Bizimle iletişime geçiniz

Gündem

Tertemiz bir mafya babası!

Youtube videolarıyla Türkiye’de siyaset-mafya ilişkisini yeniden gündeme getiren Sedat Peker’in adli sicil kaydının temiz olduğu ortaya çıktı. Eski MİT Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş, “Susurluk’u aşan bir durum var” dedi.

BOLD – Organize Suç örgütü lideri olduğu belirtilerek kırmızı bültenle aranan Sedat Peker’in, Mehmet Ağar ve oğlu Tolga Ağar üzerinden ortaya attığı iddialarla ilgili yargıdan henüz bir adım atılmadı. İddiaların araştırılmasına ilişkin herhangi bir inceleme veya soruşturma olmadığı öğrenilirken, 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında muhalif kesimleri hedef gösteren ve üç davada beraat, bir soruşturmada ise takipsizlik alan Sedat Peker’in adli sicil kaydının “temiz” olduğu ortaya çıktı.

İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığının yürüttüğü “suç örgütü” soruşturması kapsamında aranan Sedat Peker’in, operasyondan aylarca önce kendisine “bilgi gelmesi” üzerine yurt dışına kaçtığı basına yansıdı. Bu operasyon konusunda Pelikancılar ve Mehmet Ağar’ı suçlayan Peker’in YouTube hesabı üzerinden yayınladığı üç video, Türkiye’nin gündemine oturdu.

DW Türkçe’den Alican Uludağ’ın haberine göre işte Sedat Peker’in hikayesi ve Türkiye’de mafya-devlet-siyaset üçgeni arasındaki ilişkilerin detayları…

İSMİNİ REİS SEDAT PEKER OLARAK DEĞİŞTİRDİ

Rizeli bir ailenin çocuğu olarak Sakarya’da 1971 yılında dünyaya gelen Sedat Peker, faili meçhul cinayetlerin yaşandığı, Susurluk çetesi ve JİTEM gibi suç örgütlerinin ortaya çıktığı 1990’lı yıllardan itibaren mafya oluşumlarının içerisinde yer aldı.

Çevresinde kendisine “Reis” denilen Peker, daha sonra bu lakabını mahkeme kararıyla isim dahi yaptırdı ve “Reis Sedat Peker” adını aldı.

2000’lerin başına kadar Peker’e zaman zaman çeşitli operasyonlar yapıldı. 1997’de Rize’de Abdullah Topçu’yu öldürmek suçundan beraat eden Peker, daha sonra işlediği çeşitli suçlar nedeniyle Romanya’ya kaçtı.

1998’de bu ülkeden Türkiye’ye getirilen Peker, “suç işlemek amacıyla oluşturulan örgüte üye olmak” suçundan 8 ay 29 gün tutuklu kaldı. İstanbul’da 12 Mart 2005 tarihinde düzenlenen operasyonda tutuklanan Sedat Peker, 109 kişinin yargılandığı davada, “çıkar amaçlı suç örgütü kurmak ve yönetmek”, “hürriyetinden yoksun bırakmak” ve “evrakta sahtecilik” gibi suçlardan toplam 14 yıl 5 ay 10 gün hapis cezasına çarptırıldı. Peker’in aldığı hapis cezası, bu süreçte bozularak 1 yıl 3 aya düşürüldü.

ERGENEKON’DAN HAPSE ATILDI

Peker, 27 Ocak 2012 yılında Ergenekon davasında “silahlı örgüt üyesi olmak” suçundan da tutuklandı. Bu davada 10 yıl hapis cezasına çarptırılan Peker, 17-25 Aralık operasyonundan sonra cemaat ile hükümet arasındaki ortaklığın bozulmasının etkisiyle Ergenekon davasında yaşanan tahliyeler kapsamında cezaevinden çıktı. Yaklaşık 9 yıl cezaevinde kalan Peker, çıktıktan sonra “yıldızı” parlayan isimlerdendi.

“Hayırsever iş adamı” görüntüsü veren Peker, 2015’te Taha Ün’ün düğününde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile fotoğraf vermişti. Rize’de 10 Ekim katliamından bir gün önce, 9 Ekim 2015’te 4 bin kişinin katıldığı “teröre lanet” mitinginde konuşan Peker, “Adeta dünyanın şah damarları kesilmişçesine oluk oluk hepsinin kanlarını akıtacağız. Nehirler dolusu kanları aktıkları zaman anlayacaklar” şeklinde tehditler savurdu.

15 TEMMUZ SONRASI MUHALİFLERİ HEDEF ALDI

15 Temmuz darbe girişiminin ardından “alan” kazanan Peker, bu süreçte toplumun muhalif kesimlerini de hedefine koymayı sürdürdü. Ancak yargı, Peker’in tartışmalı sözlerine “hoşgörülü” yaklaşan kararlara imza attı.

Sedat Peker, 13 Ocak 2016 tarihinde kendi adını taşıyan internet sitesinde, “Sözde Aydınlar Çanlar İlk Önce Sizin İçin Çalacak” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Yazıda, Barış Akademisyenleri’ni hedef gösteren Peker, “Oluk oluk kanlarınızı akıtacağız ve akan kanlarınızda duş alacağız” dedi. Şikâyet üzerine Peker hakkında İstanbul Anadolu 20. Asliye Ceza Mahkemesi’nde “tehdit” ve “suç işlemeye alenen tahrik etmek” suçlarından dava açıldı. Mahkeme, 13 Temmuz 2018’de suçun yasal unsurlarının oluşmaması gerekçesiyle Peker’in beraatine karar verdi.

Kararın gerekçesinde, sanığın ele aldığı metinin kaba ve ağır sözler içerse de suç işleme kastı ile söylenmediği iddia edilirken, “devlet egemenliğinin ortadan kalkması, kamu düzenini bozulması halinde yaşanacak olası durumlara vurgu yapmak amacıyla uyarı mahiyetinde söylendiği” savunuldu.

“BOYUNLARINDAN BAYRAK DİREKLERİNE ASACAĞIZ”

Peker, İstanbul Anadolu 41. Asliye Ceza Mahkemesi’nde de “suç işlemeye alenen tahrik etmek” iddiasıyla yargılandı. Peker’in yargılanmasının nedeni, 15 Temmuz darbe girişiminin yıl dönümünde 2017’de Üsküdar’da düzenlenen şehitleri anma programındaki “Cezaevleri de bir gün basılacak. Ancak onların hayal ettiği gibi değil. Dışarıda yakaladıklarımızın hepsini ağaçlara, bayrak direklerine astıktan sonra cezaevlerine de gireceğiz. Onları cezaevlerinde de asacağız. Boyunlarından asacağız bayrak direklerine” sözleri oldu.

Sedat Peker’i “eylemin suç oluşturmadığı” gerekçesiyle beraat ettiren mahkeme ise şu gerekçeyi kararına yazdı: “Sanığın sözlerinden, genel olarak devlet ve hükümete karşı yeni bir darbe girişiminde ya da eylemde bulunulması halinde milletin aynı şekilde ve daha şiddetli olarak karşılık vereceği anlamının çıktığı, bu sözlerin de herhangi bir suç oluşturmadığı, zira ismi ne olursa olsun, terör örgütlerine karşı devlet ve milletin yanında olmak her Türk vatandaşının borcu ve görevi olduğu, sanığın bu görevini kendi dünya görüşü çerçevesinde, yargılamaya konu sözleri ile kendince ifa ettiği, anılan bu sözleri sarf ettikten sonra herhangi bir şiddet içerikli olay ya da eylemin de baş göstermediği anlaşılmıştır.”

SENİ BUGÜNE KADAR ÖLDÜRMEMİŞ OLMAM BİLE…

Sedat Peker, “Seni bugüne kadar öldürmemiş olmam bile, benim suç örgütü lideri olmadığımın en büyük kanıtıdır” diyerek gazeteci yazar Fatih Altaylı’yı tehdit etmek suçundan da İstanbul 7. Asliye Ceza Mahkemesi’nde yargılandı. Peker, davada 2019 yılında beraat etti. 2019’da İstanbul Ataşehir’de bir işyerinin açılışında konuşan Sedat Peker, “Silah iyi insanların elinde bir güvencedir. Bu sebeple imkânı olanlar ruhsatlı silahlar, av tüfekleri alsınlar, mutlaka hazırlıklı olsunlar” dedi. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, bu sözlere ise takipsizlik kararı verdi.

SABIKASI ‘TEMİZ’ ÇIKTI

Sedat Peker’in “Adli Sicil Kaydı” sorgulamasında “Yukarıda kimlik bilgileri bulunan şahsın adli sicil kaydı yoktur” sonucu çıktı. Peker’in arşiv kaydında ise sadece Kelebek operasyonundaki mahkûmiyet kararı yer aldı.

Siyasi iktidarla yakın ilişkiler kuran, yargı tarafından da korunduğu izlenimi verilen Sedat Peker, Ocak 2020 tarihinde sürpriz bir şekilde yurt dışına çıktı.

Karabağ’dan açıklama yapan Peker, bunun gerekçesini ise “Bu sene üniversite mezuniyetimi tamamlayıp diplomamı alacağım. Ayrıca ticari çalışmalarım için bazı ülkelerden de oturum alma işlemlerimi tamamladım” sözleriyle açıkladı.

GÖRÜNÜRDE POLİS ÖZÜNDE HAİN

“Ben herhangi bir suç işlemedim ki aranayım” iddiasında bulunan Peker, “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin polisleriyle hiçbir sorunum yok, olamaz da. Ancak bu şerefli teşkilatın içine bir şekilde monte olmuş görünürde polis ama özünde hain olanlarla bizim hesabımız her zaman var olacaktır” diyerek, polis teşkilatı içindeki bazı grupları işaret etti.

Peker’in yurt dışına kaçmasının ardından Alaattin Çakıcı ile yaşadığı gerilim de gün yüzüne çıkmaya başladı. Çakıcı’nın henüz cezaevindeyken Peker’e yönelik “ona etek giydireceğim” sözü sosyal medyada yayıldı. Bunun üzerine bir video yayınlayan Peker, “Ancak küçük Sedat’a prezervatif giydirebilir” yanıtını verdi.

MHP lideri Devlet Bahçeli’nin ısrarı üzerine infaz paketi kapsamında Alaattin Çakıcı 16 Nisan 2020’de tahliye oldu. Peker’in boşalttığı yeri, Çakıcı doldurdu. Mayıs 2020’de ise bir arabulucunun etkisiyle telefonda konuşan Peker ve Çakıcı’nın barıştığı iddia edildi. Çakıcı, bir süre sonra Bodrum Marina’da Mehmet Ağar, Korkut Eken, Engin Alan ile birlikte fotoğraf verdi.

SEDAT PEKER’İN İDDİALARI
  • 9 Nisan 2021’de “Sedat Peker Suç Örgütü”ne yönelik 63 kişiye operasyon düzenlenmesiyle birlikte Sedat Peker, üç ayrı video yayınlayarak karşı hamle yaptı.
  • Peker, konuşmalarında özellikle Mehmet Ağar ve “Pelikancılar” diyerek Serhat Albayrak’ı suçladığı görüldü.
  • Palmali Group’un sahibi Azeri-Türk iş adamı Mübariz Mansimov’un Gülen yapılanmasını kapsamında tutuklanması konusunda Ağar’a işaret eden Peker, Ağar ve oğlu Tolga Ağar’ı Mansimov’un mallarına çökmekle suçladı.
  • Peker, Elazığ’da 28 Mart 2019’da evinde ölü bulunan Kazakistan uyruklu üniversite öğrencisi Yeldana Kaharman’ın ölümünden Tolga Ağar’ı sorumlu tutarak “Bir tane kızcağız var Kırgız veya Kazak uyruklu. Bir gün evvel jandarmaya gidiyor, ‘Tolga Ağar bana taciz yaptı’. Tecavüz, kibarlaştırmaya gerek yok. Kıza tecavüz ediyor. Kız şikayet ediyor. Daha sonra helikopterle gelip babası (Mehmet Ağar) bu kızı aldırıyor. Kız ertesi günü ölü bulunuyor… Kimse ağzını açmıyor. E derin devletin başı. Adam ne isterse o oluyor” dedi.
  • Kolombiya’da operasyonla ele geçirilen 4 ton 900 kilo kokainle ilgili de Ağar’a işaret eden Peker, “Lütfen internete gidin bakın Kolombiya Limanı’nda 4 ton 900 kilo kokain yakaladılar. Açıklama yaptılar, ‘Bunlar Türkiye’ye gidecekti’ diye. İzmir Limanına bir kimya firmasına. Türkiye’de bu kokainleri teslim alacak yerle ilgili hiçbir operasyon yok. Hiç kimseye. Biz 4 ton bulgur getirsek bizi alır faturayı eksik yazdık diye gelir nezarete atarsınız. Uyuşturucunun geldiği adres belli” dedi.
  • Peker’in bir diğer iddiası da eski AKP Milletvekili Feyzi İşbaşaran’ı cumhurbaşkanına hakaretten gözaltına alındığı sırada “dövdürttüğü” oldu.
YARGI KURUMLARI SEDAT PEKER’İ CİDDİYE BİLE ALMADI!

Peker’in iddialarının ardından gözler yargıya çevrildi. Peker’in Kazakistanlı gazetecinin ölümüyle ilgili Tolga Ağar’ı suçlamasına karşılık Jandarma Genel Komutanlığı ile Elazığ Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturma başlatmadı, bunun yerine Peker’i yalanlayan bir açıklama yaptı. Eski İçişleri Bakanı Mehmet Ağar ve oğlu Tolga Ağar’la ilgili de henüz açılmış bir soruşturma yok. Peker’in diğer iddialarıyla ilgili de herhangi bir soruşturma açılmadığı öğrenildi. Buna ilişkin ne yargı ne de bakanlık çevreleri olumlu bir yanıt vermedi.

ESKİ MİTÇİ’DEN KAVGANIN PERDE ARKASI

DW’nin haberinde eski MİT Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş’in de Sedat Peker’in iddialarına ilişkin değerlendirmeleri yer aldı. Peker’in 1990’lı yıllardan itibaren günümüze kadar gelen gelişmelerden örnekler verdiğini anımsatan Öneş, yaşanan kavga için şu ifadeleri kullandı:

“Bu konuşma olayı, hukuk sisteminin zayıfladığı, devlet kurumsal yapılarının çözüldüğü ve siyasetin içinde belirli şahıs ve grupların mafyatik veya suç örgütü ile bulaşık insanlarla olan ilişkilerinin geliştiği bir süreçte yeniden bir ortaya çıkış olarak görülebilir. Burada suç örgütleri arası veya belirli bir gruplar arasındaki bir alana hâkimiyet kurma ve karşılıklı birbirlerini tasfiye olayının da etkisini görüyorum.”

“Bu tamamen tarafsız ve bağımsız yargı sisteminin ortadan kalktığı, güvenlik sistemindeki zafiyetlerinin oluşması ve maalesef bazı örnekler, siyasette bu grupların kullanma ihtimalinin de ortaya çıktığını gösteriyor” diyen Öneş, son dönemde bazı gazeteci ve siyasetçilere yönelik saldırıların arkasında bu grupların kullanılıp kullanılmadığının da araştırılmasını istedi.

SUSURLUK DÖNEMİNE Mİ GEÇİLDİ?

Öneş, “Çakıcı ve Mehmet Ağar ekibinin yeniden alan hâkimiyeti kazanması, yeniden Susurluk dönemine mi geçildiğini gösteriyor” sorusu üzerine ise şu yanıtı verdi:

“Susurluk dönemindeki yapıyı aşan bir durumun ortaya çıktığını düşünüyorum. Susurluk döneminde devlet içindeki kirlenmiş yapılar olduğu kadar, bunları temizlemek isteyen kurumsal yapılar da vardı. Ama devlet içinde gene siyasi bağlantıları olan dar çerçevede olmasına rağmen illegal yapılarını yürütebilen bu tip örgütsel yapılar ortaya çıkmıştı. Bugün böylesine yapılarla ilişkilerin siyasetçiler tarafından sergilendiği bir dönemi de ortaya çıkarıyoruz. Siyasetin açıkça Peker ve Çakıcı grubuyla olan ilişkileri ortada. Böylesi yapılar için af yasası çıkarıldı. Onun için Susurluk dönemini aşan bir durum var, diyorum.”

Çakıcı-Ağar yapısının şu an hangi siyasi kanada yakın olduğuna ilişkin soruyu da cevaplayan Öneş, “Erdoğan iktidarının çürümekte olduğunu herkes görüyor. Bunun telaşının AKP üzerinde de olduğunu değerlendirebiliyoruz. Ama buna rağmen özellikle siyasi ve ekonomik istikrarsızlığın olduğun bir ortamda, hukuk sisteminden uzaklaşılan bir ortamda, bu tip yapılarla ilişkilerin geliştiğini de görebiliyoruz. O bakımdan bunu Bahçeli veya AKP iktidarının bağlantısının ağırlıklı olduğu şeklinde değil, gelişmeleri gören bilenlerin bir ittifakı olan sonuçlar olarak bakıyorum” görüşünü aktardı.

Gündem

Uluslararası Tahkim’in, Cihan Medya davasında verdiği karar: Dava AİHM’e gidecek

Uluslararası Tahkim, Cihan Medya Dağıtım şirketinin sahibi Belçikalı Cascade Investment’in açtığı davada yetkisizlik kararı verdi. AKP kontrolündeki Sabah gazetesi gelişmeyi “Zaman 100 milyon dolarlık davayı kaybetti” diye haber yaptı. Avukat Nurullah Albayrak ise, haberin doğru olmadığını, yargı sürecinin devam ettiğini söyledi.

BOLD -Uluslararası Tahkim’deki olarak bilinen Uluslararası Yatırım Anlaşmazlıklarının Çözüm Merkezi’ndeki (ICSID) davayla ilgili konuşan Avukat Nurullah Albayrak, “Ortada Zaman gazetesinin bir davası yok. Tahkim işin esasına girmeden yetkisizlik kararı verdi. AİHM süreci devam edecek” dedi.

Avukat Albayrak, davayla ilgili şunları söyledi: “Ortada Zaman gazetesinin bir davası yok. Dava, Cihan Medya’ya el konulmasıyla ilgili. Cihan Medya’nın sahibi Belçika’daki şirket, uluslararası tahkime başvurarak el konulan malvarlığıyla ilgili dava açıyor. Şu an verilen karar yetki ile ilgili bir karar. İşin esasıyla ilgili bir karar değil. Malvarlığına el konulması doğru ya da yanlıştır diye bir karar değil. Tahkim, bu davanın kendilerinin konusu olmadığına hükmediyor. Usul anlamında davanın açılması gereken yer Türkiye’nin iç hukuk yollarıdır diye bir karar veriyor. Bu bir yenilgi değildir. Cihan Medya ve diğer kurumların yargılaması Türkiye’de devam ediyor. El koyma kararlarının hukuka uygun olmadığı konusunda tereddüt yok. Tahkim biz yetkilisiyiz deseydi. 100 milyon doların ödenmesine karar verecekti. AİHM süreci devam edecektir.”

Uluslararası Yatırım Anlaşmazlıklarının Çözüm Merkezi (ICSID), Cihan Medya Dağıtım’ın sahibi Belçika şirketi Cascade Investment’ın başvurusunu, ihtilafın Türkiye’nin iç hukukunda çözülmesi gerektiğini ileri sürerek esasa girmeden yetkisizlik kararı verdi ve davayı reddetti. Hakem Heyeti, esasa girmeden verdiği yetkisizlik kararına rağmen, kendisine sunulan beyan ve delillere göre, Türkiye’de ceza hukuku mekanizmalarının tartışmalı bir şekilde kullanıldığını ve devletin muhalif medyaya karşı tutumu konularında endişe duyduğunu kaydetti. Tahkim Mahkemesi, kararında, Cascade Investment’ın Cihan Medya Dağıtım (CMD) şirketine yapmış olduğu yatırımın ‘sahte olmadığını’ vurgulayarak, Erdoğan iktidarının medyaya baskısının artmasından sonra bu yatırımın yapılması nedeniyle kendisinin yetkili olmadığını savundu.

Cascade Investment, ICSID’in kararıyla ilgili “Cascade Investment’in Zaman Gazetesiyle herhangi bir ortaklığı sözkonusu değildir. Cascade sadece Zaman’ı dağıtan Cihan Medya Dağıtım adlı şirketin hakim hissedarıdır. Bundan sonraki süreç kayyım kararına karşı açılmış ve 5 yıldan fazla bir süredir Anayasa Mahkemesi önünde bekleyen kararın sonucunu beklemek, olumsuz çıktığı takdirde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurmaktır.” açıklaması yaptı.

AKP kontrolündeki Sabah gazetesi ise ICSID’in kararını “Zaman Türkiye Cumhuriyetine karşı açtığı 100 milyon dolarlık davayı kaybetti” başlığıyla verdi.

AKP’den yandaş müteahhide döviz kıyağı: Çanakkale de euro ile geçilecek

Okumaya devam et

Gündem

Barbaros Şansal: Hakkımda 58 dava var, iktidar işkencelerle yıldırarak yol alıyor

AKP iktidarının ve basınının sürekli hedef gösterdiği tasarımcı Barbaros Şansal, Turkey Tribünal’in yargıçlarına hakkındaki mahkeme kararlarının Fransızca çevirisini sundu. Bugüne kadar kendisine 58 dava açıldığını ifade eden Şansal, “İnsanları ithamlar ve suçlamalarla susturarak,  haksız yargılamalar, tutuklamalar ve işkencelerle yıldırarak yol almaya çalışıyorlar.” dedi.

BOLD – Cenevre’de üç gündür devam eden sivil mahkeme Turkey Tribunal‘in öğleden sonraki oturumuna katılan tasarımcı Barbaros Şansal, hakkında bugüne kadar 58 dava açıldığını ve sistematik olarak açılan bu davalarla mücadele etmeye devam edeceğini söyledi.

1980 askeri darbesinden sonra 9 yıl sürgüne giden Şansal, konuşmasına 2006 yılından itibaren maruz kaldığı şiddetleri, engellemeleri anlatarak başladı. Türkiye’nin uzun yıllardır hukukun üstünlüğü, vücut bütünlüğünün dokunulmazlığı, insan hakları konusunda ciddi sabıka kayıtları alan bir ülke olduğunu belirten Şansal,

“Ama uluslararası vergi ve ticaret anlaşmalarını anayasaları bağlayan hükümlerini de Türkiye Cumhuriyeti göz ardı ederek vatandaşları üzerinde bir korku imparatorluğu inşa ediyor. İnsanları ithamlar ve suçlamalarla susturarak,  haksız yargılamalar, tutuklamalar ve işkencelerle yıldırarak yol almaya çalışıyor. Bu süreçte hakkımda açılan yeni davalarla mücadele edeceğimi buradan açıkça beyan ediyorum.” dedi.

HAVAALANINDAKİ LİNÇ GİRİŞİMİNİN MAHKEME KARARLARININ SUNDU

2 Ocak 2017’de Atatürk Havaalanı’nda uğradığı linç girişimiyle ilgili mahkeme kararlarının Fransızca çevirisini Turkey Tribünal’in başkanına ve üyelerine sunan Şansal, hakkında verilen kararların bir komedi olduğunu söyledi.

1,5 yıl Belçika’da yaşayan, şu anda da Kıbrıs’ta ikamet eden Şansal, herhangi bir Avrupa ülkesine siyasi sığınma talebim bulunmadığını da sözlerine ekledi. Şansal nedenini ise şöyle açıkladı: “Çünkü kaleler içten fethedilir ve mücadele içte devam etmelidir. Sonuçları ne olursa olsun katlanılmalıdır. Bir örnek teşkil ettiğime inanıyorum.”

“9 YIL ÖNCE GERÇEKLEŞEN OLAYIN FAİLLERİ HALA YAKALANAMADI”

Barbaros Şansal’ın konuşmasından öne çıkan başlıklar şöyle:

“Yaptırımlar ve saldırılar 2006 yılında Habertürk’te yaptığım bir televizyon programıyla başladı. Bu program sonucunda Radyo Televizyon Üst Kurulu şahsımın eşcinselliği meşru bir olaymış gibi yaygınlaştırmaya çalıştığıma dair kanaatine vardığı için beni ekranlardan 2 sene yasakladı. Ben bir kadın terzisiyim, aynı zamanda öğretmenim, aynı zamanda aktörüm, yazarım ve yorumcuyum.

Daha sonra 28 Aralık 2012’de İstanbul Taksim merkezde, İnönü Caddesi üzerinde Yeni Zelanda Konsolosluğu ve Bölge Makine Kimya Endüstrisi önünde organize bir şiddet saldırısına maruz kaldım. 9 yıl önce gerçekleşti bu saldırı ve faillerin hiçbiri yakalanmadı.

“İSTİHBARAT TARAFINDAN HAMİTKÖY TAŞ OCAKLARINA GÖTÜRÜLDÜM VE SORGULANDIM”

Arkadan hepinizin bildiği Gezi Parkı meselesinde atölyem ve evimde parka bakan yer olduğu için parka giren 3-5 kişiydik. Ağustos 2013’te kendilerinin istihbarat teşkilatı görevlileri olduğu söylenen 5 kişi tarafından İstanbul dışındaki Hamitköy Taş Ocakları’na götürüldüm ve sorgulandım. Ancak İstanbul Emniyeti suç uydurduğumu söyleyerek beni mahkemeye verdi. Fakat mahkemede suç uydurmadığımı, olayın gerçek olduğunu ispatladım.

Daha sonra asıl büyük mesele; 2016’yı 2017’ye bağlayan yılbaşı gecesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin başka ülkelerin iş içlerine karışarak, özellikle Kıbrıs Cumhuriyeti’ndeki saat farkına dikkat çekerek, aynı zamanda radikal İslam ve blasemi promosyonu yaparak, aynı zamanda tutuklu gazetecilere, pedofiliye vs. gibi olumsuzluklara dikkat çekerek paylaştığım bir videodan sonra 50 kişinin öldüğü gece kulübü Reina katliamı gerçekleştirildi.

“İKTİDAR BASINI ALEYHİMDE KAMPANYA BAŞLATTI”

Fakat burada benimle ilgili bir tavır yokken 2 Ocak 2017’de birdenbire iktidar basının da eliyle aleyhimde bir kampanya başlatıldı. Bu kampanya sonucunda Kuzey Kıbrıs’tan o dönemin Başbakanı’nın emriyle hakkımda hiçbir bakanlar kurulu kararı olmadan, ihraç kararı olmadan -ki Avrupa Parlamentosu Kıbrıs raportörü bunu ilk raporlayan şahıstır- bütün şahsi eşyalarıma, telefonuma cüzdanıma kadar el konularak, hukuka ulaşmam engellenerek kendi uçak biletimle İstanbul Atatürk Havalimanı’na kaçırıldım.

“56 GÜN HÜCREDE KALDIM”

o gece havalimanında 9 polis ve 13 havalimanı çalışanı tarafından apronda yolcuların içinde iki kademeli linç girişimine maruz kaldım. Ağır darbeler olmasına rağmen hiçbir sağlık yardımı almadım. Gözaltısı bile olmayan TCK 217 suçlamasıyla tutuklandım. Silivri Cezaevi 9. Kısım L Tipi C-72 No’lu hücreye kondum. Hücrede sağlık, iletişim ihtiyaçlarımın karşılanması engellendi. 56 gün hücrede tutulduktan sonra serbest bırakıldım.

İstanbul Valiliği, beni korumakla yükümlü olan polislerle ilgili soruşturmaya izin vermedi. Daha sonra TCK 301’den (301, 299, 216, 217 gibi maddeler AİHM’sinin kararlarının tamamen karşısında, Avrupa ile devam eden diyaloglarda sorun teşkil eden maddeler), Türkiye Cumhuriyeti devleti ve hükumetini alenen aşağılamak suçundan 6 ay 22 günlük hapis cezası verilerek salındım. Yurt dışı çıkış yasağı verildi. Daha sonra Yüksek Mahkeme’ye müracaat etme hakkım elimden alındı. Ama yurt dışı yasağı kaldırıldıktan sonra ben yine LGBT, insan hakları, hayvan ve çevre hakları alanındaki mücadeleme yılmadan devam ettim.

1,5 yıl kadar Belçika’da ikamet ettikten sonra şimdi Kıbrıs’ta ikamet ediyorum ve mücadeleme devam ediyorum. Somut deliller beni çok ilgilendirdiği için havaalanındaki linç skandalının Türkiye Cumhuriyeti mahkemelerinin mahkeme kararlarını apostilli Fransızca çevirisini sayın üyelere birer adet sunmak istiyorum. Okuduğunuz zaman nasıl bir komedi olduğunu göreceksiniz.

HAKKIMDA AÇILMIŞ 58 DAVA VAR”

Şu ana kadar hakkımda açılmış 58 dava var. Bunlar genellikle TC hükumetini ve devletini, Türkiye’de yaşayan insanların bir kısmını inançlarına göre bir kısmını yaşadıkları bölgeye göre bir kısmını fiziksel özelliklerine göre aşağılamak gibi Cumhurbaşkanlığı’nın yeni kurduğu gizli tanık, şikayet sistemi üzerinden, sistematik olarak açılan davalarla mücadele ediyorum. Ülkeme gidiyorum, davalara giriyorum.

En son yine geçen haftalarda TCK 301’den üç ay ertelemesiz ve istinaf hakkı olmayan bir hapis cezası daha verildi. Bu cezada da mesleki bir terim olarak kullandığım dikiş kelimesini argo bir kelime ile benzetilerek cezalandırıldım. Oysa ben orada laik, demokratik, sosyal hukuk devletinin üstünlüğünün altını çizen bir mizah yapıyordum. Özgür kalan Nuriye ve Semih’e destek veriyordum.

“HERHANGİ BİR SİYASİ TALEBİM YOK”

Türkiye Cumhuriyet, hukukun üstünlüğü, vücut bütünlüğünün dokunulmazlığı, insan hakları konusunda uzun yıllardır ciddi sabıka kayıtları alan bir ülke. Ama uluslararası vergi ve ticaret anlaşmalarını anayasaları bağlayan hükümlerini de Türkiye Cumhuriyeti göz ardı ederek vatandaşları üzerinde bir korku imparatorluğu inşa ediyor. İnsanları ithamlar ve suçlamalarla susturarak,  haksız yargılamalar, tutuklamalar ve işkencelerle yıldırarak yol almaya çalışıyor.

Bu süreçte hakkımda açılan yeni davalarla mücadele edeceğimi buradan açıkça beyan ediyorum. Herhangi bir siyasi sığınma talebim yok. Çünkü kaleler içten fethedilir ve mücadele içte devam etmelidir. Sonuçları ne olursa olsun katlanılmalıdır. Bir örnek teşkil ettiğime inanıyorum.”

AKP Hükumeti’nin yargılandığı Turkey Tribunal nedir?

Turkey Tribunal’de işkencelerin ifşası yandaşları rahatsız etti

Okumaya devam et

Gündem

Gökhan Açıkkollu’nun eşi Tülay Açıkkollu, Tribünal’de tanık olarak dinlendi: Maskeli polisler eşimi ters kelepçeli halde darp ettiler

Türkiye Tribünali Halk Mahkemesinde 15 Temmuz sonrası gözaltında uğradığı işkence sonucu hayatını kaybeden öğretmen Gökhan Açıkkollu’nun eşi Tülay Açıkkollu tanık olarak dinlendi. Açıkkollu, “Eşimi evde gözaltına alırken ve polis arabasında darp ediyorlar. Eşimin gözlüğü bir düşüşle kırılacak türden bir cam değildi. Dayakla kırılmış olmalıydı. Hiçbir avukat eşimin davasıyla ilgilenmek istemedi” dedi.

BOLD – Türkiye Tribünalinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin eski başkanı başkanlığında 6 hakimden oluşan mahkeme heyeti, İstanbul Emniyetinde uğradığı işkence sonrası hayatını kaybeden öğretmen Gökhan Açıkkollu’nun eşi Tülay Açıkkollu, eşini ölüme götüren süreci anlattı.

Erdoğan Rejimi’nin insan hakkı ihlallerinin yargılandığı Türkiye Tribünali’nde tanık olarak dinlenen Tülay Açıkkollu, şunları anlattı:

“22 Temmuz’da eşimi son kez gördüm. Trene bindirdik, vedalaştık…İçimizde öyle bir sıkıntı vardı ki… o bilet kontrolünden geçerken birbirimize baktık.. Hakkını helal et dedim, o da sen de helal et dedi. Bu, eşimi son görüşüm oldu. İstanbul’dan bizi aradı. Okul müdürüm aradı, açığa alınmışım dedi. Şeker hastasıyım ilaçlarım problem olacak dedi. Görevine geri dönersin diye teselli ettim. Telefonu kapattım bir saat sonra benim okul müdürüm aradı. Birer saat arayla açığa alındığımızı öğrendik. Hayatınız bir anda alt üst oluyor.

24 Temmuz sabahı ben TEM’den arıyorum. Eşinizi gözaltına aldık haberiniz olsun dedi ve kapattı. Telefonu sürekli arıyorum, şeker hastası olduğunu söylüyorum, nerede olduğunu öğrenmek istiyorum, ilaçlarını ulaştırmak istiyorum. Telefonu açan kişi burada doktor var bakarlar diyor. Başka bilgi veremiyoruz deyip telefonu kapatıyorlar. En son birisine Allah rızası için ne olur yerini söyleyin dedim. Adam Allah rızasını ne karıştırıyorsun deyip telefonu kapattı. En son vatan emniyette olduğunu öğrendim. Ben eşimin ilaçlarını 4 günün sonunda ulaştırabildim.

MASKELİ POLİSLER EŞİMİ TERS KELEPÇEYLE DARP ETTİ

Eşim evde gözaltına alındığı sırada polisler apartmanı birbirine katmış. Maskeli polisler eşimi sorguya çekmeye başlamışlar. Yüzüstü yere yatırıp ters kelepçe takmışlar. Eşim stresle birlikte şeker krizine girmiş. Oradaki yönetici insülün yapılması gerekiyor demiş. Eşime kelepçeli halde insülün vurmuşlar. O şekilde sorgulamaya ve darp etmeye devam ediyorlar. Hatta o kadar darp etmişler ki apartman yöneticisi dayanamayıp burada kalmak istemiyorum demiş. Hayır çıkamazsın bu işlemler bitene kadar kalacaksın demiş polisler. Gövde gösterisi halinde eşimi götürüyorlar. Arabada da darp etmeye devam ediyorlar. Ben bunları savcılıktaki dosyalardan ve eşimin doktor muayenesi raporundan öğrendim.

HİÇBİR AVUKAT EŞİMİN DAVASIYLA İLGİLENMEDİ

Hiçbir avukat eşimin davasıyla ilgilenmek istemedi. Avukat da çok korkuyordu. Benimle görüşmek istemedi. Çok çaresizdik. Avukat eşimin gözlüğünün kırıldığını söyledi. Dedim ki: ‘Kocam çocukken göz ameliyatı oldu. Özel bir cam kullanıyor. Çok pahalı, gözlüklerini sürekli taktığı için kırılması kolay olmayan bir cam aldık. Eşimin gözlüğü bir düşüşle kırılacak türden bir cam değil dedim. Bunun nedeni dayak ya da dövülmek olmalıdır. Kesinlikle suç duyurusunda bulunacağım’ dedim. Avukat önce duraksadı sonra, ‘Hayır, sanmıyorum’ dedi.”

Okumaya devam et

Popular

Shares