelerin çalınarak Türkiye’de satılması.

– El Kaide ve Nusra Cephesi’ne sürekli Türkiye üzerinden mühimmat temin edilmesi.

– Reyhanlı’da patlayan araçları gönderen kişi olması.

– Adana’da ele geçirilen 931 adet havan mermisinin sahibi olması.

– Cund el Şam örgütü ile ilişkisinin bulunması.

Heysem Topalca’nın ailesi Hatay’ın Yayladağı İlçesi’nde ikamet ediyor. Topalca, Lazkiye’nin kuzey kırsalındaki Türkmenlerin kurmuş olduğu ve Türkiye’den de cihatçıların katıldığı Özgür Suriye Ordusu Yüksek Askeri Konseye bağlı Bayır Bucak Türkmen Tugayı’nın bileşenlerinden El Huva Billa Taburu’nun bir süre liderliğini de yaptı.

“Heysem Topalca’yı MİT korudu”

Heysem Topalca’nın yakalama kararları ve hakkındaki 12 yıl mahkumiyete rağmen nasıl olup da Türkiye’de özgürce dolaşabildiği sorusunun cevabı ise Mehmet Aşkar’ın IŞİD’in Niğde Saldırısı ile ilgili verdiği ifadede gizli.

Bir asker, bir polis ve bir sivilin hayatını kaybettiği Niğde’deki saldırıya dair davada yargılanan sanık Mehmet Aşkar, ifadesinde şunları söyledi:

“MİT’e çalıştığını söyleyen Heysem Topalca ile Yayladağı sınırında silah taşırken askerlere yakalandık ama birkaç telefon görüşmesinden sonra bırakıldık ve teslimatı gerçekleştirdik.”

Niğde saldırısından günler önce beraat

Topalca’nın korunduğu başka bir dava ise ‘evrakta sahtecilik’ olayıydı. 2013 yılı haziran ayında, Heysem Topalca ve babası Muhammed Topalca, resmî belgede sahtecilik suçundan yargılanmaya başladı. Volkswagen marka Suriye plakalı bir aracın ruhsatında oynama yaparak Türkiye’ye sokmuşlardı. Ancak ruhsata kayıtlı şase numarası ile motordaki şase numarası farklı olmasına rağmen Topalca ve babası beraat etti. Beraat kararı, Toplaca’nın isminin karıştığı Niğde’deki IŞİD saldırısından sadece 8 gün önce verildi.

Topalca’nın partneri Nuri Gökhan Bozkır Ukrayna’da

Topalca gibi Suriye’ye silah ticareti gerçekleştiren bir başka isim ise eski bir asker olan Nuri Gökhan Bozkır. Özel Kuvvetler Komutanlığında görevli eski Yüzbaşı Bozkır, 2015’te Ukrayna’ya gitti ve geri dönmedi. Bozkır 2019 yılında Ukrayna’da iltica başvurusu yaptı. MİT tarafından Suriye’ye silah kaçakçılığında kullanıldığını, Türkiye’ye iade edilmesi durumunda hayati tehlikesinin bulunduğunu savundu.

(Nuri Gökhan Bozkır, Ukrayna’da duruşma sırasında)

Nuri Gökhan Bozkır, 2012-2015 yılları arasında Türkmenlere 49 defa silah sevkiyatı yaptığını söyledi.

Türkiye’nin iadesini istediği Bozkır, mahkemedeki savunmasında Türk hapishanelerinde kendisi gibi tehlikeli tanıkların ‘kalp krizi’ sonucu öldüğünü söyledi. Buna örnek olarak hapiste hayatını kaybeden eski bir subay arkadaşını gösterdi.

Bozkır’ı doğrular biçimde Heysem Topalca, şüpheli bir kazayla sessizce hayatını kaybetti ve Türkiye medyasında konuyla ilgili hiçbir haber yer almadı.

 

Okumaya devam et

Popular

0Shares
0